İnsanı diğer varlıklardan farklı kılan özelliklerinden biri geniş, derin ve ihatalı bir “nazar”ının olmasıdır. Nazar insanın kâinata ve varlıklara özel bakışıdır. Hüzünlü bir nazar her şeyi hüzünlü görür. Mutlu bir nazar ise her şeyi mutlu olarak algılar. Bir eczacı dünyaya büyük bir eczane nazarıyla bakar. Bir doktor yeryüzünü ihtişamlı bir hastane olarak görür. İnşaat mühendisinin nazarında dünya büyük bir apartman veya eşsiz bir saraydır. Makine mühendisinin nazarında ise mükemmel çalışan, farklı makinelerle dolu büyük bir fabrikadır. Bir kimyacı için eşsiz bir laboratuar olan yeryüzü; bir matematikçi için ise -sayıların büyülü dünyasından meydana gelen- bir matematik kitabıdır. Bir yazar kendini büyük bir kütüphanenin içinde hisseder. Bir genetik mühendisi ise dünyayı zengin bir gen bankası olarak algılar.

Kâinatı buna benzer bir bakışla izleyen bilim adamlarından biri Einstein’dır. Einstein’a göre bilim adamı -çok sayıda farklı dilde yazılmış yüzlerce kitapla dolu- bir kütüphaneye giren küçük bir çocuğa benzer. Çocuk bu kitapları mutlaka birisinin yazmış olduğunu bilir; ama bu kitapların nasıl yazıldığını çözemez. Bu kitapların yazıldığı dilleri anlamaz. Çocukta kitapların gizemli bir düzene göre yerleştirildiğine dair belli belirsiz bir kuşku uyanır; ama bu gizemin ne olduğunu bilemez. Einstein’a göre en akıllı insanın kafasındaki Yaratıcı düşüncesi bile bu çocuğun hâline benzer. Kâinatın muazzam bir düzen ve belirli kurallar çerçevesinde işlediğini görür; ama bu kuralları pek de anlayamaz.

Bediüzzaman da kâinata; her sayfasında yüzer kitap, her satırında yüzer sayfa, her kelimesinde yüzer satır, her harfinde yüzer kelime ve her noktasında fihrist bulunan çok büyük bir kitap nazarıyla bakmıştır. Bu kitabın sayfalarından biri yeryüzüdür. Bu sayfa bitki ve hayvan türleri sayısınca kitaplardan müteşekkil bir şekilde yeniden yeniye, birbiri içinde, hatasız, mükemmel olarak her baharda yazılır. Bir satırı bahçedir. O bahçede bulunan canlılar sayısında sayfalardan meydana gelmiştir. Bir kelimesi meyve vermekte olan bir ağaçtır. Ağacın yaprakları, çiçekleri ve meyveleri miktarınca satırlardan müteşekkildir. Bir noktası ise bir çekirdektir ki, ağacın programını taşıması itibariyle eşsiz bir kitap fihristsi hükmündedir.

Günümüzün genetik bilimi, Allah’ın kâinat kitabında yazdığı sayısız ayetler, kelimeler ve mektuplardan sadece canlılardaki genetik şifreleri çözmeye ve anlamaya çalışan bir uzmanlık sahasıdır. Bu okumalar sonucu canlılar dünyasında olağanüstü bir kayıt sisteminin eşsiz güzelliği daha iyi fark edilmiştir. Milyonlarca yıldan beri yaratılan, milyonlarca canlı türünün sayısız cisimlerini oluşturan, trilyonlarca hücrenin her birinin, yüz binde birlik bir bölümünde kütüphaneler dolusu bilgilerin saklanıyor olması, canlılar âlemindeki programlama ve arşivleme faaliyetinin ne derece harika ve azametli bir şekilde cereyan ettiğini apaçık göstermektedir.

Bir misal vermek gerekirse, insan bedeninde 75 trilyondan fazla hücre vardır. Her bir hücrenin çekirdeği ise insan bedenine ait bütün bilgileri eksiksiz barındırır. İnsan bedeninin yaratılış şifresi denilebilecek bu genetik bilgiler DNA molekülü adı verilen çift sarmal bir yapıya kodlanmıştır. Yaklaşık 2 metre uzunluğundaki DNA sarmalı, harikulade bir paketleme sistemiyle kromozomlar şeklinde hücre çekirdeğine sığdırılmıştır. İnsanda 46 kromozom içine paketlenen genetik bilgilerin işlevsel en küçük bölümüne “gen” denilir. Her bir gen insana farklı bir özellik kazandırır. Göz renginden kan grubuna, saç şeklinden vücudun ihtiyaç duyduğu hormonlara, salgılara kadar insan bedeninin sistematik yapısını ortaya çıkaran her ayrıntı genlerin içine programlanmıştır. İnsanda 25.000-31.000 arasında değişen sayıda gen bulunmaktadır. DNA’nın işleyişi yaşa göre değiştiğinden bu rakam sabit değildir. Çünkü bir kısım genler genç hücrelerde aktif oldukları halde, yaşlanmayla birlikte pasif hale geçtikleri için aktif gen sayısı değişir.

Tek bir hücrenin DNA kodunda 3,1 milyar gen harfi vardır. Adenin, Timin, Guanin ve Sitozin (A, T, G, S) adı verilen dört harfin çeşitli dizilişleri sonucu genler yazılır. 3,1 milyar gen harfinin (31.000 bin gen) bir araya gelmesiyle “genom” meydana gelir. Eğer bir insan kendi genomundan saniyede tek bir harfini ezberleyebilseydi, tamamını ezberlemesi için yüz yıla ihtiyacı olacaktı. Çok ilginçtir, bu harikulade yaradılışı bir nebze keşfeden kişilerin zekâları takdir edilmekte ve Nobel ödüllerine layık görülmektedir; fakat milyonlarca yıldan beri tüm canlıları bu şekilde kusursuz var eden bir Yaratıcının varlığı inkâr edilebilmektedir. Işığı ve renkleri keşfeden birinin Güneşi inkâr etmesinden daha problemli bir durum…

DNA’daki Tevhid Mührü

Hakikate boyun eğen, insaflı bilim adamları da yok değil. En dikkat çekici bir misali ise Antony Flew.

Flew, yıllarca ateizm en ateşîn savunucularından biri olmuştur. Fakat genetikte yaşanan son gelişmeler onun düşüncelerini temelinden sarsmıştır. Onda bu değişiklik kamuoyuna ilk defa, 2004 yılında New York Üniversitesi’nde halka açık bir münazarada yansımıştır. Sempozyumda kendisine “hayatın kaynağına dair son çalışmaların yaratıcı bir Zekâ’nın etkinliğine işaret edip etmediği” sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:

“Evet, arttık ettiğini düşünüyorum. Neredeyse tamamen DNA araştırmaları nedeniyle. DNA materyalinin yapmış olduğunu düşündüğüm şey, (hayatı) üretmek için gerekli düzenlemelerin neredeyse inanılmaz karmaşıklığıyla, bu kadar akıl almaz çeşitlilikteki öğelerin bir arada çalışmasını sağlamak için işin içinde mutlaka zekâ olması gerektiğini göstermiş olmasıdır. Söz konusu olan birçok öğenin korkunç karmaşıklığı ve bunların birlikte çalışma şekillerinin korkunç inceliği. Bu iki şeyin doğru zamanda şans eseri bir araya gelmesi çok düşük bir ihtimal. Bunların hepsi, bana zekânın eseriymiş gibi görünen, ortaya çıkan sonuçların elde edilmesini sağlayan bu müthiş karmaşıklık meselesidir.”

Akademik düşünce serüvenini “aklın uzun bir hac yolculuğu” ve “İlahi varlığı keşfetme seyahati” olarak niteleyen Flew, bu istikametini ise “Delilin beni peşinden götürdüğü yere gittim” diyerek özetler. Bir zamanların ateist ideologu şimdilerde hayatın ve çoğalmanın, ilahi bir Kaynaktan başladığına inanıyor. Kâinatın sonsuz bir Zekâ tarafından yoktan var edildiğini düşünüyor. Bu sonsuz Zekâ’yı da kendiliğinden var olan, değişmez, maddi olmayan, her yerde hazır ve nazır ve her şeye kadir bir varlık olarak tasavvur ediyor.

Kâinatı Kuşatan Hafiziyet Hakikati

Sonsuz bir dikkatle hâkimiyetini muhafaza eden Allah, mülkünde cereyan eden her şeyi de büyük bir ihtimamla gözetir. En sıradan olayı ve en basit bir hizmeti bile kayıt altına alır ve aldırır. Muhafaza hakikati kâinatın her tarafını kuşatan bir ilahi kanundur. Bu ise Allah’ın hiçbir şeyi başıboş bırakmadığının ve her şeyin her hâline dikkat ettiğinin bir göstergesidir. Bu durum Allah’ın Hafiz isminin bir yansımasıdır. Hafiz, “kâinatta zerre miktar bir şey bile gözetiminden uzak olmayan, koruyan, hiçbir şeyin kaybolmaması ve ihmal edilmemesi için gerekli tedbirleri alan” manasına gelen Allah’ın bir ismidir.

Gökte yerde, karada denizde, yaş kuru, küçük büyük, adi âli her şeyi mükemmel bir şekilde muhafaza eden ve neticelerini saklayan bir hafiziyet hakikati, ihatalı ve azametli bir şekilde hükmetmektedir. Mesela, senelik haşir meydanı olan bahar mevsimi, Hafiz isminin büyük bir tecellisine mazhardır. Yer altında defnedilen tohumlar İsrafil’in (a.s.) sûr üflemesini hatırlatan gök gürültüleri ile uykularından uyandırılırlar. Birbirine benzeyen ve karma karışık bir vaziyette toprak altında bulunan çekirdeklerin, tohumların süratle, hatasız, masrafsız ve kolay bir tarzda canlanmaları fevkalade bir hafiziyeti ve muhafaza hakikatini gözler önüne sermektedir. Bediüzzaman’ın veciz ifadesiyle “Her bir tohum, ism-i Hafiz’in cilvesiyle ve ihsanıyla, ona pederinin ve aslının malından verdiği irsiyeti, iltibassız, noksansız muhafaza edip göster[mektedir].”

Hafiz isminin en parlak tecellilerinden biri de hafıza gücüdür. Başta insan olmak üzere melekler, cinler ve hayvanlar sayısınca mevcudata hafıza nimeti ihsan edilmiştir. Hafıza kütüphane mahiyetinde öyle bir nimettir ki, hayat boyu görülen, işitilen, yaşanan ve öğrenilen her şey bu mercimek küçüklüğündeki yere kaydedilir. “Hadisçe ‘zahr-ı kalp’ denilen insan hafızası, ekser envaın bir çeşit muhtasar fihristesi ve bir küçük numune haritası ve şecere-i kâinatın bir manevi çekirdeği ve ekser esma-i İlahiyenin incecik bir ayinesi[dir].”

İnsanda cisimden başka akıl, kalp, ruh, hayal ve hafıza gibi manevi vücutlar olduğu gibi, büyük insan olan kâinatta da cismani âlemden başka âlemler vardır. İnsanın hafızası misali kâinatın da Levh-i Mahfuz’u vardır. Küçük su sızıntıları büyük bir su kaynağından haber verdiği gibi; canlılardaki sayısız hafızalar da bu kuvvenin “numune-i ekber ve azam”ı olan Levh-i Mahfuzun varlığını akıl gözüne gösterir.

Levh-i Mahfuzdan hafızalara, meyvelere, çekirdeklere, tohumlara ve DNA’lara kadar uzanan hafiziyet hakikati her şeyi kuşatmıştır. Allah’ın kâinatta “zahir ve batın aynalar” mahiyetinde görünen, görünmeyen sayısız hafıza levhaları vardır. Vazifesini bitirip ömrü sona eren ve bu âlemden göçüp giden her şey, Hafiz-i Zülcelâl tarafından belirli bir düzen ve ölçüyle birçok hafızalarda ehemmiyetle yazılır, kayıt altına alınır.

Hafiziyet ve Ebediyet

Hiç bir varlık, hatta en basit hayat mertebesindeki bir canlı bile yok olmak ve çürüyüp kaybolmak için yaratılmamıştır. Ölümle cismini kaybediyor gözükse de, binlerce tohumlarda, yumurtalarda, hafızalarda daimi vücutlar kazanır.

Hava sayfasında hızla yazılıp silinen sıradan bir söz bile, Allah’ın izniyle sayısız kulaklarda, akıllarda, kâğıtlarda ebedileşir. İlkbaharda açan bir gül çiçeği, kısa bir zaman yaşar, vazifesini tamamlar ve solup gider. Fakat suretini ve manasını onu gören varlıkların hafızalarına ve neslini devam ettirecek tohumlara emanet ederek bu dünyadan göçüp gider. Bir vücut kaybeder, binlerce manevi vücutları kazanır. O gül için hafızalar ve tohumlar, suretini, ziynetini ve manasını muhafaza eden, ebedileştiren birer menzildir.

Her vakit “fenaya hazır ol!” emrini bekleyen madde âleminde hıfz ve muhafaza kanunu -tüm ihtişamıyla- hükmünü icra etmektedir. Çünkü hiçbir şey fena için yaratılmamıştır ve en nihayetinde bir tür bekaya mazhardır. Bir çiçeğin bir parçacık ruha benzeyen “kanun-u teşekkül”ü, bozucu ve çürütücü birçok sebebe rağmen, Hafiz-i Hakîm tarafından tohumlarında muhafaza edilir. Âdi bir kanun-u teşekkül bile fena için yaratılmamışsa; harici bir vücut giydirilip, başına şuur takılarak yüksek bir mahiyet kazandırılan insan ruhunun bekadan mahrum kalması, elbette düşünülemez. Bir ömür boyunca birçok beden değiştirdiği halde baki kalan bir ruhun, Hafiz isminin tecellisinden pek ziyade bir hissesi vardır.

İnsanın üstünde titrediği, en kıymetli malı, onun ruhudur. Ruhunu zayi olmaktan ve fenadan ve başıboşluktan muhafaza etmek için güçlü ve güvenilir bir ele teslim etmek insanın en önemli meselesidir. Bu açıdan, insanın ruhunu muhafaza etmekle vazifeli “emin bir el” olan Hz. Azrail’in (a.s.) varlığının ve Hafiz isminin tecellisine azami bir şekilde mazhariyetinin hayatî bir kıymeti vardır.

İnsanı insan yapan ve gerçek anlamda bekaya onu mazhar eden ruhudur. Bedenin hayatı ve bekası ruha bağlıdır. Bir bedendeki bütün organları, dokuları ve hücreleri birbirinin yardımına koşturan, ruhun kendisidir. Bedenin her bir bölümünün idaresi, manevi seslerini işitmesi ve ihtiyaçlarını görmesinde, ruh için bir iş diğerine engel olmaz ve karışıklığa yol açmaz. Böyle âli bir fıtratta yaratılan ruhun sayısız düşüncelerine, duygularına ve hâllerine, fani bir bedenin hücreleri kadar ehemmiyet verilmemesi düşünülemez. Belki, ruhun en gizli sırları, düşünceleri, arzuları ve duaları birbirinden latif arşivlerde kayda alınmaktadır. Ruhun bir sonraki hayatının esasları da, o arşivlerde yazılanlara göre şekillenecektir.

Kıymetli geçici bir sözünü ve hâlini daimileştirme arzusuna sahip bir insan yazı, şiir, fotoğraf, kaset/CD/DVD gibi kayıt vasıtalarını kullanır. Oysa insana daimi mükâfat kazandıracak, Cennetin ebedi meyveleri olacak ve ahiret sinemalarında sermedi manzaraları teşkil edecek olan amellerinin kaydedilmesi her şeyden çok daha önemlidir.

Geçici, âdi, bekasız, ehemmiyetsiz şeyleri muhafaza eden Hafiz-i Zülcelâl, gayb âlemleri, ahiret âlemleri, ruhlar âlemi ve Rububiyet-i amme için çok önemli neticeler üreten insanın amellerini büyük dikkatle kayıt altına alacaktır ve almaktadır. Haşrin büyük mahkemesinde hesap verecek olan insanın adil bir şekilde yargılaması için her bir amelinin hassas bir şekilde kaydedilmesi zaruridir. İnsanın her ameli mu’cizevî bir sanatla hafızasına da kusursuz bir şekilde yazılır. Bu işi yapan, haşirde “büyük defter-i a’mal”i neşrederek insanları hesaba çekecek Zattır. İnsana hayatının hesabı sorulduğunda itiraz ve inkâr edememesi için, kendi aklının cebinde küçük bir senettir, hafıza gücü.

Sonuç

Her bir fen ve teknoloji gibi, genetik de Allah’ın bir ismine dayanarak hakikatini bulabilir ve kemal noktasına ulaşabilir. Canlı bedenlerinin yapıtaşları olan hücrelerin DNA’larında yazılan yaratılış kanunlarını ve şifrelerini çözmeyi gaye edinen genetik bilimi, ancak Hafiz ismine dayanmakla mükemmelleşir, hedefine ulaşır ve felsefi dalaletlere kapı açmaktan azade olur.

Hafiziyet hakikati, hücrelerin DNA’ların kâinatın Levh-i Mahfuz’a kadar çok geniş bir dairede hükmünü icra etmektedir. Genetiğin ilgilendiği alan ise, Allah’ın kâinattaki harika kayıt ve arşivleme faaliyetinin çok küçük bir kısmına tekabül etmektedir.

Çürümeye, dağılmaya ve bozulmaya mahkûm sayısız bedenlerin, trilyonlarca hücreleri ve hücrelerinin içindeki milyarlarca genlerinin diliyle -geçici bir beka için- yapmış oldukları dualarına, Allah Hafiz ismiyle harikulade bir tarzda fiilen daimi cevap vermektedir. İşte genetik çalışmaları, tüm varlıklar gibi insanın bedenî ve ruhî her bir hâlini de sayısız arşivlerde hıfzeden Allah’ın Hafiz isminin cüz’i bir kısım tecellilerini keşfetme ve anlama yolunda atılan adımlar olarak görülmelidir.

İnsan Genom Projesi gibi genetik çalışmalar sonucu binlerce genin hayati fonksiyonları anlaşılmış ve milyarca harften meydana gelen DNA’nın şifresi çözülmüştür. Fakat buna rağmen aslında gelinen merhale, hafiziyet hakikatinin canlılar üzerindeki tecellisinin zayıf bir gölgesinin fark edilmesinden başka bir şey değildir. Çünkü insanın fıtraten muhtaç olduğu en önemli kayıt hakikati, onun için ahirette ebedi neticeler verecek olan her bir hâlinin, sözlerinin ve fiillerinin başta kendi hafızası olmak üzere, amel defterinden âlem-i misale, Levh-i Mahfuz’a kadar birçok ilahi arşivlerde muhafaza edilmesi hadisesidir.

Kaynakça:

Flew, Antony (2008). Çev: Hasan Kaya, Zeynep Ertan. Yanılmışım Tanrı Varmış (s. 79, 89, 98, 145). İstanbul: Profil Yayıncılık.

Nursi, Bediüzzaman Said (2001). Lem’alar  (s.190, 493). İstanbul: Yeni Asya Neşriyat.

Nursi, Bediüzzaman Said (1999). Mesnevi-i Nuriye  (s. 39). İstanbul: Yeni Asya Neşriyat.

Nursi, Bediüzzaman Said (1999). Sözler  (s. 26, 76, 149, 296, 477, 523, 621). İstanbul: Yeni Asya Neşriyat.

Nursi, Bediüzzaman Said (1994). Şualar  (s.231). Germany: Yeni Asya Neşriyat.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir