Medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat muhabbet iledir.

“Sarıklı Genç”i Beklerken…

“Sarıklı Genç”i Beklerken…

Risale-i Nur Külliyatı telif edilirken Üstad’ın birinci derecede muhatapları Hulusi Yahyagil ile Bedre İmamı Sabri Arseven olmuşlardır. Nitekim Üstad, Barla Lahikası’nın baş tarafında bu iki muhatabının mektuplarını Risale-i Nur Külliyatı’na dâhil etmesinin beş sebebinden bahsettiği yerde bu iki ismi şu şekilde belirtir: “Hulusi Bey ve Sabri Efendinin mektuplarında Risale-i Nur hakkındaki fıkralarının, bir mektup suretinde Risale-i Nur eczaları içinde idhal edilmesinin beş sebebi var: (Barla Lahikası, s. 20)” Üstad, Risale-i Nur hizmetinde ve mektuplarına muhatabiyette Hulusi Ağabey’i daima birinci olarak görmüştür. (Bkz: Kastamonu Lahikası, s. 189)

Yirmi Sekizinci Mektub’un Birinci Meselesi, Hulusi Ağabey’in eski bir rüyasının tabirini Üstad’dan istemesi ve bu vesileyle rüya gerçeğinin altı yönünün ilmi prensipler çerçevesinde izah edildiği bir bölümdür.

Üstad’ın rüya tabirine geçmeden başlangıçta dikkat çektiği bir kısım noktalar vardır. Bunlardan birincisi Hulusi Ağabey’in rüyası üç sene önce Üstad ile görüşmesinden üç gün sonra tabiri çıkmış bir rüyadır. Hulusi Ağabey bu rüyayı 17 Nisan 1929 yılında görmüştür. Üstad’a sorması için üç yıl sonra olduğu için 1932 yılında gerçekleşmiştir. Manası ortaya çıkan bir rüyaya Üstad “Ben ne geceyim, ne de geceye kulluk ederim. Ben bir hakikat güneşinin hâdimiyim ki, size ondan haber getiriyorum. Evliyaya tuzak olan hayaller, ilahî bahçelerin ay yüzlü güzellerinin akisleridir.” mısralarıyla cevap vermiştir. Çünkü rüyalar hayallere karşı kapısı açık şeylerdir. Üstad ise talebelerine sürekli “mahz-ı hakikat” yani tümüyle hakikat olan iman ve Kur’an hakikatlerini müzakere etmektedir. Bu açıdan en birinci talebesi olan Hulusi Ağabey’in “cüz’i hadise-i nevmiye”sini tahkiki bir surette konu yapmayı mesleğine uygun bulmamaktadır.

Sarıklı genç meselesi Hulusi Ağabey’e sorulduğunda şöyle bir cevap alınmıştır: “Sarıklı genci biz açıklamadık. Sizin gibi gençler işte çıktılar. Daha da kıymetli gençler çıkacaktır. Allah’ın nuru kıyamete kadar devam edecektir. Kur’ân tefsiri olduğu için Risale-i Nur’un hakikati kıyamete kadar okunacaktır. Elbette bu gelenler genç olacaktır, ihtiyar olmayacaktır. Bu meseleyi kendisine mal edenler, sanki ne oldu? İnhisar altına almak doğru değil. Benim rüyada gördüğüm, sanki Mustafa idi. Fakat onun mevcut hali rüyadaki haline uygun düşmüyordu. Onun çocukça halleri vardı. Fakat bana Üstad Hazretlerini gösteren ve tanıtan da o oldu. Eğridir’de iken, Mustafa bana: ‘Efendim, sizin ilâcınız Barla’da bir zat var, Ondadır’ dedi.” (Son Şahitler, Hulusi Yahyagil, C I, s. ) Bu ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla rüyayı gören ve Üstad’da da tabirini yaptıran Hulusi Yahyagil sarıklı gencin inhisar altına alınmasını doğru bulmamaktadır. Risale-i Nur’a kıyamete kadar sahip çıkan her genç Nur talebesine bu nazarla bakılmasını anlamlı bulmaktadır.

Üstad, Risale-i Nur hizmetinde istihdam edilmiş bazı zatları teşvik için, sarıklı genç olabilecekleri noktasında iltifatlarda bulunmuşlardır. Mustafa Sungur Ağabey bir hatırasında bu noktayı şöyle nazarlara sunar: “Üstad hazretleri 1955 senesinde, Isparta’da bir gün ‘Ben bir zaman o sarıklı genç Ceylan’dır demiştim… Hakikatta o bir kişi değildir. Müteaddid kişilerdir’ demişlerdi.” (Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 2, s. 785) Nitekim Tarihçe-i Hayatta Avrupa’nın tek bir kasabasında, Hıristiyanlar içinde altmış beş Nur Talebesinin çıkmasının müjdesi verilirken, onların “sarıklı genç” olarak vasıflandırılmaları da bu açıdan anlamlıdır. (Bkz: Tarihçe-i Hayat, s. 603)

Üstad’ın sarıklı genci tarif ederken “kuvve-i velayetle meydana atılacak” demesini “velayet-i kübra” olan Sahabelerin velayeti olarak anlamak lazımdır. Yani, tarikat berzahına uğramadan doğrudan doğruya hakikate ulaştıran ve Risale-i Nur’un iman hakikatlerinin kazandırdığı velayet.

Üstad ahirzaman’ın en dehşetli zamanında ve en gerekli nazik bir vakitte velayet-i kübradan kaynaklanan tahkiki imanı taşıyan talebelerini birer kutub gibi görmüştür. Şöyle ki: “Risale-i Nur bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu nâzik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakâik-ı Kur’âniye ve îmâniyenin en derin ve en gizlilerini, gâyet kuvvetli bürhanlar ile ispat ederek; o îmân-ı tahkîkiyi taşıyan halis ve sâdık şâkirtleri dahi, bulundukları kasaba ve karye ve şehirlerde, hizmet-i îmâniye îtibariyle âdetâ birer gizli kutub gibi, mü’minlerin mânevî birer nokta-i istinâdı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i mâneviye-i îtikadlan cesur birer zâbit gibi, kuvvet-i mâneviyeyi ehl-i îmânın kalblerine verip, mü’minlere mânen mukâvemet ve cesâret veriyorlar. (Mektubat, s. 450)”

Bir başka yerde ise “ihlâs, sebat ve metanet” vasıflarını taşıyan genç Nur Talebelerinin velayetlerine şöyle dikkat çekmiştir: “ Evet, mesleğimizde, ihlas-ı tammeden sonra en büyük esas, sebat ve metanettir. Ve o metanet cihetiyle şimdiye kadar çok vukuat var ki, öyleler, herbiri yüze mukabil bu hizmet-i Nuriyede muvaffak olmuş âdi bir adam ve yirmi otuz yaşında iken, altmış yetmiş yaşındaki velîlere tefevvuk etmişler var. (Kastamonu Lahikası, s. 192)”

Bütün işleri hikmetli olan Cenab-ı Hak, Ramazan ayı içerisinde Kadir gecesini, Cuma gününde duaların kabul edildiği saati, ömür içerisinde eceli, dünyanın ömrü içerisinde kıyamet vaktini gizlediği gibi insanlar içerisinde de velileri saklamıştır. Bu gibi önemli şeylerin gizlenmesinin sebebi, her şeyin ve her anın değer kazanmasını temin etmek ve imtihan dünyasını anlamlı kılmaktır. Bu açıdan sarıklı genç tek bir kişi olabilir, fakat herkesin sarıklı genç olabilme ihtimaliyle tüm genç Nur Talebelerine bu açıdan kıymet ve değer vermek gereklidir. Üstad’ın “bazılarını zannederim, fakat kat’î hükmedemem” demesi bu açıdan çok anlamlı bir yaklaşımdır.

Üstad’ın rüyayı tabir ederken sarıklı genci “Hulusi’ye omuz omuza verecek belki geçecek birisi” şeklinde vasıflandırmasını ise şöyle yorumlamak mümkündür. Hulusi Ağabey Risale-i Nur’un birinci talebesi olmuş ve bu şerefi daima taşımıştır. Risale-i Nur’u kendi malı gibi sahiplenmiş ve gerçek anlamda muhatap olmuştur. Bu rüyanın tabirinin yapıldığı 1932 yılından Üstad’ın vefatına kadar Hulusi Ağabey gibi Risale-i Nur’a muhatap olan ve kendi malı gibi sahiplenen birçok genç Nur talebeleri çıkmışlardır. Belki bunlardan bazıları Risale-i Nur’a hizmette ve Üstad’a muhatabiyette Hulusi Ağabey’den daha fazla mazhar olabilmişlerdir. Örneğin, Üstad’ın Zübeyir Ağabey’e çok fazla değer vermesi, Risale-i Nur’a fedakarane sadakatini övmesi, “benim Zübeyir’im” diyerek ona iltifat etmesi, “Zübeyir olmayınca ders yapmıyorum. Zübeyir’i bulup getiriniz” diyecek kadar onun muhatabiyetini önemsemesi ve “Ceylan ve Zübeyir benim evlâdımdır, bunlarla benim namıma hizmetler hakkında ne istersen konuşabilirsin” sözleri bunun delilleridir. Oysa Zübeyir Ağabey gibi ihlâs ve fedakârlıkta zirveyi yakalamış bir Ağabey bile sarıklı genç tabirini üzerine almamış ve yakıştırmalardan kaçınmıştır.

Sonuçta, sarıklı genç şahıs da olsa Risale-i Nur’un şahs-ı manevisi içinde ihlâs, sadakat, sebat ve metanet vasıflarını taşıyan fedakâr bir talebesidir. Üstad Nur hizmetinde muvaffak olmuş sıradan bir talebesini yüzlerce insana değiştirmemekte ve yirmi otuz yaşında olmasına rağmen altmış yetmiş yaşındaki velilerden üstün kabul etmektedir. Tahkiki imanı taşıyan bu genç talebelerinin toplumda bilinmeseler, görünmeseler bile mü’minlere moral ve inanç kaynağı olmaları noktasında “gizli kutub” hizmet ettiklerini ve önemli olduklarını dile getirmektedir.



Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.


Paylaşım
%d blogcu bunu beğendi: