Osman Yüksel Serdengeçti Bediüzzaman Said Nursi’yi tarif ederken şöyle demişti: “Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Güngörmüş bir ihtiyar. Üç devir; Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet: Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış! Yalnız bir adam var. O, ayakta.” [1] Bediüzzaman’ın akıl almaz maceralarla dolu hayatı Türkiye’nin demokrasi tarihinin yara aldığı iki tarih arasına denk düşmüştür. Serdengeçti’nin bahsettiği bu üç devir -başka bir yönden bakıldığında ise beş devirdir– yüzyıllık değişimlerin yıllara sığdığı, çok yoğun ânların yaşandığı zamanlardır. Said Nursi, 1877–78 Osmanlı-Rus Savaşının (93 Harbi) başladığı, Meclisten bir karar çıkarılamaması bahanesiyle II. Abdülhamid’in Meclisi kapattığı ve Anayasa’yı (Kanun-u Esasi) yürürlükten kaldırdığı yıllarda hayata gözlerini açmıştır. Onun ebedi âleme göç ettiği 1960 yılı ise demokrasi ve hürriyet mücadelesinin çok daha büyük bir ‘darbe’ye maruz kaldığı bir zamandır. Siyasi açıdan beş devri yaşayan Said Nursi’nin hayatı ise üç devredir. Her ne kadar Said Nursi’nin üç farklı hayat devresi siyasi ve konjonktürel değişimlerden bağımsız olarak gerçekleşse de, bu gerçek bir kısım paralel yönleri göz ardı etmeyi gerektirmez.

Said Nursi 1878’den 1918-19’a kadar süren hayat devresini ‘Eski Said’ olarak isimlendirmiştir. Said Nursi’nin Eski Said devri siyasi açıdan Mutlakıyet, II. Meşrutiyet, İttihad Terakki hükümeti yıllarına tekabül etmektedir. 1922-23’ten 1948-49’da Afyon Mahkemesine kadar süren ve Risale-i Nur’un telif edildiği devre ‘Yeni Said’ ismini alır. Yeni Said devrinin yaşandığı zaman dilimi ise hemen hemen Tek Parti ve Milli Şef dönemlerine denk düşen bir süreçtir. Afyon Mahkemesinden sonra ‘inkişafa başlayan’ devreyi Said Nursi ‘Üçüncü Said’ olarak nitelendirmiştir. Said Nursi’nin hayatının bu üçüncü dönemi ise, çok partili hayatın gerçek anlamda yürürlük kazandığı zamanlarla örtüşen bir dönemdir.

Said Nursi 1918–1923 yılları arasında Eski Said’den Yeni Said’e ‘geçiş dönemi’ni yaşamıştır. Eski Said devrinde daha çok siyasi ve içtimai konularla yakından ilgilenen ve içtimai hastalıklara reçeteler mahiyetinde eserler yazan Said Nursi, Yeni Said devrinde tamamıyla Kur’an’ın hakikatlerine yoğunlaşarak Risale-i Nur’un vücuda gelmesi için çalışmıştır. Eski Said, neden Yeni Said’e dönüşmüştür? Bir eserinde bunun nedeni, kendisi tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Eski Said ile mütefekkirin kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silahlarıyla onlarla mübareze ediyorlar, bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete suretinde lâyetezelzel teslim ediyorlar; o suretle, İslâmiyetin hakiki kıymetini gösteremiyorlar. Adeta, kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terk ettim.”[2]

Bediüzzaman’ın üç hayat devresi bir tekâmül seyrini ifade etmektedir. O’nun Eski Said’den Yeni Said’e, daha sonra da Üçüncü Said’e dönüşmesi büyük bir değişimin belirtisi olmakla birlikte, ‘hatadan dönmek’ anlamı da taşımamaktadır. İlk hayat devresi olan Eski Said devresi, onun sonraki hayatı için bir hazırlık zamanı olmuştur. Örneğin, medreselerde on beş sene eğitim alınarak elde edilen birikimi Eski Said’in on üç yaşlarında üç aylık kısa bir sürede elde etmesi, onun hayatının ilerleyen zamanlarında imani ilimleri üç ay gibi kısa bir zamanda ders verebilecek bir Kur’an tefsirini yazmasının bir basamağı ve erken bir belirtisi olmuştur. Yine küçüklüğünde büyük âlimlerle münazarası ve o âlimlerin her türlü sorulara etkileyici cevaplar vermesi, Risale-i Nurların her kesimden insanın anlayacağı bir seviyeden ve dilden iman hakikatlerini izah etmesinin gizli bir işareti olarak görülebilir. Benzer şekilde eski hayatında şiddetli muhtaç olduğu halde zekât almaması ve yarım ümmi vaziyetinde yazı yazmadaki yetersizliği, sonraki hayatını –olumlu açıdan- temelden ve derinden etkilemiştir.

Bediüzzaman’ın kemal yaşı olarak adlandırılan kırk yaşında ‘Yeni Said’e dönüşmesi, aslında onun için çok önemli bir vazifenin başladığının da bir belirtisidir. Bu vazife maddi, manevi, dünyevi, uhrevi hiçbir menfaate alet edilmemesi gereken ve Kur’an’ın bu asra bakan eşsiz bir yorumu olan Risale-i Nur’ların telifi vazifesidir. Yine benzer şekilde, Afyon hapsinden sonra başlayan ‘Üçüncü Said’ devri de Risale-i Nur hizmetinin çok daha farklı boyutlara ulaştığı, özellikle üniversiteli gençlerin bu eserlere yöneldiği ve külli bir inkişafın yaşanmaya başladığı bir sürecin işaretidir.[3] Bediüzzaman ‘Yeni Said’deki gibi acayip bir ruhsal değişimi hissettiğinde ve bu durumu Üçüncü bir Said’in işareti olarak anladığında, hayatının bu yeni dönemiyle ilgili şöyle bir yaklaşıma sahip olmuştur: “Demek Nurlar ve kahraman şakirtleri benim vazifelerimi yapacaklar; daha bana hiç ihtiyaç kalmamış. Zaten Nurun her bir câmi cüz’ü ve sarsılmayan hâlis şakirtlerinin her birisi, benden daha mükemmel ders verir.”[4]

Bediüzzaman’ın hayatı üç dönemiyle bütünlük teşkil eden, birbirine tamamlayan, tekmil eden ve Risale-i Nur gibi bir şaheseri ve Nurculuk gibi bir iman, Kur’an hizmetini netice veren örnek bir hayattır. Onun istikametli hayatı her üç dönemi de kapsayan bir hayattır. “Yaş kırka ulaşınca, iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlak olursa olsun yerleşmesi, meleke haline gelip daha terki mümkün olmaması”[5] sırrınca kırklı yaşlarında Yeni Said’e dönüşen Eski Said, Bediüzzaman’ın istikametli hayatının tüm özelliklerini, çekirdekleri taşımaktadır. Bu yazıda Eski Said’in istikametli yaşantısı üzerinde durulmadan önce istikamet, sırat-ı müstakim, ahsen-i takvim ve insan-ı kâmil kavramları üzerinde durulacaktır. Daha sonra Bediüzzaman’ın asrımızda sırat-ı müstakim caddesinde ilerleyen, manevi değerlerden yabanileşilen bir çağda insanlığı ‘ahsen-i takvim’ sırrına örnek hayatıyla yönlendiren ve her yönüyle ‘insan-ı kâmil’ sırrını yakalamış biri olduğu ortaya konmaya çalışılacaktır. Bunun için ‘sırat-ı müstakim’in üç temel niteliği ve bir anlamda ekseni olan ‘hikmet, şecaat ve iffet’ noktasındaki eşsiz kişiliği, hayat serüveninden örneklerle gözler önüne serilmeye çalışılacaktır.

İstikamet, Sırat-ı Müstakim, Ahsen-i Takvim ve İnsan-ı Kamil

İnsan bir yolcudur ve bu yolculuğun birçok istasyonu vardır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle insan için “âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden, sabâvetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, Sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihan”[6] gerçeği söz konusudur. Bu uzun ve önemli yolculuğun esası ise istikamettir. Yani, yolun ve yolculuğun nereye doğru, nasıl ve niçin olduğunun farkına varılmasıdır.

Temel kuralı ‘asla, gideceğin yere nasıl gideceğini planlamadan bulunduğun yeri terk etme!’ olan orienteering gibi hayat yolculuğunun da oryante edilmesine, yani yönlendirmesine ihtiyaç vardır. Orienteering’de, nerede olduğunuz, nereye gitmek istediğiniz, oraya nasıl gidileceğinizi ve doğru yere vardığınızı nasıl anlayacağınızı bilmeniz çok önemlidir. Aynı prensipler aslında hayat yolculuğunun da temel prensipleridir. Kendini yolcu ve hayatı bir yolculuk olarak algılayan biri ise bu serüveni en güvenli ve kısa bir sürede tamamlamak ister. Bu ise ‘amele göre, takva kuvvetine göre’ değişkenlik arz eden bir durumdur. Bir kısım ehl-i takvanın, berk gibi, bir senelik yolu bir günde alması ve bir kısmının da hayal gibi, elli bin senelik bir mesafeyi bir günde tamamlaması hakikatine, Kur’an iki ayetiyle işaret etmiştir.[7] Bu açıdan insanın ebedi yolculuğunun güvenli bir şekilde sürmesi, doğru yere çıkması ve bu yolculuğun varlık nedenin sırrının sonuç vermesi, istikametten, sırat-ı müstakimi istemekten geçmektedir.

Sözlükte ‘doğru, düzgün, dengeli, sabit ve kararlı olma’ gibi anlamlara gelen kavîm ‘sırat-ı müstakim’deki istikamet kelimesinin kökü olduğu gibi, Kur’an’ın önemli bir başka ifadesinin de kaynağıdır. ‘Ahsen-i takvim’deki ‘takvim’ kelimesinin kökü de yine aynı kelimeye dayanır.

‘Ahsen-i takvim’ ifadesi, “And olsun ki biz insanı en güzel şekilde yarattık” (Tin, 95:4) mealindeki ayette geçmektedir. Yaratıkların en mükemmeli olan insandaki güzelliğin kaynağı, bazı ayet ve hadislerde dile getirildiği üzere, Allah’ın onu ‘tesviye etmesi’, ‘kendi eliyle’ yaratıp ruhundan üflemiş (Sad, 38:72) kendi sureti üzere yaratması [8] (Buhari, Ezan, 11; Müslim, Biri, 32) ve onu yeryüzünde kendine halife kılmasıdır (Bakara, 2:30). [9]

İnsan, hem ruh hem beden yönünden yaratılmışların en güzelidir. Bu hakikat Kur’an’da ‘ahsen-i takvim’ ifadesiyle dile getirilmiştir. İnsan varlıklar içerisinde eşsiz istidat ve kabiliyetleri nedeniyle ‘ahsen-i takvim’de yaratılmıştır. Bu istidat ve kabiliyetleri yerli yerinde kullandığında ‘ala-yı illiyyin’e çıkar. Aksi haldeyse, insanın önünde tüm varlıkların en aşağısı olan ‘esfel-i safilin’ derekesine düşmek tehlikesi vardır. İşte, ‘ahsen-i takvim’ fıtratını ‘ala-yı illiyyin’ mertebesine çıkaran insanların oluşturduğu bir cadde vardır ki; bu cadde Kur’an’da ‘sırat-ı müstakim’ olarak isimlendilmiştir ve ‘enbiya, evliya, asfiya ve sıddık’ların caddesi olarak tarif edilmiştir.

Grek kaynaklı felsefe kültürünün gelişmeye başladığı dönemlerden itibaren İslam ahlak kültüründe benimsenen ‘fazilet iki aşırılığın ortasıdır’ şeklindeki sözün de etkisiyle istikamet kavramının bütün ahlaki davranışlara ölçü oluşturacak bir kapsam genişliğine ulaştığı görülmektedir. Buna göre istikamet sahibi insan bütün davranışlarına aşırılıklardan uzak kalan, dengeli ve ılımlı bir hayat tarzını kararlı bir biçimde sürdüren kimsedir. Ancak hayat boyunca her durumda istikamet çizgisinden sapmadan yaşamanın güçlüğü de kabul edilmiş ve bundan dolayı insanlardan mutlak bir istikametten ziyade imkân ölçüsünde istikamet sahibi olmalarını beklemenin daha gerçekçi olacağı düşünülmüştür.

Gazali, iki aşırılık arasındaki orta çizginin ‘kıldan ince kılıçtan keskin’ olduğunu ifade ettikten sonra iki aşırılıktan birine sapmadan dosdoğru çizgide ilerlemenin neredeyse imkansız olduğunu, bu sebeple Kur’an-ı Kerim’de (Meryem 19:71-72) sırat-ı müstakime yakınlığın kurtuluş için yeterli görüldüğünü belirtir ve şöyle der: ‘İstikametin zorluğundan dolayı her mümin kulun günde on yedi defa (beş vakit namazın farzlarında), ‘Bizi sırat-ı müstakime ilet!’ (Fatiha, 1:6) diyerek dua etmesi gerektiği ifade edilmiştir.

Kaynaklarda yer alan bir rivayete göre Hz. Peygamber’in kendisini yaşlandırdığını belirttiği (Tirmizi, Tefsir, 56:6) ağır yükümlülüklerden biri de, “Sana emredildiği şekilde istikamet sahibi ol!” (Hud, 11:112) buyruğu olmuştur. Fahreddin er Razi, bu emrin itikadi ve ameli hükümlerin tamamını kapsadığına işaret ederek bu konularda her türlü aşırılıktan uzak bir şekilde yaşamanın güçlüğüne dikkat çeker. Ona göre Resul-i Ekrem’e (asm), aynı zamanda İslam dininin çok önemli bir ilkesinin ortaya konduğu bu ayettekinden daha ağır görev yükleyen başka bir ayet inmemiştir.[10]

“Bir noktadan uzak bir noktaya çekilen hatların en kısası, en doğrusudur ve müstakimidir” sözünün hakikatinin maneviyatta, manevi yollarda ve kalbi mesleklerde de geçerli olduğunu vurgular, Bediüzzaman. Yaratılan her şeyde en kısa ve kolay yolu tercih eden Cenab-ı Hak, aynı sırrı insan hayatı için de geçerli kılmıştır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “ahlak-ı insaniyede en rahat, en faydalı, en kısa, en selametli yol ise sırat-ı müstakimde, istikamettedir”.[11]

Bediüzzaman’a göre sırat-ı müstakim ise “şecaat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülasasından hâsıl olan adl ve adalet”tir. Yani, faydalı şeyleri kazanmak için insana verilen ‘kuvve-i şeheviye-i behimiye’de iffet, zararlı her türlü şeylerden korunmak için verilen ‘kuvve-i sebuiye-i gadabiye’de şecaat ve iyi ile kötüyü birbirinden ayırt etmek için verilen ‘kuvve-i akliye-i melekiye’de hikmet noktalarından geçen istikametli, doğru çizgiyi takip etmektir, insandan beklenen.[12]

Yaşantısıyla, tüm davranış, söz ve hallerinde istikameti en zirve noktada yaşayan rehber insan ise, Resul-i Ekrem’dir (asm). Çünkü O (asm), “Bizi sırat-ı müstakime ilet!” duasını içtenlikle, tüm ümmetini, belki insanlığı kuşatır bir derecede yapan ve “Sana emredildiği şekilde istikamet sahibi ol!” emrini ise herkesten fazla ciddiye alarak yaşayan eşsiz bir insandır. Risale-i Nur’da Peygamber Efendimiz’in (asm) bu örnek istikametli hayat çizgisine şöyle dikkat çekilmiştir: “Kuvve-i akliyenin fesat ve zulmeti hükmündeki ifrat ve tefriti olan gabâvet ve cerbezeden müberrâ olarak, hadd-i vasat ve medar-ı istikamet olan hikmet noktasında kuvve-i akliyesi daima hareket ettiği gibi; kuvve-i gadabiyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan korkaklık ve tehevvürden münezzeh olarak, kuvve-i gadabiyenin medar-ı istikameti ve hadd-i vasatı olan şecaat-i kudsiye ile kuvve-i gadabiyesi hareket etmekle beraber; kuvve-i şeheviyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan humud ve fücurdan musaffâ olarak, o kuvvenin medar-ı istikameti olan iffette, kuvve-i şeheviyesi daima iffeti, âzamî mâsumiyet derecesinde rehber ittihaz etmiştir.”[13]

Dost ve düşmanın ittifakıyla, güzel ahlakın en yüksek mertebesindeki insan Peygamber Efendimiz’dir (asm). Aynı zamanda sünnet-i seniyyesinin rehberliğinde milyonlarca evliya, asfiya ve sıddıkları yetiştirmiş ‘en mükemmel insan-ı kâmil’dir de. Peygamber Efendimiz (asm) ‘camiiyeti dolayısıyla insan-ı kâmil’ olduğundan ‘halk-ı eflake ille-i gaiye olduğu gibi, halk-ı kâinata da semere ve netice olmuştur.’[14]

Bediüzzaman Mektubat isimli kitabında ‘insan-ı kâmil’i iç içe geçmiş daireler ve birbirine bakar pencereler misali şöyle tarif etmiştir: İnsan-ı kâmil olmak için çalışmak 1-Yani hakiki mü’min ve tam bir Müslüman olmak 2-Yani şu kâinat içinde ve bir cihette kâinat mümessili olarak, doğrudan doğruya kâinatın Halık-ı Zülcelal’ine abd ve muhatap olmak 3- Ve dost olmak ve halil olmak 4- Ve ayine olmak 5- Ve ahsen-i takvimde olduğunu göstermekle, beni Âdem’in melaikeye rüçhaniyetini ispat etmek 6- Ve şeriatın imani ve ameli cenahlarıyla makamat-ı âliyede uçmak 7- Ve bu dünyada saadet-i ebediyeye bakmak, belki de o saadete girmektir.[15]

İnsan-ı kâmil Hak ile hak arasında bir köprü vazifesi görür. Gerçek insan-ı kâmil olan Hz. Peygamber (asm) ile onun varisi olan insan-ı kâmilin bir özelliği de Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmış olması bakımından ahlaki kemale sahip bulunmasıdır. İnsan-ı kâmil şeriat, tarikat, hakikat ve marifet itibariyle tam ve ergin olan kişidir. Kamil insanın sözleri doğru, işleri iyi, ahlakı güzeldir, marifet sahibidir, yani eşyayı ve ondaki hikmetleri gereği gibi bilir… İnsan-ı kâmilin bir başka fonksiyonu da ilahi varlık için en büyük şahit ve delil olmasıdır. Bu delil öteki bütün delillerden daha güçlüdür; çünkü ilahi isim ve sıfatlar hiçbir varlıkta insan-ı kâmilde olduğu kadar parlak bir şekilde görünmez.[16]

Bediüzzaman’a göre gerçek anlamda ‘insan-ı kâmil’ olmak kendisine verilen tüm duygular ve cihazlarla Cenab-ı Hakka kulluk vazifesini yerine getirmekten geçmektedir. Peygamber varisi olmak sırrıyla en büyük velayet mertebesi olan ‘velayet-i kübra’ sahibi Sahabeler gibi “bütün letaifi (akıl, ruh, sır, nefis vs.) kendilerine mahsus ayrı ayrı tarîk-i ubudiyette, hakikat canibine sevk etmekle” gerçek anlamda insaniyetin zirve noktalarına çıkmak mümkün olmaktadır ve ‘insan-ı kamil’ hakikati yakalanmaktadır.[17]

Ekmeksiz yaşamak, hürriyetsiz yaşayamamak derecesinde bir İFFET

Sözlük’te ‘haramdan uzak durmak, helal ve güzel olmayan söz ve davranışlardan sakınmak’ anlamında masdar olan iffet kelimesi, daha çok felsefi mahiyetteki ahlak kitaplarında ve bunların etkisinde kalan diğer eserlerde insandaki arzu (şehvet) gücünün ılımlı işleyişinden hâsıl olan erdemi ifade etmek üzere kullanılmış ve başta gelen erdemlerden biri kabul edilmiştir. Bu kaynaklardaki iffet tanımlarını ‘yeme, içme ve cinsi arzu konusunda ölçülü olmak, aşırı istekleri bastırıp dinin ve aklın buyruğu altına sokmak suretiyle kazanılan erdem’ şeklinde özetlemek mümkündür.[18]

Bediüzzaman iffeti “helaline şehveti var, harama yoktur” diye tarif eder. Faydalı ve menfaatli şeyleri insanın istemesi ve kendisine çekmesi için yaratılışına konulan ‘kuvve-i şeheviye’nin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi teferruatı olduğundan da bahsetmiştir.[19]

Ahlak kitaplarında haya, sabır, iktisat, kanaat, izzet-i nefis, takva gibi erdemlerin de iffetten kaynaklandığından bahsedilir. Aynı kitaplarda iffetin bir tür özgürlük kaynağı olduğu belirtilir. Çünkü gerçek özgürlük öncelikle insanın kendi tutkularının, şehevi isteklerinin baskılarından kurtulmasıyla başlayacaktır. İffet erdemini kazanmış bir insan ise tutkularına kul olmaktan kurtulmakla birlikte “Nefsinin arzusunu kendisine ma’bud edinip onun her emrine uyan kimseyi gördün mü?”[20] ayetinin tehdidinden emin olur. Bediüzzaman’ın ifadesiyle gerçek özgürlük, hürriyet “ne nefsine, ne gayrıya zararı dokunmayacak şekilde yaşamaktır. Haram helal ayrımı yapmadan her türlü eğlencelere ve rezilliklere bağımlılık anlamındaki bir özgürlük ise hürriyet değildir, şeytana amade olmaktır, nefse esir düşmektir.” [21]

İffetli bir hayat insanı Cennete layık bir mertebeye çıkarır ve tüm duygulara yüksek bir şeref, kıymet kazandırır. Bediüzzaman, insanın temel iki duygusu olan göz ve dilden örnek vererek, iffetin insanın kâinattaki konumunu ne denli etkilediğine dikkat çekmiştir:

“Meselâ, göz, bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp, belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyr ile şehvet ve heves-i nefsâniyeye bir kavvat derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni-i Basîrine satsan ve Onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan, o zaman şu göz, şu kitâb-ı kebîr-i kâinatın bir mütâlaacısı ve şu âlemdeki mu’cizât-ı san’at-ı Rabbâniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübârek bir arısı derecesine çıkar.

Meselâ, dildeki kuvve-i zâikayı Fâtır-ı Hakîmine satmazsan, belki nefis hesâbına, mide nâmına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîme satsan, o zaman dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiye hazînelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.”[22]

Bediüzzaman’ın hayatı boyunca harama bakmama noktasındaki hassasiyetinin altında yatan neden bu gibi imani ve Kur’ani hakikatlerdir. Eski Said hayatında bu hassasiyetine dair iki eşsiz olay gerçekleşir. Birincisi, 1895 yılından itibaren iki sene boyunca kaldığı Bitlis Valisi Ömer Paşa’nın konağında yaşanmıştır. Vali Ömer Paşa genç Said’i mazhar olduğu zekâ ve faziletinden dolayı evinde misafir eder. Hanımı vefat eden Valinin konağında üçü büyük, üçü küçük altı kız çocuğu vardır. Genç Said iki sene konakta kaldığı halde ‘ilmin izzetini korumak’ hassasiyeti, üç büyük kızları birbirinden ayırt edip tanımasını engellemiştir. Kendisine ait odasında kitap okuyan ve ezber yapan genç Said’in bu iffetli tavrı Vali Ömer Paşa’nın var olan iltifatını ve hürmetini gün geçtikçe arttırmış ve “Herkesin bir pîri var. Benim pîrim de sensin” sözünü söyletmiştir.[23]

Bediüzzaman’ın genç yaşlarında sergilediği iffetli tavrını orta yaşlarında, seküler hayatın revaçta olduğu başkentte de sürdürdüğü görülür. Bu hakikate dair çarpıcı bir örnek olan 1908 yılında başından geçmiş bir olayı kendi ifadelerinden dinleyelim:

Hem kırk sene evvel İstanbul’da Kâğıthane şenliğinin yevm-i mahsusunda, Köprüden ta Kâğıthane’ye kadar Haliç’in iki tarafında binler açık saçık Rum ve Ermeni ve İstanbullu karı ve kızlar dizildikleri sırada, ben ve merhum mebus Molla Seyyid Taha ve mebus Hacı İlyas ile beraber kayığa bindik, o kadınların yanlarından geçiyorduk. Benim hiç haberim yoktu. Hâlbuki Molla Taha ve Hacı İlyas, beni tecrübeye karar verdikleri ve nöbetle beni tarassut ettiklerini bir saat seyahat sonunda itiraf edip dediler:

‘Senin bu haline hayret ettik, hiç bakmadın.’

Dedim: ‘Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin akıbeti elemler, teessüfler olmasından, istemiyorum.’[24]

İffetin bir boyutunun da yeme, içmedeki vasat mertebeye riayet olduğu yukarıda vurgulanmıştı. Bediüzzaman’ın yeme içme noktasında benzersiz iktisatlı bir yaşantısı vardır. Merhum Ali Ulvi Kurucu’nun tabiriyle “bu yüksek iktisatçılık kudretini sırf yemek, içmek, giymek gibi basit şeylerle değil, bilakis fikir, zihin, istidat, kabiliyet, vakit, zaman, nefis ve nefes gibi manevi ve mücerred kıymetlerin israf ve heder edilmemesi ile ölçen bir dahidir”[25], Bediüzzaman.

Bediüzzaman’ın iffetli kişiliğinin bir boyutu da eşsiz istiğnasıdır. Çocukluğundan itibaren başlayan bu yaşantı biçimini hayatının sonuna kadar sürdürmüştür. Onun bu davranışı, kendi ifadesiyle “minnetin altına girmektense ölümü tercih etme derecesinde”dir.[26] Çok zahmet ve sıkıntı çekmesine rağmen bu hayat prensibinden taviz vermemiştir. Kendisinin bu tavrının zahidlikten ve yapmacık bir istiğna’dan kaynaklanmadığını ve gerçekçi altı sebebe dayandığını, daha sonra hayatının ikinci devresinde telif edeceği ‘İkinci Mektup’ isimli risalesinde yazacaktır.

Eski Said çocukluğunda ve gençliğinde yaşadığı iki olay kişiliğinin bu yönüne dair düşüncemize kuvvet verdiğinden kısa bir şekilde bahsetmekte fayda var.

Bir defasında Bediüzzaman’ın tüm talebe arkadaşları zekât toplamaya gittikleri halde, kendisinin gitmediğini gören ve onun bu izzetli hali karşısında duygulanan Müslüman köylüler, kendi aralarında bir miktar para toplayarak, küçük Said’e hediye etmişler. Bu hediyeli para, zekâta giden ve birçok köyleri dolaşarak para toplayan arkadaşlarının topladıklarından ziyade olduğu halde, başkasının eser-i minneti olan bu parayı üzerinde taşıması, nefsine ağır geldiği için, alıp ağabeyi Molla Abdullah’a vermiştir.[27]

Eski Said talebe okuttuğu dönemlerde onların her türlü masraflarını da kendisi karşılamıştır ve talebelerine ilmin geçim aracı olarak görülmemesi gerektiğini fiilen göstermiştir. Bazen talebesi altmışa kadar çıktığı halde, iktisat ve kanaatin bereketiyle ve beş altı mavzer tüfeğini satmakla istiğna prensibini bozmamıştır. Tahir Paşa gibi kendisine seve seve yardımcı olacak kişilerin bile minnetini almamıştır.[28]

İki hayatını da feda etme derecesinde bir ŞECAAT

Bediüzzaman şecaat’i “hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz”[29] diye tarif etmiştir. Yani bir anlamda şecaat Cenab-ı Hakkın yasaklarını aşmaktan korkmak haricinde hiçbir şeyden, ölümden bile korkmama anlamını taşımaktadır. Bediüzzaman gerçek anlamda her türlü güzelliğin kaynağı olan imanın aynı zamanda cesaretin ve şecaatin de kaynağı olduğunu belirtir ve inançlı bir insanda şecaatin ne dereceye vardığını şu ifadeleriyle dile getirir: “Evet, tam münevverü’l kalp  bir abdi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki harika bir kudret-i Samedâniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek.”[30]

Eski Said’in hayatında korku hiçbir zaman elinden tutmamıştır. Öyle ki, herkesin kendisinden çekindiği, korktuğu dört büyük komutanın karşısında boyun eğmemiş, sözünü esirgememiş ve gerektiğinde ölümü göze almıştır. Eski Said, Antere gibi “Zilletle ele geçen âb-ı hayat, tıpkı Cehennem gibidir. İzzetle Cehennem ise, medar-ı iftihar bir menzilim olur”[31] diyerek hayatını şecaatin doruk noktalarında geçirmiştir.

Bediüzzaman’ın dört büyük komutandan kast ettikleri 1909 yılında İstanbul’da karşılaştığı Hareket Ordusu Komutanı Mahmut Şevket Paşa, 1916 yılında Kosturma’da karşılaştığı Rusların Kafkas Orduları Komutanı Grandük Nikola Nikolaviç, 1921 yılında İstanbul’da aleyhinde mücadele ettiği İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington ve 1922 yılında Ankara’da karşılaştığı M. Kemal Paşa’dır. Eski Said’in bu dört komutan karşısındaki duruşu, hukukunu savunuşu başlı başına ibret tablosudur.

Otuz Bir Mart olayından sonra Hareket Ordusu Başkomutanı Mahmut Şevket Paşa, Eski Said’e karşı olduğundan fazlaca hiddetlidir. Karşısında on beş kişi darağacında asılı bir durumdayken, Sıkıyönetim Mahkemesi’nde (Divan-ı Harb-i Örfi) sorgulanan Eski Said’e mahkeme başkanı Hurşid Paşa sorar: “Sen Şeriat-ı istedin mi? İşte Şeriatı isteyenler böyle asılırlar.” Bu soru karşısında Eski Said’in cevabı tam bir şecaat örneğidir: “Şeriatın bir meselesine bin ruhum olsa feda ederim”

Eski Said’in şecaatkarane tavrı esir durumdayken en azılı, gaddar bir komutan karşısında da sürer. Sibirya’da esir kampında Rus’un Başkomutanı kasıtlı olarak önünden üç defa geçtiği halde ayağa kalkmamış, kalkmaya tenezzül etmemiş ve onun idam tehdidine karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza için ona başını eğmeyerek şu sözleri sarf etmiştir: “Ben bir Müslüman âlimiyim, imanlı bir kimse, Cenab-ı Hakkı tanımayan bir adamdan üstündür. Mukaddesatım bunu böyle emreder. Onun için ben ona kıyam edemem.”

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İstanbul’u işgal eden İngiliz Başkomutanına ve onun vasıtasıyla fetva verenlere karşı, İslamiyet şerefi için mücadele etmiştir. İngilizlerin desiselerine karşı şiddetli bir dille ‘Hutuvat-ı Sitte’ isimli eserini yayımlamış ve Anglikan Başpapazının sorularına karşı ise izzet-i İslâmiyeyi korumak amacıyla “Tükürün zalimlerin o hayâsız yüzüne!” cümlesiyle cevap verme cesareti göstermiştir.

Hayatı açısından kritik günleri yaşayan Bediüzzaman, Darü’l Hikmetten arkadaşı olan Seyyid Sadeddin Paşa’nın kendisine “Kat’i bir vasıta ile haber aldım; kökü ecnebide ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi, senin bir eserini okumuş. Demişler ki: Bu eser sahibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi (yani zındıkayı, dinsizliği) bu millete kabul ettiremeyeceğiz. Bunun vücudunu kaldırmalıyız diye senin idamına hükmetmişler. Kendini muhafaza et’ ikazı karşısında ise, artık hayat prensibi haline gelmiş duruşunu değiştirmemiş ve şöyle karşılık vermiştir: ‘Tevekkeltü a’lallah, ecel birdir, tagayyür etmez’”

İstanbul’daki kahramancasına mücadelesi nedeniyle Ankara’ya davet edilen Bediüzzaman, burada başka bir komutanın hiddetiyle karşılaşmıştır. Mustafa Kemal Millet Meclisinde elli mebus içinde bağırarak “Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyan edesin. Sen geldin, namaza dair şeyler yazıp içimize ihtilâf verdin” diyerek Bediüzzaman’ı azarlamak ve gelir gelmez yaptıklarından vazgeçirmek ister. Bu sözlere ve üsluba çok hiddetlenen Bediüzzaman’ın cevabı ise hiç olmadığı kadar şiddetlidir: “Paşa Paşa! Kâinatta en yüksek hakikat imandır. İmandan sonra namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur”[32]

Eski Said’in tahakküme, baskıya ve aşağılanmaya karşı boyun eğmeyişi yalnızca bu dört büyük komutanla sınırlı değildir. Henüz on beş yaşlarındayken Miran aşireti reisi ve Hamidiye paşalarından Mustafa Paşa’yı zulümden vazgeçirmek ve namaz kılmasını sağlamak için gösterdiği kararlılık ve şecaatli duruşu da alışılmışın dışında bir olaydır. Miran aşiretinin yaylasını ve Mustafa Paşa’nın çadırını bulan Bediüzzaman, geldiği esnada Mustafa Paşa’yı bulamayınca kılıcını çadırın direğini asar. Bir süre sonra çadıra gelen Mustafa Paşa’ya herkes saygı gereği ayağa kalktığı halde, Bediüzzaman yerinden bile kımıldamaz. Bu durum Paşa’nın dikkatini çeker ve binbaşılarından Fettah Bey’e karşısındaki gencin kim olduğunu sorar. Âlimlerden hiç hoşlanmayan Mustafa Paşa, Bediüzzaman tavrına da çok kızmıştır, fakat belli etmemeye çalışır. Bediüzzaman’a niçin geldiğini sorar, fakat hiç beklemediği bir cevapla karşılaşır: “Seni hidayete getirmeye geldim. Ya zulmü terk edip namazını kılacaksın, yâda seni öldüreceğim”. Bu söz Paşa’nın hiddetlenerek dışarı çıkmasına yol açar. Biraz dolaştıktan sonra çadıra geri dönen Mustafa Paşa sorusunu tekrarlar ve aynı cevabı alır. Bunun üzerine çadırın direğinde asılı duran kılıcı işaret ederek ‘Bu pis kılıçla mı?’ deyince, Bediüzzaman cevabı yine izzetli ve korkusuzca bir karşılıktır: ‘Kılıç kesmez, el keser’[33]

Sıradan bir ağadan bile çekinilen bir coğrafya’da on beş yaşındaki genç Said’in çok büyük bir aşiret olan Miran aşireti reisi Mustafa Paşa’yı ölümle tehdit etmesi büyük cesaret taşımayı gerektiren bir durumdur. Mustafa Paşa çok kısa zamanda bölgede büyük güce kavuşan ve sonunda devlet için de tehlike oluşturan bir liderdir. (Diğeri, Milanlı İbrahim Paşa) Bölgede Osmanlı yönetiminin boşluğunu Mustafa Paşa doldurmuş ve kısa sürede kendi küçük ‘krallığını’ kurmuştur. Gelip geçen kervanlardan ve Dicle’de işletilen nakliye sallarından ağır vergiler alan ve adamlarıyla geniş bir bölgeyi yağmayan bir duruma gelmiştir. Erzincan’daki Dördüncü Ordu komutanı ve padişahın kayınbiraderi Zeki Paşa’nın sivil yönetimler karşısında Hamidiye paşalarını koruması, onların yaptıkları yasadışı eylemlerin cezasız kalmasına yol açmaktadır.[34] Eski Said’in o dönemde yönetimdeki boşluğu iyi değerlendiren ve bir padişah, bir kral gibi hareket eden Mustafa Paşa karşısında sözlerini esirgememesini ve hiç kimsenin hayalinden bile geçiremeyeceği bir dilden konuşmasını, imanından kaynaklanan şecaatten başka herhangi bir sebebe bağlamak mümkün gözükmemektedir.

Eski Said’in gözü karalığına ve şecaatine başka bir örnek ise henüz on yedi on sekiz yaşlarındayken Bitlis Valisi Ömer Paşa’nın içki meclisine müdahale etmesidir. Dindar bir şehirde hükümeti temsil eden kişilerin, halka kötü örnek teşkil edecek davranışlarını hazmedemeyen genç Said, içki hakkında bir hadisi okuduktan sonra çok ağır sözler sarf eder. Valinin tahammül sahibi ve hamiyetli bir kişiliğe sahip olması olayın büyümesini engeller. Hatta Vali Ömer paşa bir iki saat sonra genç Said’i odasına istetir, çok büyük iltifat ve hürmet eder.[35]

Bediüzzaman’ın izzetini zedeleyici en küçük bir tahakküme, baskıya -her kimden gelirse gelsin- karşı çıkışı engel tanımamıştır. 1908 yılında İstanbul’da siyasi tutuklu olarak bulunduğu hapishane’de İç İşleri Bakanı Şefik Paşa’yla aralarında geçen konuşma, Eski Said’in izzetinden ve hamiyetinden en zor durumda bile vazgeçmediğini gösteren ibretli bir hayat tablosudur. Sekiz yıl II. Abdülhamid’in bakanlığı görevini sürdüren Şefik Paşa’yla oğlu yaşındaki (O sıralar 30 yaşında) Bediüzzaman arasında şu konuşmalar geçmiştir:

Şefik Paşa: – Padişah sana selam etmiş. Bin kuruş da maaş bağlamış. Sonra da yirmi, otuz lira yapacak.

Eski Said: – Ben maaş dilencisi değilim. Bin lira da olsa kabul edemem. Kendim için gelmedim. Milletim için geldim. Hem de bana vermek istediğiniz, rüşvet ve hakk-ı sükûttur.

Şefik Paşa: – İradeyi reddediyorsun. İrade red olunmaz.

Eski Said: – Reddediyorum. Ta ki padişah darılsın, beni çağırsın. Ben de doğrusunu söyleyeyim.

Şefik Paşa: – Neticesi vahimdir.

Eski Said: – Neticesi deniz de olsa, geniş bir kabirdir. İdam olunsam bir milletin kalbinde yatacağım. Hem de İstanbul’a geldiğimi vakit, hayatımı rüşvet getirmiştim. Ne ederseniz ediniz…

Şefik Paşa: – Senin Kürdistan’da neşr-i maarif olan maksadın Meclis-i Vükela’da derdest-i tezekkürdür.

Eski Said: – Acaba maarifi tehir, maaşı tacil edersiniz, ne kaide iledir. Menfaat-i şahsiyemi menfaat-i umumiye-i millete tercih edersiniz.

(Şefik Paşa hiddetlenir)

Eski Said: -Ben hür yaşamışım. Hürriyet-i mutlakanın meydanı olan Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Bana hiddet fayda vermez. Nafile yorulmayınız. Beni nefiy edin, Fizan olsun, Yemen olsun, razıyım. Siz de, pineduzluktan ve yamacılıktan kurtulursunuz. Ben de yüksekten düşmekle incinmekten kurtulurum.[36]

Bediüzzaman hayatı boyunca doğru bildiği yolda hiçbir şeyden korku duymamış ‘sırat-ı müstakim’ sahibi birisidir. Çünkü Onu eceli dışında dünyaya bağlayan herhangi bir endişe kaynağı yoktur. Ne malını, ne çoluk çocuğunu ve ne de hanedanının şerefini koruma gibi zafiyetlerinin bulunmayışı, Onu şecaatin zirvesine taşımıştır. Ebu Ferras el Hamdani gibi “Biz öyle insanlarız ki, bizim için işin ortası yoktur. Biz ya önünde yer alırız, ya da ölür kabre gideriz” diyerek izzetle mevti, zilletle hayata tercih etmiştir. Bediüzzaman’ın Eski Said hayatında kahramanlığının, hamiyetinin ve şecaatinin en parlak manzaraları Birinci Dünya Savaşı’nda avcı hattında sergiledikleridir. Savaşta gönüllü askerlere cesaret vermek için, sipere girmeyerek avcı hattında en ileride atıyla sağa sola koşturmuştur. Bu esnada vücuduna dört gülle isabet etmesine rağmen, gönüllülerin cesaretlerinin kırılmaması için tavrını bozmamış, sipere girmemiştir. Yaralandığını işiten Vali Memduh Bey ve Kumandan Kel Ali’nin ısrarlarına rağmen ‘Bu kâfirlerin güllesi beni öldürmeyecek’ diyerek karşılık vermiştir. Eski Said’i o esnada endişelendiren yaralanmaktan yâda ölmekten çok ihlâsının zedelenmesi ihtimalidir. Ara sıra atını geri çevirip arkadaşlarının yanına gelmesi ruhunda uyanan “şu anda şehit olsam, bu vaziyetim, yani en ilerde göze çarpan şu halim, sakın mertebe-i şehadetin bir esası olan ihlâsıma zarar vermesin, bir hodfüruşluk manası olmasın” düşüncesinden başka bir şey değildir.[37]

31 Ekim 1914’te Rusların Doğu Beyazıt’a saldırmalarıyla Osmanlı için savaşın fiili olarak başladığı tarihten 1916 yılının 2 Mart’ında Bitlis’te Ruslar tarafından esir edilinceye kadar Eski Said, talebelerinden gönüllü alay oluşturarak savaşa katılmıştır. Savaşın ilk başlarında Erzurum’un Pasinler cephesinde savaşan Eski Said, daha sonra Van’a dönmüştür. Van’da Ermenilerin ayaklanması ve şehrin düşmesi nedeniyle, başta talebeleriyle birlikte medresesinde sığınarak Ruslarla savaşmayı düşünmüşse de, kaçmayı başaramamış muhacirlerin güvenle hicretlerini sağlamak amacıyla Gevaş cephesine koşmuştur. Ermeni çetelerinin kendi nahiyesi ve köyü olan İsparit ve Nurs’a saldırdıklarını duyar duymaz ise gönüllüleriyle birlikte bölgeye gitmiş ve Ermenileri o çevrelerden kovarak güvenliği sağlamıştır. Daha sonra Rus askerleriyle savaşarak Van’a girmeyi başarmıştır. Fakat Van Valisi Cevdet Bey’in ısrarla yardım istemesi üzerine Gevaş’a dönmüş ve buradan Valiyle beraber Bitlis’e geçmiştir. Erzurum cephesinin düşmesiyle Muş’a saldıran Rusların elinden on iki topun kaçırılarak Bitlis’e tahliyesi görevini üstlenmiştir. Üç yüz gönüllüsüyle topları tek tek bulunmasını, Bitlis’e getirilmesini ve şehrin etrafına yerleştirilerek bölgenin savunulmasında kullanılmasını sağlamıştır. Birkaç talebesi kalıncaya ve yaralanıp esir edilinceye kadar Bitlis’in savunulmasında azami gayret göstermiştir.[38]

Birinci Dünya Savaşı’nda cephede yazdığı İşaratü’l İ’caz isimli eserinde Fatiha Suresindeki ‘ihdine’s sırate’l müstakım’ ayetini tefsir ederken şecaat’i “hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz” diye tarif etmişti, Bediüzzaman. Onun tarifine göre şecaat yalnızca canını feda etmek değildir. Şecaatin ikinci kanadı olan ‘meşru olmayan şeye karışmamak, belki birincisinden çok büyük hassasiyeti gerektirmektedir. Peygamber Efendimiz’in (asm) bir hadislerinde ifade ettikleri gibi ‘gerçek yiğit, güreşte güçlü olan değil, öfkelendiğinde nefsine hâkim olandır’. Köyünü basan Ermenileri Nurs’tan ve İsparit’ten kovduktan sonra, meydanda toplanan binlerce Ermeni çoluk çocuğunu ‘Şer’an bunlara dokunmak caiz değildir’ diyerek serbest bırakan ve halkı da onlara zarar vermekten alıkoyan ‘gerçek yiğit’tir, Bediüzzaman. Onun bu yiğitliği ve şecaati, Ermeni fedailerini bile etkilemiş ve onlara şu sözü söyletmiştir: “Madem Bediüzzaman bizim çoluk çocuğumuzu kesmedi, bize teslim etti. Biz de bundan sonra Müslümanların çocuklarını kesmeyeceğiz.”

Bediüzzaman’ın sıra dışı şecaatine ve korkusuzca tavırlarına dair çocukluk yıllarından da örnekler bulmak mümkündür. Bunlardan biri on yaşındayken Pirmis köyünde başından geçen bir olaydır. Burada Hizan şeyhi Seyyid Nur Muhammed Hazretlerinden ders almak için bulunmaktadır. Fakat dört öğrenciyle bir türlü yıldızları barışmaz. Bu dört öğrencinin birleşerek kendisini sürekli taciz etmelerine bir gün dayanamaz ve Şeyhin huzuruna çıkar. Hem onurunu korumak hem de arkadaşlarını şikâyet etmiş olmamak için Şeyhten şöyle bir istekte bulunur:

‘Şeyh Efendi, bunlara söyleyiniz, benimle dövüştükleri vakit dördü birden olmasınlar, ikişer ikişer gelsinler.’

Seyyid Nur Muhammed, küçük Said’in bu mertliğinden çok hoşlanır ve ’Sen benim talebemsin; kimse sana ilişemez’ der. Bu olaydan sonra küçük Said ‘Şeyhin talebesi’ diye anılır.[39]

Yine aynı yaşlardayken Şeyhan Yaylasından Nurşin’e, gündüz bile güçlükle geçilebilen bir ormandan, gece geçerek gelmesi[40]; on üç on dört yaşlarındayken Molla Ahmet Hani hazretlerinin gündüzleyin bile korkularak girilen ‘kubbe-i saadeti’ne kapanması ve geceleri de orada kalması[41]; 1894 yılında geldiği Mardin’de on altı yaşlarındayken Mardin camiinin şerefesindeki korkuluklar üzerinde dolaşması [42] vb. örneklerden Said Nursi’nin çocukluk ve gençlik yıllarından itibaren korku yüzü görmediği anlaşılmaktadır.

Eski Said ölümden korkmamıştır. Fakat çok büyük bir endişesi vardır. O da davasıdır. Yirmi, yirmi iki yaşlarında Van kalesinde başına gelen bir olay bunun çok çarpıcı bir misalidir. Kendisinden dinleyelim: “Van kalesi ki, iki minare yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibarettir, eskiden kalma oda gibi bir in kapısına gidiyorduk. Ayağımdan kunduralar kaydı, iki ayağım birden kaydı. Tehlike yüzde yüz… Başkaca nokta-i istinad kalmadığı halde, büyük bir istinada basmış gibi üç metrelik bir kavisle o mağaranın kapısına atılmışım. Hem ben, hem beraberimdeki orada hazır arkadaşlarım, ecel gelmediği için sırf bir hıfz-ı İlâhî, harika bir imdad-ı gaybî telâkki ettik.”[43] Bu olayda Eski Said’in düşerken ‘Ah! Da’vam’ diye bağırmıştır. Bu söz onun hem şecaatini hem de ne derece ideal sahibi bir kişiliğe sahip olduğunu açık bir şekilde gösterir.

Hiçbir tehdit veya tehlikenin hedefini değiştirmesine izin vermemiştir, Eski Said. Birçok defa ölümden dönen yaşantısına, gerektiğinde minnetsiz vermek için emaneten elinde bırakıldığını düşünmüştür. Sıradan bir Ermeni’nin milletinin geçici bir menfaati için hayatını feda etmesine rağmen, bir Müslüman’ın daimi İslamiyet milliyeti ve Kur’an davası için hayatını vermeye minnet hakkı olmadığı düşünür. Eski Said’i hayatıyla tehdit edemeyeceklerini anlayan bir kısım insanlar ahiretle korkutmak istemişlerdir. Onun bu tehdide karşı cevabı ise şecaatin şahikasıdır: “Şimdiki nâr-ı teessüfle muhterik bir ruh olsun, onların bedduasıyla Cehennemde yansın; o teessüf ateşini içinden çıkarmakla vicdan, maksattan bir firdevs tazammun ettiği gibi, hayal dahi emelden bir Cenneti teşkil edecektir. Umumun malûmu olsun ki: İki elimde iki hayatımı tutmuşum, iki hasım için iki meydan-ı mübarezede iki harple meşgulüm. Tek hayatlı olan adam meydanıma çıkmasın.”[44]

Tüm suallere cevap verme derecesinde bir HİKMET

Klasik sözlüklerde hikmet kelimesinin (çoğulu hikem) ‘yargıda bulunmak’ anlamındaki hükm masdarından isim olduğu belirtilir; ayrıca ‘engellemek, alıkoymak, gemlemek; sağlam olmak’ manalarına gelen ihkam masdarıyla anlam ilişkisi kurulur. İbn Düreyd’in tespitine göre Arapça’daki ‘el kelime mine’l hikme’ deyiminde geçen hikmet kelimesinde ‘alıkoymak, gem vurmak, sakındırmak’ anlamı daha çok belirgindir. Zira bu deyimle kastedilen şey insanı iyi olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan alıkoyan sözdür. Böyle ahlaki muhtevalı özlü sözlere hikmetin yanı sıra hüküm de denmektedir. Bu iki kelimenin anlamını birbirine daha da yaklaştıran Cevheri, hikmetin ihkamla bağlantısı sebebiyle hakîm kelimesine hem ‘işleri gereği gibi sağlam ve kusursuz yapan’ hem de ‘âlim ve ilmi hüküm sahibi’ manalarını vermektedir. İshak b. İbrahim el Farabi ise hikmetin anlamını kısaca ‘manaları idrak etmek’ şeklinde açıklamaktadır. Batı kaynakları, Arapça hikmetin Kitab-ı Mukaddes’in birçok yerinde ‘zihni kabiliyet, ustalık’ anlamında kullanılan İbranice hokhmah kelimesiyle aynı semitik köke dayandığını belirtir.[45]

Sırat-ı müstakim’in üçüncü esası anlamında hikmet ise “hakkı hak bilip, intisap etmek; batılı batıl bilip içtinap etmek” anlamını taşımaktadır. “Kime hikmet verilmişse, işte ona pek çok hayır verilmiştir”[46] ayetinin sırrına mazhar olmaktır. Bediüzzaman Kur’an’ın bu ayetini On İkinci Söz isimli eserinde tefsir ederken, hikmetin ‘mana-i harfi’yle bakmaktan geçtiğini vurgulamıştır. Kâinat kitabının zaman yaprakları Allah’ın kudretiyle yazılmış ‘tekvini ayetler’le doludur. Her bir varlık Allah’ı tanıtan anlamlı birer harf gibidir. Kâinata ve varlıklara ‘mana-i harfi’yle, yani sanatkârları olan Allah adına bakan biri “Ne güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette Saniin cemaline delalet ediyor” diyecektir. İşte, akıl gücünün orta mertebesi olan hikmet her şeye bu bakış açısıyla bakmayı gerektirmektedir.

Bediüzzaman aklı ‘mana-i harfi’ bakış açısıyla Cenab-ı Hak adına ve hikmet boyutunda kullanmanın, bu duyguyu ne kadar yücelttiğini şu özlü ifadeleriyle dile getirmiştir:

“Meselâ, akıl bir âlettir… Eğer Malik-i Hakikisine satılsa ve Onun hesabına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini, saadet-i ebediyeye müheyya eden bir mürşid-i Rabbanî derecesine çıkar.”[47]

Said Nursi’nin ‘hikmet’ arayışı yedi sekiz yaşlarında başlasa da amirane sözlenen küçük bir sözü bile kaldıramaması vb. nedenlerden kesintilere uğramıştır. Peygamber Efendimiz’i (asm) rüyasında görüp ondan ilim talep etmesi 1891 yılında 13 yaşlarındayken gerçekleşir. Müslümanlardan hiç kimseye sual sormamak şartıyla, Kur’an ilminin kendisine verileceği müjdelenir. Bu rüyadan sonra onda ilim öğrenmek için çok büyük bir şevk uyanır. Bahar ayında gördüğü bu rüyanın ardından, aynı yılın sonlarına doğru Doğu Beyazıt’a gider, Said Nursi.

Bediüzzaman’ın hayatı boyunca en ciddi eğitimi, Hicri 1309 yılının kış aylarında gittiği Doğu Beyazıt’ta gerçekleşmiştir. Miladi olarak 1891 yılının son ayları ile 1892 yılının ilk aylarını kapsayan üç aylık bu dönemde hocası, Şeyh Muhammed Celalî Hazretleridir. Medreselerin eğitim metoduna göre on beş senede okutulan ‘Molla Cami’den sonraki bütün kitapları, o henüz on dört yaşında iken ders almış ve öğrenimini başarıyla tamamlamıştır. Bu gerçeği 1953 yılında yazdığı ‘Nur Aleminin Bir Anahtarı’ isimli risalesinde şöyle ifade eder: “Tırnak kadar kuvve-i hafızaya malik bir adamın kafasında doksan kitabın kelimatı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgul olarak, hafızasının sahifesinin yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş…” Şualar adlı eserinde ise ‘üç ayda ve bir kış içinde on beş senede medresece okunan yüz kitaptan ziyade okuduğu’ndan bahseder.[48] Bu ifadelerden anlaşılmaktadır ki, o dönemde medreselerde okutulan temel kitapların sayısı yüzün üzerindedir. Bediüzzaman ise bu yüzden fazla kitabı okuyarak öğrenmiş ve üç kış ayında her gün üç saat çalışarak doksan kitabı da hafızasına almıştır.

Çok kısa zaman sonra gittiği Siirt’te Molla Fethullah Efendi’nin sınavından üstün başarıyla geçer ve onun tarafından Bediüzzaman olarak lakaplandırılır. Molla Fethullah’ın huzurunda ‘Makamat-ı Haririye’den bir yaprağı bir defa okumakla ezberlemesi ve bir hafta içinde her gün bir iki saat meşguliyetle ‘Cemü’l Cevami’ kitabını hafızasına alması, Şeyhe hayretin ifadesi olan şu sözleri söyletir: “Zekâ ile hıfzın ifrat derecede bir kimsede tecemmuu nadirdir.”[49]

Eski Said’in sıra dışı ezber yeteneği ‘Kamus-u Okyanus’ isimli lügati ezberleme noktasına kadar ulaşır. Her mana için kaç kelime kullanıldığını gösteren bir lügat hazırlamak amacıyla böyle bir ezber işine giren Eski Said, Mısır’da bu anlamda bir eserin hazırlandığını duyunca çabasından Sin harfine geldiğinde vazgeçer. Sin harfi İslam harflerinin on ikincisidir. Türkçe tercümesi dört cilt olan Kamus’ta Sin harfi 2321. sayfaya denk gelmekte ve lügatin yaklaşık olarak yarısına tekabül etmektedir.[50]

Eski Said 1895 yılında Bitlis’e sürgün edilinceye kadar, başta Siirt ve Cizre âlimleri olmak üzere kendisine soru soran herkese tereddütsüz ve olağanüstü cevaplar verir. Bitlis’e geldikten sonra bir hikmete binaen Eski Said’in sünuhatı kaybolmaya yüz tutur. Bunun üzerine ezber çalışmalarına tekrar başlar ve Bitlis Valisi Ömer Paşa’nın kütüphanesinden de en üst düzeyde yararlanır. Kısa sürede kırka yakın kitabı ezberler ve her gün iki üç saat ezberindekileri tekrarlar. 1897 yılında Van’a gelen Eski Said burada, Doğu’nun en büyük kütüphanelerinden biri sayılabilecek Tahir Paşa’nın zengin içerikli kütüphanesinden de fazlasıyla istifade eder. Tahir Paşa her akşam çeşitli ilim çevrelerinden kişileri konağına toplayan ve burada ilmi, içtimai konuların münazara edilmesi sağlayan aydın bir kişidir. Bu mecliste tarih, coğrafya, matematik, kimya, biyoloji, felsefe gibi fenlerin konularına da girildiğinden Bediüzzaman bu fenlere ait bilgileri kendi başına çok kısa bir sürede öğrenmiştir ve münazaralarda fikirleriyle öne çıkmıştır.

Tahir Paşa Avrupalı ilim adamları ve filozoflarının kitaplarını da okuyan ve inceleyen meraklı biridir. Paşa okuduğu kitaplardan en zor soruları seçer ve Bediüzzaman’a sorardı. Bediüzzaman bu kitapları okumadığı halde cevabında asla tereddüt göstermezdi. Bir gün Tahir Paşa’nın soru kaynağı olan kitapları fark etmiş ve kısa bir süre içinde o kitapların tümünü okuyarak içeriğine aşinalık kazanmıştır. Ayrıca, Van’da bulunduğu ilk yıllarda Bitlis’te ezberlediği kırk kitaba ek olarak elli kitabı daha ezberlemiştir. Bu kitaplar yalnızca dini kitaplar değildir, felsefi, tarihi, fenni ve edebi kitaplar da içerisinde bulunmaktadır. Tahir Paşa’nın konağında kendisine ayrılan bir odada düzenli olarak her gece yatmadan önce iki buçuk saat kadar bu ezberlerini tekrarlamıştır. Bu durumu tam anlamayan Tahir Paşa, Bediüzzaman’ın geceleri zikir ve evrad okuduğunu zannedermiş.

1899 yılında İngiliz Sömürgeler Bakanı Gladstone’un ‘Ne yapıp yapıp, ya Kur’an’ı sukut ettirip ortadan kaldırmalıyız. Veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız’ sözünü bir gazetede gören Bediüzzaman çok etkilenir ve ‘Ben de dünyaya Kur’an’ın sönmez, söndürülemez ebedi bir mu’cize olduğunu ilan edeceğim’ diyerek hem Kur’an’ın i’cazını tüm dünyaya ispat etme hem de üniversite kurarak nitelikli talebe yetiştirme idealini benimser. 1907 yılında İstanbul’da gelinceye kadar bu ideali için çalışır. Onun Medresetü’z Zehra ismini verdiği üniversite projesi hem Kur’an ilmini, hem de fen bilgilerini öğreterek akıl, kalp birlikteliğini sağlamayı amaçlayan bir eğitim şeklinin benimsendiği orijinal bir düşüncedir.

Bediüzzaman 1907 yılının son aylarında İstanbul’a gelir. Kısa bir süre Ferik Ahmet Paşa’nın konuğu olduktan sonra Şekerci Hanı’na gider ve orada kalmaya başlar. Medresetü’z Zehra üniversitesini kurmakla ilgili projesini padişaha anlatmak için İstanbul’a gelen Bediüzzaman, niyetini ve düşüncesini gerçekleştiremeyince, Doğu’daki ilme ve bölge insanının yeteneklerine dikkat çekmek amacıyla hem ulemayı hem de mekteplileri münazaraya davet etmiştir. Şekerci Hanı’ndaki odasının kapısına ‘Burada her müşkül halledilir, her suale cevap verilir; fakat sual sorulmaz’ diye bir levha asmıştır.[51] Bu sıra dışı ilan üzerine İstanbul’da ulemadan, filozoflara ve talebelere kadar değişik kesimlerden sayısız kişi Şekerci Hanı’na akmıştır. Haftalar süren bu geliş gidişlerde sorulan hiçbir soruyu cevapsız bırakmamıştır, Bediüzzaman. Daha sonraları hayatının bu dönemini anlatan Bediüzzaman, münazara için gelenlerin tüm sorularının yolda okuduklarından ve hafızasında kalan konulardan olduğunu belirtmiştir. Filozofların, mekteplilerin sordukları soruların ise yine hafızasında bulunan konular olduğunu dile getirmiştir.

Yukarıda anlatılan Eski Said’in otuz yıllık tarihçesi göstermektedir ki, Bakara Suresinin 269. ayetinin sırrı çağımızda gerçek anlamıyla onda tecelli etmiştir. Eski Said’in hıfz ve zekâ tarlasına Doğu Beyazıt’ta atılan hikmet tohumları, Şekerci Hanı’nda fidan olmuş ve hayatının Yeni Said devresinde Risale-i Nur meyvelerini vermiştir.

Eski Said’in bir yönü de hocalığıdır. Bildiklerini kendine saklamayan, ilmini cömertçe herkesle paylaşan biridir. İlk öğrencisi ağabeyi Molla Abdullah’tır. Eski Said, Doğu Beyazıt’a gitmeden önce Molla Abdullah’ın talebesiyken, dönüşünde ağabeyinin üstadı olmuştur. Molla Abdullah bu esnada öğrenci okutan bir hocadır, aslında. Fakat küçük kardeşinin ilmi büyüklüğünü farkettiğinde, talebelerine sezdirmeden ondan ders almayı gurur meselesi yapmayacak derecede ilim aşığı biridir.[52] Yine aynı senelerde Molla Fethullah’ın sorularına verdiği harikulade cevapları dinleyen ve bir yıl öncesinde Eski Said’in hocasının hocası olan Molla Ali Suran da ondan ilk ders alanlardandır.[53] Mustafa Paşa’nın Cezire’deki âlimlerinden bir kısmı da yine Eski Said’in öğrencileri arasındadırlar.[54] Eski Said’in medrese açarak ders vermek anlamında ilk ciddi hocalığını 1897 yılında Van’a gelişinde Van Valisi Hasan Paşa zamanında gerçekleşmiştir. Doğu’nun ileri gelen hoca ve zeki talebelerini şehre çağıran Eski Said, mahalli vakıflardan yatak, yiyecek gibi ihtiyaçları ve dört talebenin tayinatını kabul ederek medresesini açmıştır. Hendese, hesap, cebir, fizik, tarih, coğrafya gibi fen dersleri ile dini dersleri birlikte bizzat kendisi vermeye başlamıştır. Altı yedi ay kadar bu şekilde dersleri sürdüyse de, bazı hocaların hasetleri nedeniyle eğitim yarıda kesilmiştir.[55]

Eski Said Van’da uyguladığı bir eğitim sistemini on yıllık bir yetişme-gelişme döneminde Medresetü’z Zehra olarak sistemleştirmiştir. 1907 Kasımında İstanbul’a gelen Bediüzzaman, II. Abdülhamid nezdinde teşebbüste bulunmuşsa da, karşılık olarak kendisini hapishane ve tımarhanede bulmuştur. II. Meşrutiyet döneminde, Sultan Reşat’ın da takdir etmesi ve 20.000 altın vermesi üzerine Van-Edremit’te medresenin temelinin atılmıştır. Ancak Medresetü’z Zehra’nın binası bitmeden ve açılışı gerçekleşmeden I. Dünya savaşı başlamış ve bölgenin savaş alanı haline gelmesiyle de gerçekleşmesi mümkün olmamıştı. Milli Mücadele sırasında İstanbul’da faaliyet gösteren ve TBMM’nin takdirini kazanan Bediüzzaman, davet üzerine 1922 yılında Ankara’ya gitmişti. Medresetü’z Zehra’nın açılışı için yine faaliyetlerine devam eden Bediüzzaman, 200 milletvekilinden içlerinde Mustafa Kemal Paşa’nın da bulunduğu, 163’ünün reyi ile Doğu’da bir üniversite kurulmasını kabul ettirmişti. Ancak bu ikinci yapım kararında inşaatına bile başlanamamış, kâğıt üzerinde bir karar olarak kalmıştır.

Üslup ve tarz bakımından, yani bütün İslam dünyasına hitap etmesi ve talep edenlere ilim imkânı sağlaması bakımından Camiü’l Ezher’i model kabul eden Eski Said, mana bakımından Ezher’i tasvip etmemektedir. Çünkü kendisi dini ilimler ile fen bilimlerinin birlikte okutulacağı bir müfredatın takibini istemektedir. Bu özellik Ezher’de yoktur. Bundan dolayı Eski Said, şekil bakımından Ezher’i model alırken, mana ve mahiyet bakımından medresesini kendisi ortaya koymuştur.[56]

1913’ün yaz aylarında Medresetü’z Zehra’sının temelini atma işini de yürütmekteyken bile Eski Said, öncelikle Horhor Medresesi’ni düzenlemiş ve zaman geçirmeden ders vermeye başlamıştır.[57] Eski Said 1916 yılında Ruslara esir düştükten sonra Sibirya’da iki buçuk sene esaret hayatı yaşarken bile subaylara ders vermekten vazgeçmemiştir. Hatta bir gün doksan subay arkadaşına ders verdiği esnada, Rus komutanı dersin içeriğini siyasi sanarak engel olmak istemiştir. Fakat sonra dersin mahiyetinin dini, ilmi ve içtimai bir içeriğe sahip olduğunu öğrenince devam edilmesine izin vermiştir.[58]

Eski Said’in istikamet üzerine geçen hayatının hikmet burcunda parlayan hasletlerden biri de ileri görüşlülüğü ve gelecekle ilgili doğru tahminler yürütmesidir. Bunun örneklerinden birisi, İkinci Meşrutiyetin ilan edildiği günlerde Ezher Üniversitesi öğretim üyelerinden Şeyh Bahid Efendi’yle aralarında geçen konuşmadır. Osmanlı ve Avrupa’nın geleceğiyle ilgili Eski Said’e soru soran Şeyh, aldığı cevap karşısında ‘evet, ben de aynı kanaatteyim. Lakin Bediüzzaman’ın bu kadar veciz ve keskin beyan tarzına hayranım’ diyerek onun bu özelliğini takdir etmiştir.[59]

Van’da Horhor medresesinde talebeleriyle ders yapan Eski Said ‘maddi ve manevi iki büyük zelzele’nin yaklaştığından haber vermesi[60]; yine İkinci Meşrutiyetin ilanından sonraki yıllarda ‘İstikbalde bir ışık var, bir nur görüyorum demesi onun ileri görüşlülüğünün örneklerindendir.[61] (Her ne kadar Yeni Said döneminde bu sözlerinin farklı bir şekilde tabir edilmesini gerektiği noktasını vurgulamış olsa da…)

1910 yılının Mart ayında İstanbul’dan ayrılıp Van giden Eski Said vapurla Batum’a gider. Batum’dan Van’a giderken Tiflis’e uğrar ve meşhur Şeyh Sanan Tepesi’ne çıkar. Burada kendisini takip eden Rus casusu ile konuşmaları da onun ileri görüşlülüğünün bir başka örneğidir. İslam âleminin parçalandığı ve Rusya’nın büyük bir İmparatorluk olarak görüldüğü bir zamanda “Âlem-i İslam’da üç nur birbiri arkası sıra inkişafa başlıyor. Sizde, birbiri üstüne üç zulmet inkışaa başlayacaktır” sözlerinin zaman içinde bir bir gerçekleşmesi ise, Eski Said’in siyasi ve sosyal gelişmeleri de çok iyi tahlil yeteneğinin çarpıcı bir örneğidir.[62]

Eski Said ulema, münevver (aydın) ve mütefekkir (entelektüel) özelliklerini kendi üzerinde hakkıyla toplamış bir kişiliğe de sahiptir. Öğrenmeye, bilmeye açık çok meraklı bir kişiliği olmakla birlikte kendine özgü yeni fikirleri olan üretici bir zekaya da sahiptir. Kitaplara ve kitap ülkesi olan kütüphanelere düşkün biridir, Eski Said. Gençlik yıllarında iki sene Bitlis’te Vali Ömer Paşa’nın konağında, daha sonra Van’da Tahir Paşa’nın konağında kalmasının nedeni de budur. Okuma isteği ve şevki onun bazen bir günde bir cilt kitabı anlayarak mütalaa etmesini bile netice verirdi. Rusya’daki esaret yıllarında bile okumayı terk etmemiştir. Kuzeyin soğuk ve uzun günlerinde kendi telif ettiği harp yadigârı olan eserini okumuş ve her fırsatta teselliye muhtaç esirlere ders vermiştir.

Mütefekkirdir, Birinci Dünya Savaşı’nın dehşetli günlerinde, donma derecesindeki soğukta, avcı hattında, bazen de at üzerinde Kur’an’ın ayetlerini tefekkür etmiş ve İşaratü’l İ’caz tefsirini yazmıştır. Herkesin canını, eşini, çocuğunu düşündüğü bir ortamda o Allah’ın rızasını, ezeli kelamı olan Kur’an ayetlerinin incecik i’caz nüktelerini düşünmüştür. ‘Tedristen telif vazifesine’[63] başladığı 1902 yılından, Eski Said’den Yeni Said’e doğru değişimi yaşadığı 1922 yılına kadar yirmi yıllık süreçte bir kısmı Arapça bir kısmı ise Türkçe olarak birçok eser yazmıştır.[64] Ayrıca, İstanbul’da bulunduğu yıllarda 2 Ekim 1908’den 20 Nisan 1909 tarihine kadar altı yedi aylık süreçte 29 makalesi değişik gazetelerde (Misbah, Volkan, Serbesti, Mizan vb. ) yayınlanmıştır.[65]

Sonuç

Said Nursi 82 yıllık hayatının, doğumu olan 1878’den 1918 yılına kadarki bölümü kendisi tarafından ‘Eski Said’ olarak isimlendirilmiştir. Bu bir anlamda hayatının yarı süresi demektir. ‘Yaş kırka ulaşınca, iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlak olursa olsun yerleşmesi, meleke haline gelip daha terki mümkün olmaması’ sırrınca kırk yaşlarında Yeni Said’e dönüşen Eski Said, Bediüzzaman’ın istikametli hayatının tüm özelliklerini, çekirdeklerini taşır. Bediüzzaman’ın üç hayat devresi bir tekâmül seyrini ifade etmektedir. O’nun Eski Said’den Yeni Said’e, daha sonra da Üçüncü Said’e dönüşmesi büyük bir değişimin belirtisi olmakla birlikte, ‘hatadan dönmek’ anlamı taşımamaktadır. İlk hayat devresi olan Eski Said devresi, onun sonraki hayatı için bir hazırlık zamanı olmuştur. Bediüzzaman’ın hayatı üç dönemiyle bütünlük teşkil eden, birbirine tamamlayan, tekmil eden ve Risale-i Nur gibi bir şaheseri ve Nurculuk gibi bir iman, Kur’an hizmetini netice veren örnek bir hayattır. Onun istikametli hayatı her üç dönemi de kapsayan bir hayattır.

Bediüzzaman asrımızda ‘insan-ı kâmil’ sırrını taşıyan, sırat-ı müstakim caddesinin önderliğini üstlenen ve manevi değerlerden yabanileşmiş bir zamanda insanlığa ‘ahsen-i takvim’ sırrını örnek hayatıyla ders veren rehber biridir. Onun hayatı ‘sırat-ı müstakim’in üç temel niteliği ve bir anlamda ekseni olan ‘hikmet, şecaat ve iffet’ noktasında ibretli birçok örnek ânılarla dolu bir hayattır.

Eski Said ‘ekmeksiz yaşamak, hürriyetsiz yaşayamamak derecesinde bir iffet’ sahibidir. İffeti onun için aynı zamanda özgürlüğünün de kaynağıdır. Çünkü gerçek özgürlük insanın öncelikle tutkularının baskılarından kurtulmasından geçmektedir. Eski Said gerçek özgürlüğü ‘ne nefsine, ne gayrıya zarar vermemek’ olarak algılamıştır. Ona göre, Cenab-ı Hakkın insana verdiği duyguların ve nimetlerin gerçek değerleri de yine iffetli bir yaşamdan geçmektedir. Gençlik yıllarından itibaren harama bakmama noktasında çok fazla dikkat ve hassasiyet göstermesi de bu sırdan kaynaklanır. Genç yaşlarında sergilediği iffetli tavrını orta yaşlarında, seküler hayatın revaçta olduğu İstanbul gibi bir yerde bile tavizsiz sürdüren biridir, Eski Said.

Onun iffetli kişiliği iktisat, kanaat ve istiğna vb. yüksek hasletleri de netice vermiştir. Yüksek iktisat hasleti yalnızca yemek, içmek gibi basit şeylerle değil, fikir, zihin, istidat, kabiliyet, vakit, zaman gibi maddi, manevi her türlü değerin israf edilmemesi noktasındadır. Çok zahmet ve sıkıntı çekmesine rağmen minnetin altına girmektense ölümü tercih etme derecesinde bir istiğna tavrını sergilemiştir. Çocukluk yıllarında hiçbir zaman zekât toplamaya gitmediği gibi, talebe okuttuğu dönemlerde talebelerinin her türlü masraflarını kendisi karşılamış ve ilmin geçim aracı olarak görülmemesi gerektiğini yaşayarak göstermiştir.

Eski Said’in şecaati, yiğitliği ve kahramanlığı ise gerektiğinde ‘iki hayatını da feda etme derecesinde’ bir korkusuzluktur. Onun hayatında Hakkın haricinde hiçbir halka karşı en küçük bir korku duygusu yoktur. Yaşantısında bunun sayısız örneklerini görmek mümkündür. Hamidiye Paşası Mustafa Paşa’dan Hareket Ordusu komutanı Mahmut Şevket Paşa’ya, Padişah adına Eski Said’le konuşan Zaptiye Nazırı Şefik Paşa’dan Mustafa Kemal Paşa’ya, İngiliz İşgal Kuvvetleri komutanı General Harrington’dan Rusların Kafkas orduları komutanı Grandük Nikola Nikolaviç’e kadar herkesin çekindiği hiçbir güç sahibine karşı boyun eğmemiş ve acizlik tavrı sergilememiştir. Çünkü o ‘zilletle ele geçen ab-ı hayat, tıpkı Cehennem gibidir; izzetle Cehennem ise, medar-ı iftihar bir menzilim olur’ prensibini hayatının merkezine alan mert bir kişiliğe sahiptir.

Eski Said zamanı geldiğinde maddi cihadın da tüm gereklerini yerine getirmiştir. Birinci Dünya Savaşının başından itibaren görev üstlenmiş ve Ruslar tarafından esir edilinceye kadar bir cepheden başka bir cepheye sürekli koşturmaca yaşamıştır. Fakat o maddi cihadda manevi cihadı unutmayan, hatta manevi cihada verdiği önem maddi cihadını gölgeleyen biridir. Cephenin ve kışın ‘şok’ edici ortamında Kur’an’ın tek bir harfindeki i’cazı her şeyden üstün bilmiştir. Aynı zamanda savaşta öfkesini yenebilen bir komutandır da, Eski Said. Müslümanların çoluk çocuklarını katleden Ermenilerin çoluk çocuk çoğunu serbest bırakarak onların da savaş etiğine uygun hareket etmelerini temin eden örnek bir komutandır.

Eski Said, ölümden korkmamasına rağmen büyük bir endişe taşır. Onun endişesi davasıdır. Kur’an’ın sönmez ve söndürülemez ebedi bir mu’cize olduğunu ilan etme davası. Bu dava uğruna gerektiğinde her iki dünyasını da feda etme cesaretini göstermiştir ve ‘tek hayatlı olan adam meydanı çıkmasın’ diyerek hiçbir engele boyun eğmeyeceğini ilan etmiştir.

Sırat-ı müstakim’in üçüncü esası olan hikmetteyse, Eski Said tüm suallere cevap verme derecesinde bir mazhariyete sahiptir. Daha on üç yaşındayken medresede öğretilen tüm kitapları üç gibi kısa bir sürede ezberine almış ve Bediüzzaman lakabını hak etmiştir. 1908 yılında İstanbul’a geldiğinde ve kaldığı odanın kapısının üstüne meşhur levhayı astığında ise otuz yaşındadır. Aradan geçen on yedi sene zarfında dini ve fenni birçok kitabı okumuş, bu kitapların özlerini kavramış ve referans olabilecekleri ise ezberlemiştir. Şekerci Hanında kendisine yöneltilen her soruya cevap verme olayı gerçekleşmeden yıllar önce Bediüzzaman sayısız münazara ortamlarında kendisini mihenge vurmuş biridir. Bu ortamların bir kısmında dini sorulara, bir kısmında ise –Tahir Paşa’nın konağındaki gece münazaralarında olduğu gibi- hem dini hem de fen bilimlerine dair sorulara cevaplar vermiştir. Bu açıdan otuz yaşındaki iddiası aslında Bediüzzaman için yeni bir şey değildir; o yaşına kadar hayatına yansımış bir ihsan-ı İlahinin, Doğu’ya ve bölge insanının yeteneklerine İstanbul’un elit kesiminin dikkatini çekmek amacıyla sergilenmesinden başka bir şey değildir.

O çocuk yıllarında ilmi takdir edilerek, yaşına bakılmadan kendisinden ders alınan biridir de. Başta ağabeyi Abdullah, Molla Ali Suran ve Cezire âlimlerinden bir kısmı kendisinden çocuk yaşlarında ders almışlardır. Yirmi yaşlarında Van Valisinin desteğiyle kendi medresesini kurmuş ve burada hem din ilimlerini hem de fen derslerini birlikte bizzat kendisi vermiştir. Daha sonraları bu eğitim sistemini çok daha geliştirerek hayatının projesi olan Medresetü’z Zehra’ya dönüştürmüştür. İki defa yapım kararı aldırmış olsa ve temelini attırmış olsa da, kâğıt üzerinde kalan bir karar olmaktan kurtaramamıştır, projesini.

Eski Said hem âlim, hem münevver (aydın)  hem de mütefekkir (entelektüel) bir insandır. Dini ilimlere vukufiyeti oranında fen ilimlerine aynı derecede vakıftır. Bazen bir günde bir cilt kitabı anlayarak mütalaa etme derecesinde okuma istek ve şevki taşımakla birlikte kendine özgü yeni düşüncelere sahip üretici bir zekâ sahibidir de. Nitekim Eski Said devrinde yirmi civarında eser telif etmiş ve farklı gazetelerde birçok makaleleri yayınlanmıştır. O aynı zamanda ileri görüşlü bir insandır da. Şeyh Bahid’e Osmanlı ve Avrupa’nın geleceğiyle ilgili cevabı, yine Osmanlı maddi manevi iki büyük zelzeleyi talebelerine haber vermesi ve Tiflis’te Rus casusuna İslam âlemiyle Rusya’nın geleceklerine dair gerçekçi tespitleri onun ileri görüşlülüğünün çarpıcı örnekleridir.

Sözlerimizi Ahmet Ramiz’in Eski Said’i tarif babından söylediği birkaç cümleyle bitirelim:

Şehzadebaşında şemâtetle konferans verildiği gece, kemal-i mehabetle sahneye çıkıp irad ettiği nutk-u beliğ-i bîtarafane, Said’in ihata-i ilmiyesi kadar hamaset ve fedakârlıkta da ileri olduğunu teyid eder.

Gerek o gece, gerek menhus 31 Mart’ta cihandeğer nasihatleriyle ortaya atılan hoca-i dânâya, böyle tehlikeli bir anda vücud-u kıymetdarının sıyaneti, nefean lil’umum elzem olduğu halde ve ihtar edildiği zaman, ‘En büyük ders, doğruluk yolunda ölümünü istihkar dersi vermektir’

‘Yerinde ölmek için bu hayat lâzımdır’ fikrine karşı,

‘Aşinayız, bize bîgânedir endişe-i mevt.

Adl ü hak uğruna nezreylemişiz canımızı.

Olur, bize âb-ı hayat, ateş-i seyyâl-i memat.’

Mısraı ile mukabele ederdi.


[1]Tarihçe-i Hayat, s. 545.

[2] Mektubat, s. 427.

[3] Tarihçe-i Hayat, s. 525.

[4] Şualar, s. 453.

[5] İşaratü’l İ’caz, s. 162.

[6] Sözler, 7. Söz, s. 35; ayrıca bkz: Sözler, s. 27, 295; Mesnevi-i Nuriye, s. 189.

[7] Bkz: Sözler, s. 27.

[8] Bediüzzaman Peygamber Efendimiz’in (asm) bu sözünün yanlış manaları hatıra getirmemesi için şu izahta bulunur:

İnsan, ism-i Rahmânı tamamıyla gösterir bir sûrettedir. Evet, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, kâinatın sîmâsında bin bir ismin şuâlarından tezâhür eden ism-i Rahmân göründüğü gibi ve zemin yüzünün sîmâsında rubûbiyet-i mutlaka-i İlâhiyenin hadsiz cilveleriyle tezâhür eden ism-i Rahmân gösterildiği gibi, insanın sûret-i câmiasında, küçük bir mikyasta, zeminin sîmâsı ve kâinatın sîmâsı gibi yine o ism-i Rahmânın cilve-i etemmini gösterir demektir.

Hem işarettir ki, Zât-ı Rahmânirrahîmin delilleri ve aynaları olan zîhayat ve insan gibi mazharlar, o kadar o Zât-ı Vâcibü’l-Vücuda delâletleri kat’î ve vâzıh ve zâhirdir ki, güneşin timsâlini ve aksini tutan parlak bir ayna parlaklığına ve delâletinin vuzuhuna işareten, “O ayna güneştir” denildiği gibi, “İnsanda sûret-i Rahmân var” vuzuh-u delâletine ve kemâl-i münâsebetine işareten denilmiş ve denilir. (Sözler, s. 19-20)

[9] Süleyman Uludağ, “Ahsen-i Takvim Maddesi”, TDVİA, C. 2, Diyanet Yayınları, İstanbul 1989, s. 178.

[10] Mustafa Çağrıcı, Süleyman Uludağ, “İstikamet Maddesi”, TDVİA, C. 22, Diyanet Yayınları, İstanbul 2001, s. 348–349.

[11] Şualar, s. 532.

[12] İşaratü’l İ’caz, s. 29.

[13] Lem’alar, s. 65

[14] Mesnevi-i Nuriye, s. 159

[15] Mektubat, s. 440–441.

[16] Mehmet S. Aydın, “İnsan-ı Kamil Maddesi”, TDVİA, C. 22, Diyanet Yayınları, İstanbul 2000, s. 331.

[17] Sözler, s. 456.

[18] Mustafa Çağrıcı, “İffet Maddesi”, TDVİA, C. 21, Diyanet Yayınları, İstanbul 2000, s. 506.

[19] İşaratü’l İcaz, s. 29.

[20] Furkan Sûresi: 25:43.

[21] Münazarat, s. 55.

[22] Sözler, s. 32.

[23] Emirdağ Lahikası, s. 229; Abdülkadir Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, C.1, s. 125.

[24] Emirdağ Lahikası, s. 229.

[25] Tarihçe-i Hayat, s. 16.

[26] Mektubat, s. 18.

[27] Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 85.

[28] Emirdağ Lahikası, s. 433, 446.

[29] İşaratü’l İ’caz, s. 29.

[30] Sözler, s. 25.

[31] Mektubat, s. 76.

[32] Bkz: Emirdağ Lahikası, s. 168, 214, 219, 266, 359, 455; Şualar, s. 376; Sünuhat, s. 92-94; Mufassal Tarihç-i Hayat, s. 550.

[33] Tarihçe-i Hayat, s. 36-37; Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 114-115.

[34] Martin Van Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, Çev: Banu Yalkut, İletişim Yayınları, İstanbul 2003, s.287-288

[35] Tarihçe-i Hayat, s. 39; Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 124.

[36] Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 196; Asar-ı Bediiye, s. 331.

[37] Tarihçe-i Hayat, s. 99–100

[38] Bkz: Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 375–392.

[39] Tarihçe-i Hayat, s. 29; Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 83.

[40] Tarihçe-i Hayat, s. 30; Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 84.

[41] Tarihçe-i Hayat, s. 32; Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 94.

[42] Tarihçe-i Hayat, s. 29; Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 122.

[43] Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 138.

[44] Münazarat, s. 115–16.

[45] İlhan Kutluer, “Hikmet Maddesi”, TDVİA, C. 17, Diyanet Yayınları, İstanbul 1998, s. 503.

[46] Bakara Suresi: 269.

[47] Sözler, s. 32.

[48] Şualar, s. 596.

[49] Tarihçe-i Hayat, s. 34.

[50] Tarihçe-i Hayat, s. 35-36; Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 111.

[51] Tarihçe-i Hayat, s. 45.

[52] Tarihçe-i Hayat, s. 33.

[53] Tarihçe-i Hayat, s. 33.

[54] Tarihçe-i Hayat, s. 37.

[55] Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 144.

[56] Ümit Alparslan, “Bir Model Olarak Medresetüzzehra Projesi”, Köprü Dergisi, S. 68 (Güz/1999), s. 19, 21.

[57] Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 367.

[58] Tarihçe-i Hayat, s. 104.

[59] Tarihçe-i Hayat, s. 45; Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 271.

[60] İşaratü’l İcaz, s. 14; Emirdağ Lahikası, s. 325.

[61] Bkz: Tarihçe-i Hayat, s. 98, 252; Kastamonu Lahikası, s. 24, 25, 50, 58; Emirdağ Lahikası, s. 49, 181, 345;Şualar, s. 461; Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 42, 167; Münazarat, s. 145; Sünuhat s. 11, 12.

[62] Tarihçe-i Hayat, s. 69-70; Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 330.

[63] Şualar, s. 601.

[64] Kızıl İ’caz, Reçetetü’l Avam, Divan-ı Harbi Örfi, Reçetetü’l Ulema veya Saykalü’l İslam, Hutbe-i Şamiye, Münazarat, Muhakemat, Teşhisü’l illet, Devaü’l Ye’s, Nutuk-1, Talikat, İşaratü’l İ’caz, Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı, Nokta, Hakikat Çekirdekleri–1,2, Sünuhat, Lemaat, Şuaat, Rumuz, Tulûat, Katre.

[65] Mufassal Tarihçe-i Hayat, s. 286.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir