Medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat muhabbet iledir.

İlim, hikmet, irfan mektebi: Risale-i Nur

İlim, hikmet, irfan mektebi: Risale-i Nur

“İnsanı var kılan nedir? İnsanı ne yaşatır?” diye kendime sordum. Zihnimden ve hayalimden birçok kelime resm-i geçit yaptı. Hepsi de bir açıdan soruma cevap teşkil eder gibiydi. Fakat ben bu kelimelerden en hayatî olanını, en kapsamlısını seçmek istedim…

Evet, nihayet seçtim: Bilgi. Ve gayr-i ihtiyari –libas değiştirmiş- bir söze zihnim takıldı: “Ekmeksiz yaşayabilirsin, fakat bilgisiz asla.”

Bu sözü mihenge vurma ihtiyacı hissettim. Ve sordum kendime: Niçin, bilgi insan için hayatî bir değere sahip olsun ki? Sorguladım…

Ekmeğin sadece bedeni yaşattığını fark ettim. Ve onun bitkisel bir ihtiyaç olduğunu…

İnsanı, hayvan gibi geçici hazların, lezzetlerin ve keyiflerin de tatmin edemediği dikkatimi çekti. Düşünen bir varlık olan insanın daha ulvi bir yaradılış gayesi olduğunu daha güçlü ve derinden hissettim. Onu bu ulvi gayeye ulaştıran yolda manevi gıdasının en genel manada bilgi olduğunu anladım. İnsanı insan kılan, insanın yaradılışına sebep olan, Âdem’e (a.s.) ve âdemoğluna melekleri secde ettiren sırrın bilgi merkezli bir hakikat olduğu dünyama bir nebze açıldı.

Ömrü boyunca sürekli, yeni bilgilere ihtiyaç duyan yegâne varlıktır insanoğlu. Çünkü insan çok meraklıdır. Bitmek tükenmek bilmeyen bir merakı vardır. Hem de insan hayata karşı daima bir derece cahildir. Ayağa kalkıp doğru dürüst yürümeyi öğrenmesi için bile bir iki yılın geçmesi gerekir. Kendisi için neyin faydalı ve neyin zararlı olduğunu fark edebilmesi için ise en az on beş yıla gereksinimi vardır. Bunu tek başına başarması nerdeyse imkânsızdır. Ona şefkat kanatlarını geren iyi bir aile ve toplum terbiyesine muhtaçtır.

Bilgi, ilim çömleğinde pişen, hikmet küpünde saklanan ve irfan kâsesinde içilen manevi bir iksirdir. Bu sebeple eskiler bilgiyi üç farklı kavramla ifade etmişler: İlim, hikmet ve irfan. Bu üç farklı mücevherat mahzeninin hazinedarlarına ise âlim, hakîm ve ârif ünvanlarını vermişler.

İlim en geniş bilgi alanıdır. Belirli bir alana ait sistemli bilgi birikimini ifade eden bir disiplindir. İlim ispatlanabilir önermelere istinad eder. Tedrisatla (öğrenim) elde edilen bilgi türünü ifade eder. İslami düşünce geleneğinin ilk dönemlerinde ilim denince akla Kur’an, hadis ve fıkıh bilgisi gelirdi. İslam’ın klasik çağında ise herhangi bir ilmi disiplin veya bir ilme ait alt disiplin için fen terimi de kullanılmıştır. Günümüzde ise sadece modern bilim dallarına fen denilmektedir. İlim tabiri daha çok din ilimlerini akla getirmektedir.

Hikmet ilme göre daha özel bir bilgi alanını kapsar. İlmin pratiğe aktarılabilen şeklidir. Hikmet akli ve kat’i delillere dayanan bir bilgidir. Hikmet kavramı İslam dünyasında değişik biçimlerde tanımlanmıştır: Varlığın mahiyet ve hakikatini bilmek; varlığın sebebini açıklamaya çalışmak; Varlığın özünde gizli olan sebep-sonuç ilişkisine vakıf olmak… Bir başka açıdan ise hikmet gündelik bilgi, yani hayat bilgisi olarak da ifade edilmiştir.

Hikmet “hükmetme bilgisi” olarak da tanımlanmıştır. Bu sebeple hikmet nazari (teorik) bilgiden ziyade amelî (pratik) bilgiye veya doğrudan doğruya amelin kendisine nispet edilmiştir. Nitekim hikmeti “sözde ve fiilde isabet” olarak tanımlayanlar kavramın bu yönüne işaret etmişlerdir.

İslam dünyasında tercüme faaliyetlerinin başlamasıyla birlikte hikmet kavramı yaygın biçimde “felsefe, felsefi ilim, akli ilimler” için kullanılmıştır. Müslüman düşünürler felsefeyi hikmetin kendisi olarak değil; hikmet sevgisi, hikmetin talep edilmesi ve sistemli şekilde araştırılması olarak anlamışlardır.

Ezelî Kelamda “Kime hikmet verilmişse, ona pek büyük bir hayır verilmiştir” denilerek hikmet yüceltilmiştir. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ise “hikmet mü’minin yitiğidir, onu bulduğu yerde alır” diyerek hikmetin kıymetine dikkat çekmiştir. Fakat Kur’an’da ve hadiste bahsedilen hikmet beşeri değil ilahi hikmettir. Hakiki hikmet kâinata mana-i harfiyle bakıldığında ortaya çıkan ve sanattan Sâni-i Hakîm’e ulaştıran hikmettir.

Şecaat, iffet ve adaletle birlikte hikmet de İslam filozoflarının başlangıçtan beri ahlak öğretilerinde esas kabul ettikleri dört faziletten biri olmuştur. Bunlardan ilim ve hikmet akıl gücünün, iffet ve cömertlik şehvet gücünün, şecaat ve yumuşak huyluluk öfke gücünün ıslahına bağlı faziletler olarak kabul edilmiştir. Bu fazilet anlayışında felsefi gelenekle dini gelenek birleşmiştir. Bediüzzaman da hikmeti akıl gücünün (kuvve-i akliye-i melekiye) orta (vasat) mertebesi olarak kabul etmiş ve “hakkı hak bilip imtisal, batılı batıl bilip içtinap” etmek şeklinde tanımlamıştır.

İrfan ise “sezgi gücü” olarak tanımlanabilecek enfüsî ve batınî bir bilgi türüdür. Hikmet objektif (nesnel) bilgi iken, irfan sübjektif (öznel) bilgidir. “Kendini bilen Rabbini bilir ve bildiği ölçüde Rabbini tanır” hakikati irfani bir bilgidir. Diğer bilgilerde kaynak duyu organları, akıl ve haber iken, irfanda keşif ve ilhamdır. İrfanî bilgiye tasavvufî eğitimden sonra bireysel görüş, yaşayış, tadış ve deneyimlerle ulaşılır. Bu tür bir bilginin test edilmesi mümkün değildir. Bu sebeple irfan her insana hitap eden değil, ancak seçkin (havas) insanlara mahsus bir bilgi türüdür.

İlk dönemlerden itibaren sufiler, sufi olmayan ulemanın ulaştıkları bilgilerden farklı ve kendilerine mahsus bir bilgiye sahip olduklarını fark etmişlerdir. Bu bilgiyi de marifet, irfan, yakin gibi yine kendilerine özel kavramlarla ifade etmişlerdir. Muhyiddin-i Arabî’nin bir mektubunda Fahreddin-i Razi’ye “Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır” demesi bu farkındalığın en meşhur misalidir. Sufiler diğer ilimlerin vehmin etkisi altında olduğunu ve bu nedenle masum olamayacağını düşünmüşlerdir. İrfanın ise vehmin tesirinden âzâde olarak ismet (masumiyet, saflık) sıfatını taşıdığına inanmışlardır. Sufiler ilim kavramını marifet ve irfan anlamında kullandıklarında bunu tasavvufi terminolojiye ait bazı sıfatlarla (ledün ilmi, batın ilmi, esrar ilmi, hâl ilmi, makam ilmi, fena-beka ilmi, mükaşefe ve müşahede ilmi) nitelendirmişlerdir.

Bilgi insana beş duyu, akıl, kalp gibi ayrı ayrı kanallardan gelir. Bu bilgi seküler bir bilgi ise aklı veya kalbi yüzeysel bir şekilde tatmin etmenin ötesine geçemez. Eğer bu bilgi imana ait bir kutsiyet taşıyorsa insanın bütün maneviyatına ve latifelerine kadar nüfuz edebilir. Bediüzzaman iman ilminin akıl ve hikmet süzgecinden süzüldükten sonra gönlü ve bütün latifeleri besleyebileceğini şu îcazlı sözleriyle dile getirmiştir: “Hem, iman yalnız ilim ile değil, imanda çok letaifin hisseleri var. Nasıl ki bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir sûrette inkısam edip tevzî olunuyor. İlim ile gelen mesail-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalp, sır, nefis ve hakeza, letaif kendine göre birer hisse alır, masseder.

Hakikat okyanusunun derinliklerinde ve karanlıklarında keşfedilmeyi bekleyen çeşitli bilgi cevherleri gizlidir. İlim, hikmet ve irfan ise bu manevi okyanusun derinliklerine inmek ve mücevherlere ulaşmak için geliştirilen farklı disiplinlerin esaslarıdır. Ârif, hakîm ve âlim ise hakikat okyanusuna dalan gözü kapalı dalgıçların ünvanlarıdır. Bu okyanusu gözü açık müşahede eden ve gavvas dalgıç ünvanına tamamıyla liyakat kazanan ise yalnız Kur’an’dır. Bu sebeple Kur’anî bilgi ve keşfiyat tüm bu disiplinleri kapsayan bir mahiyettedir.

Hakikat arayışını tümüyle Kur’anî keşfiyata dayandıran Bediüzzaman, onun hakikatlerine istinat ederek bu üç disiplini birleştirmek azmini ve dehasını sergilemiştir. Onun en büyük ideali mektep, medrese ve tekke ehlini barıştırmak olmuştur. En azından maksatta ittihatlarını temin etmek istemiştir. Bediüzzaman’a göre, İslamiyet; bir odası mektep, bir odası medrese, bir odası zaviye (tekke) ve merkezi de herkesin toplandığı geniş bir salon olan ihtişamlı bir saray misalidir. Said Nursi, İslamiyet’in bu hakikatinin cilvesine mazhar bir üniversite kurma idealini hayatı boyunca takip etmiştir. Zehra Üniversitesi (Medresetü’z Zehra) adını verdiği bu projesini, birkaç ciddi teşebbüsüne ve resmi destek de bulmasına rağmen, kaderin sevkiyle, maddi manada gerçekleştirememiştir. Fakat telif ettiği Risale-i Nur Külliyatıyla bu idealini manen, hakikat boyutuyla ve sivil manada başardığı söylenebilir. Bu manada Nur Risaleleri ilim, hikmet ve irfan hakikatini cem eden bir eser külliyatıdır.

Risale-i Nurlar on beş yılda medreselerde okutulan ilmi birikimi on beş ayda muhatabına kazandıran bir eserdir. Sadeddin-i Taftazani’nin kırk sayfada ancak havassa/ulemaya izah edebildiği kader meseleleri, 26. Söz’ün iki sayfasında herkesin anlayabileceği bir üslupla kaleme alınmıştır. İbn-i Sina gibi bir dehanın izahında, ispatında aciz kaldığı ve akıl bu yolda gidemez dediği haşir gibi büyük bir hakikat 10. Söz’de her yaştan ve seviyeden insanın anlayışına uygun bir dille yazıya dökülmüştür. Eflatun ve Aristo gibi meşhur filozofların hayallerinin bile ulaşamadığı en ince yaradılış sırları 11. Söz, 29. Söz, 30. Söz ve 24. Mektup gibi risalelerde beliğ bir lisanla izah edilmiştir. Tasavvufta kırk günden kırk seneye kadar seyr-ü süluk ve manevi cehdlerle ancak ulaşılan bazı iman hakikatlerine kırk dakikada çıkmayı sağlayan Kur’anî yollar 33 adet Sözler’de keşfedilmiştir. Elbette bu gibi meziyetleri kendisinde toplayan bir eser hem ilim, hem hikmet, hem irfanî bilgide eşi benzeri olmayan bir şaheserdir.

İman hakikatlerinin ilim, hikmet ve irfan boyutları, Kur’an’dan en güzel şekliyle Risale-i Nur’a yansımıştır. Bu sebeple Risale-i Nurların bahisleri akılla birlikte ruh, kalp, sır, nefis vb. tüm latifeleri tatmin eden bir cazibeye sahiptir. Seksen yıldan beri milyonlarca Nur talebesinin manevi ihtiyaçlarını –tekrar tekrar okundukça, tazeliğini muhafaza ederek– en mükemmel bir şekilde karşılamıştır. Âlim-cahil, hakîm-sefih, ârif-münkir, genç-yaşlı, kadın-erkek, zengin-fakir her tabakadan insanın her türlü manevi ihtiyacını kıyamete kadar karşılayabilecek bir şaheser olduğunu ise –inşaallah- gelecek zaman ispat ve tefsir edecektir.

Kaynakça:

Bediüzzaman Said Nursi, Hizmet Rehberi, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1996.

Bediüzzaman Said Nursi, İşaratü’l İ’caz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1998.

Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1998.

Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1994.

Feridun Hakan, “İlim, irfan ve hikmet üzerine”, http://my.opera.com/feridunhakan/blog/

İlhan Kutluer, “Hikmet”, TDVİA, Cilt 17, İstanbul 1998.

İlhan Kutluer, “İlim”, TDVİA, Cilt 22, İstanbul 2000.

M. Kürşad Atalar, “Marifetin Bilgi Değeri”, İktibas Dergisi, Sayı: 229, Ocak 1998.

Süleyman Uludağ, “Marifet”, TDVİA, Cilt 28, Ankara 2003.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Paylaşım