Bahçede oturuyorum. Masanın üzerinde duran bir kitabın başlığı dikkatimi çekiyor: Namazın Sırları [Esrarü’s Salât].

İncelemeye başlıyorum. Hüccetü’l İslam İmam-ı Gazali’nin İhya-i Ulumu’d Din isimli eserinde yer alan namaz ile ilgili bölümlerden derlendiğini öğreniyorum.

Okumaya başlıyorum ve ilerleyen sayfalarda bir paragraf beni derinden etkiliyor. Bu bölümde İmam-ı Gazali gafletten uzaklaşmanın, namazda huşu ve huzuru yakalamanın öneminden bahsediyor ve Hz. Ali’nin hayatından ibret verici bir anekdot aktarıyor:

Hazret-i Ali namaza duracağı vakit benzi sararır ve vücudu titrerdi: “Ne oluyorsun, Ya Emire’l Mü’minin?” diye sorduklarında: “Allah’ın yerlere, dağlara ve göklere arz edip de onların kabulünden kaçındıkları ve benim boynuma aldığım ilahi emaneti ödeme zamanı gelmiştir, nasıl korkmayayım?” diye cevap verirdi.

Peygamber Efendimiz’in en büyük varislerinden biri olan Hz. Ali’nin bu yaklaşımı, namazın hakikatine dair şimdiye kadar bildiğimi zannettiklerimden çok daha farklı ve dikkat çekici bir noktayı vurguluyordu. Hz. Ali’nin namaz pratiği benim ezberimi bozmuştu. “Sözler”deki ubudiyet bahislerine muhatabiyetimdeki gaflet perdesini parçalamıştı. Risale-i Nur müellifinin birçok veciz sözünün elmas değerinde oluşunu bir defa daha hissetmeme tılsımlı bir anahtar hükmüne geçmişti.

Fark ettiğim yönüyle Hz. Ali namazı, insana verilen en büyük emaneti teslim etme zamanı olarak görüyordu. Onun Allah’a karşı muhatabiyeti öyle bir doruk noktaya ulaşmıştı ki, kendisine dillere destan “Perde-i gayp açılsa yakinim ziyadeleşmeyecek” sözünü söyletmişti. Aslında bu gibi eşsiz duygu ve farkındalık, Hz. Ali örneğinde tüm Sahabelerin ibadetteki derecelerine yetişilememesinin büyük sırrını yansıtmaktaydı.

Ene ile namazın ortak paydalarını daha fazla hisseder olmuştum. Mesela, benim için her ikisi de çok “muğlâk bir muamma” ve “açılması müşkül tılsım”lardı. Kâinatın yaradılış hikmetinin anlaşılması, onların hakikatlerinin ve sırlarının çözülmesiyle mümkün olabilmekteydi. Çünkü kâinatın yaradılış hikmeti, kâinat ağacının meyvesi hükmünde olan insanda saklıydı. İnsanın sırrı ise ene’de düğümlenmekteydi. Ve insanın en önemli vazifesi olan namaz ibadetinde kemale ermekteydi. On Birinci ve Otuzuncu Söz’leri bu pencereden okuduğumda ve tefekkür ettiğimde ise, Hz. Ali’nin namaza yüklediği bu özel anlamı daha iyi anladığımı ve kavramadığı hissedecektim.

“Emanet-i kübra” olan ene, Allah’ın ulûhiyetinin ve rububiyetinin eksiksiz bir şekilde anlaşılması için insana verilmişti. İlahi şe’n, sıfat ve isimlerin bir derece bilinebilmesi için gereken binler esrarlı hâller, vasıflar ve hisler enede derc edilmişti. İsimlendirebilsem yâda isimlendiremesem de, insanın her ân farklı hisleri taşıması ve bu hislerin bilincinde oluşu, aslında insanı Allah’a yaklaştıran ve O’nu daha yakından tanımasına vesile olan hâller olmalıydı. İşte namaz bu his ve duygu yoğunluğunu en zirve noktada bana yaşatabilen bir ibadet olarak öne çıkmaktaydı.

Ene öyle bir emanetti ki, insanı -hiçbir varlığa nasip olmayacak bir derecede- Allah’a külli bir muhatap yapıyordu. Beş vakit namaz ise Allah’a külli anlamda muhatabiyetin en kâmil zamanlarıydı. Dokuzuncu Söz’de detaylı izah edildiği gibi, her bir namaz vakti hem dehri, asri ve senevî inkılâpların nümunesi, hem bu inkılâplardaki külli tasarrufların aynası, hem de bu külli tasarruflar içindeki külli nimetlerin toplandığı zamanlardı. Bu külli inkılâp, tasarruf ve nimetler ise külli bir bilinç, muhatabiyet ve uruç gerektirmekteydi.

İnsana emanet olarak verilen tüm cihaz ve hislerin tümüyle Allah adına ve Onun istediği şekilde kullanıldığı benzeri olmayan bir huzur atmosferiydi namaz. Üstad’ın ifadesiyle “namaz, bütün ibadatın envaını şamil bir fihriste-i nuraniye” idi. İnsana emanet olarak verilen her şeyin (his, duygu, organ, mal, zaman vb.) farklı şükür, tesbih ve ibadetlerini toplayan, birleştirendi namaz. Ene ise her şeyin emanet oluşunun bilincine vardırırdı insanı. Bu anlamda namazı “ene”nin yaratılış amacına uygun bir şekilde külli bir anlam kazandığı çok özel bir ân olarak değerlendirmek mümkündü.

Namaz dünyevi olan her şeyin terk edildiği bir ândı. Aynı zamanda namazda enaniyet de tümüyle, tüm çeşitleriyle terk edilebilmekteydi. İnsanın enaniyetinden en uzak olduğu zamandı namaz. Namazda şahsi kimlikler zayıflayıp kaybolur ve şahs-ı manevi öne çıkardı. Yani, mü’minin miracı olan namazda “ben” değil, “biz” hakikati hâkimdi. Mesela, Peygamber Efendimiz’in (asm) miraçta Allah’a selam makamında söylediği “ettahiyyatü elmübarekatü essalavatü ettayyibat” sözünü namazda tekrar eden biri, âlemindeki canlı cansız tüm varlıkların ibadetlerini Allah’a sunma anlamında külli niyet etmekteydi. Kıyamda Fatiha suresini okuyup “İyyake na’budu” derken üç külli cemaatin tesbih ve ibadetlerini şuurlu bir şekilde dile getirmekteydi musallî. (Bkz: Mektubat, s. 382)

İnsan fıtratı gereği kendisini/nefsini/enesini sevmekteydi. Kendini beğendiği ve sevdiği için, Allah’ı takdis, tazim ve tahmid için emanet aldığı istidat ve yeteneklerini gafletle, bilinçsiz bir şekilde nefsi için kullanırdı. Bunun bir sonucu olarak ise kusurları, eksiklikleri ve hataları kendine layık görmemeye başlardı. Gereksiz bir gururla nefsini ısrarla savunurdu. “Hevasını ilahlaştıran kimseyi gördün mü?” ikazının muhatabı olurdu. Namaz ise insanda bu duyguların oluşmasını engeller, gafleti kaldırır, huzuru kazandırırdı. Çünkü huzur-u İlahiyede insan ancak kusur, acz ve fakrını hissedebilirdi. Kusurunu hissettikçe “Sübhanallah” diyerek Allah’ı takdis eder. Aczini “Allahuekber” diyerek ilan eder ve tazim vazifesini yapardı. Allah’ın sonsuz nimetleri karşısında ihtiyacını ve fakirliğini hissederek “elhamdülillah” kelimesiyle teşekkürünü sunardı. Namazın çekirdeği olan bu üç kelimenin şifrelerinin çözülmesi oranında insan kendisini tanır, vazifesini anlar ve gerçek ilahına yönelirdi.

Ene, sonsuz bir beyazın anlaşılması için -silinmek kaydıyla- çizilmiş siyah bir çember misaliydi. Üstad’ın yaklaşımıyla enenin fonksiyonu “aynamisal”, “vahid-i kıyasi”, “alet-i inkişaf” ve “mana-i harfi” çerçevesindeydi. Bu hakikat tümüyle -kalben, lisanen ve bedenen- en iyi namazda hissedilebilirdi.

Şekliyle, ısısıyla, tüm renkleriyle ve yüz elli milyon kilometre derinliğiyle güneşe ayna olan bir damla misali olmalıydı ene. Yâda sıcaklığı ölçen, fakat ne artırıp ne de azaltmaya gücü yetmeyen, sadece sıcaklıktan etkilenen termometre misali bir ölçü birimi olduğunun bilincine varmalıydı. Bir başka yönüyle ise, ihtişamlı gökyüzünü keşfettiren ve uzakları yakın kılan teleskop gibi özel bir görev üstlenmeyi de deneyebilirdi. Hiç olmazsa yalın bir harf olduğunu unutmamalıydı. Bir yazarın kaleminin mürekkebinden doğan, kendi başına anlamı olmayan, fakat yazarını yüzlerce kelimeyle tanıtabilen, tarif edebilen zarif bir harf olabilirdi mesela.

Sonuç olarak, namaz -başta ene olmak üzere- insana verilen tüm emanetleri günde beş defa Allah’a teslim etme zamanı olarak görülebilirdi. Aynı zamanda enaniyet ve gururun da azami derecede huzur-u İlahide terk edildiği bir ibadet olarak da kabul görebilirdi. En nihayetinde buraya kadar yazdıklarımı formüle dönüştürmek babından, Üstad’ın “evkat-ı hamsede rükû ve sücud kancasıyla gururun hortumunu bük, sık, başını kır, imanı doldur” sözünü bu sırrı veciz bir şekilde ifade eden bir cümle olarak zihnime nakşedebilirdim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir