Medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat muhabbet iledir.

Şikemperver, obur mudur?

Şikemperver, obur mudur?

Klasik bir eserin sadeleştirilmesinden söz edilince aklıma hemen Nasreddin Hoca’nın bir fıkrası gelir. Hayatında ilk defa leylek gören hoca, onun uzun gagasını ve ayaklarını güzel bulmaz. Tutup kesmeye başlar. Hoca iyi niyetlidir ve hayvana iyilik yaptığına inanır. Leyleği kuşa çevirdiğini düşündüğü için de yaptığı işten memnundur.

İşte adı ne olursa olsun edebi bir eserlerin diliyle, kelimeleriyle ve üslubuyla oynamanın hocanın yaptığından farkı yoktur. Bu yüzden sadeleştirme hadisesinin tahayyülü bile beni daima rahatsız eder.

Günümüzün popüler kavramlarından biridir sadeleştirme. Edebiyatımızın klasik eserlerini herkesin anlayacağı bir lisanla basma mazeretiyle birçok yayınevi tarafından sadeleştirme gerekli görülmektedir. İyi niyetin ispatı sadedinde, eserlerin anlatım zenginliğine dokunulmadığı ve sadece bir kısım kelimelerin yerine herkes tarafından anlaşılabilen kelimelerin tercih edildiği öne sürülür.

Oysa sadeleştirme olayında edebi kaygılardan çok ticari kaygıların gözetildiği bariz bir şekilde görülmektedir. Çünkü mesele eserlerin herkes ve özellikle yeni nesiller tarafından anlaşılması ise -eserin aslını korumak adına- kitabın arkasına ya da sayfanın altına lügatçe konulması yeterli olacaktır. Bütün klasik eserler yazıldıkları çağın manevi atmosferinden nefes alırlar, hayat bulurlar. Bu sebeple sadeleştirme adına -haksız bir şekilde- çağının atmosferinden koparılan bir eserin suikast kurbanı olduğunu söyleyebiliriz. Yani klasik bir esere –hangi niyet taşınırsa taşınsın- yapılacak her türlü müdahale aslında eserin ruhuyla, maneviyatıyla ve hayatıyla oynamaktan başka bir şey değildir. Hatta bir kısım eserlerin lisanına müdahale etmek medeniyetle oynamak derecesinde hassas bir konudur. Bu müdahalede sadeleştirmeyi yapan kişinin mahareti ve ehliyeti de çok önemli değildir. Niyet ne kadar halis olursa olsun, sonuçta nesiller arasında kapatılması çok müşkül, derin uçurumlara yol açılmaktadır. İyilik zannıyla kötülüğün en âlâsına sebep olunmaktır.

Sadeleştirilen eserler kervanına Nur Risaleleri de dâhil ediliyor. Gün geçtikçe yeni sadeleştirme denemeleriyle karşılaşıyoruz. Öyle ki, sadık ve sadakatli olduklarını hayatlarıyla ve telifatlarıyla ispat eden bir kısım Nur talebelerinin bile zamanla bu işe tevessülleri şaşkınlık uyandırıyor. Bir Timaş kuruluşu olan Sufi Kitap yayınları arasında çıkan “Namaz Risaleleri” isimli yeni bir kitap bu manada bendeki dikkati ve hayreti epey tahrik etti. Öncelikle, kitabın “Tasavvuf Risaleleri Dizisi”nin üçüncüsü olarak çıkmasına anlam vermekte epey zorlandım. Çünkü ahirzamanın tarikat ve tasavvuf asrı olmadığını tekrarla ve aşikâr bir dille ifade eden bir zat-ı muhteremin –farklı zamanlarda telif ettiği namaz bahislerinin tanzimi mahiyetindeki- eserinin, başka bir kitap dizisine dâhil olması gerekirdi. Diğer taraftan kitabın müellifi olarak Bediüzzaman Said Nursi’nin ismi tercih edilmişti. Oysaki Bediüzzaman, kendisi hayattayken sadeleştirilen bir kısım risalelere adının konulmasına izin vermemişti. Çünkü en olumsuz şartlarda ve zamanlarda yazılan Risalelere bile daha sonradan kendisi müdahale etmemişti. Risale-i Nurların asliyetini koruma konusunda bu derece hassas davranan bir Bediüzzaman, nasıl başka birinin gelişigüzel tasarrufta bulunduğu bir eserin altına kendi isminin yazılmasına razı olabilirdi? Bediüzzaman’ın çok önemsediği bu gibi meseleler üzerinde, onun eserlerinden istifade eden herkesin benzer hassasiyetler taşıması vefanın ve hakperestliğin bir gereği olsa gerektir.

240 sayfalık kitap çalışması –genel mânâda- iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, yazarın kendi makaleleri ile Risale-i Nur’un farklı yerlerine ait sadeleştirilmiş namaz bahislerinden oluşuyor. İkinci bölüm ise Bediüzzaman’ın namaz hatıralarını ele alıyor. Kitabı hazırlayanın ifadesiyle eser, namaza ilişkin ayet ve hadislerden, çeşitli yazılardan ve Bediüzzaman’ın namazla ilgili risalelerinden oluşmaktadır.

Kitap çalışmasında eleştiriye açık bir başka konu, Bediüzzaman’ın ismiyle sunulan bir çalışmanın içerisinde başka kaynakların karıştırılması meselesidir. Ayrıca Bediüzzaman’a ait eserlerin kaynakları belirtilmemiştir. Bu ise Bediüzzaman’a ait risaleler ile başta hazırlayan olmak üzere diğer müelliflere ait yazılar arasında -Nur Risalelerine aşina olmayanlar için- ciddi mânâda bir karışıklığı netice vermektedir. Diğer bir eleştiri konusu da sadeleştirme meselesinde –belki de farkında olmayarak- hakperest bir yaklaşımın ihmalidir. Yani, Bediüzzaman’ın telifatı gelişigüzel sadeleştirilirken, başka bir müellife ait makaleye –sadeleştirilmeye fazlasıyla muhtaç iken- zerrece dokunulmamış olmasıdır. Yazar, bu makalede yer alan “Kurbet, ribat, nâpak, buud, temrinat, mülahaza, ledünni, gark, Şehbal, ruh-u revan-ı Muhammedî, lisan-ı Ahmedî, halâvet, tarâvet, temenna, dâussıla, vüsat, mâverâîlik, fâş, kemmiyet, keyfiyet, mücerret, gaybûbet, fetânet, meâdî, itminan” gibi günümüzde kullanılmayan ya da çok az kullanılan birçok kelimeyi –istisnasız- muhafaza etmiştir. Kitabın ciddi bir çelişkisi olarak dikkat çeken -izahı zor- bu durumun tashihe ihtiyacı bulunmaktadır.

Asıl benim değinmek istediğim konu ise Bediüzzaman’ın namaz risaleleri sadeleştirilirken yapılan ciddi hatalardır. Mesela, 21. Söz’deki namaz bahsini sadeleştiren yazar “Madem nefsim emmaredir” ifadesini “Madem nefsim emrediyor” (s. 43) şeklinde değiştirmiştir. Oysa “emmare” ya da “nefs-i emmare” kavramının hem İslam düşünce geleneğinde, hem de Risale-i Nur Külliyatında, böyle tek kelimeyle geçiştirilemeyecek (sadeleştirilemeyecek) bir mânâ derinliği söz konusudur. Yine aynı sayfada yer alan “Ey şikemperver nefsim” ifadesinin, hazırlayan tarafından “Ey obur nefsim” olarak sadeleştirilmesi cidden esef vericidir. Kitap içerisinde buna benzer çarpıcı onlarca misal bulmak mümkün olduğu halde, ben yalnızca bu iki kelime üzerinde tahkikatımı odaklaştırmaya çalışacağım. Acaba, yazarın tercih ettiği gibi, şikemperver kelimesinin günümüz Türkçesindeki en sade hali obur mudur? Bu anlamda bir sadeleştirme, okuyucuyu gerçek mânâda doğru bir hakikate mi ulaştırır, yoksa yanlış anlamalara mı yol açar?

Herkesin bildiği gibi obur “çok yiyen, doymayan” manasına gelmektedir. Farsça “evbar” sözcüğünden gelmiştir. Evbar ise “yeme, yutma” manalarına gelmektedir. Türk Dil Kurumunun internet sitesinde obur kelimesi “gereğinden çok yemek yiyen, doymak bilmeyen (kimse)” olarak tanımlanmıştır. Şikemperver ise Farsça birleşik bir kelimedir. Şikem “karın, mide”; perver ise “besleyen, büyüten, koruyan, terbiye eden” manalarına gelir. Bu anlamda şikemperver “midesini nitelikli besleyen, zararlı gıdalardan koruyan ve sağlıklı beslenerek onu terbiye eden” şeklinde tarif edilebilir. Eskiler ağzının tadını bilen ve damak zevki gelişmiş kişilere şikemperver derlermiş. Şikemperver için yemeğin niteliği önemli iken, obur için yemeğin niceliğinin değeri vardır. Şikemperver ile obur kelimeleri arasındaki mânâ yakınlığı iktisat ile cimrilik, cömertlik ile israf, zillet ile tevazu, izzet-i nefis ile kibir arasındaki derin farklılığa benzemektedir. Benzerlik sadece suretendir, mahiyetçe ve hakikatçe ise tamamen birbirinin aksidirler.

Osmanlı’da şikemperverlik uzmanlık isteyen bir mesleki yetkinlikti. Çeşnicibaşı (Çaşnigir) denilen bu meslek erbabı padişah yemeklerinin lezzet kontrolüyle ve teftişiyle görevli kimselerdi. Bu nedenle şikemperver damak tadı cihetiyle –padişaha yakışır- çok gelişmiş bir yeteneğe sahipti. Osmanlı sarayının kadrolu müfettişi olan şikemperverin bir görevi de padişahın zehirlenmesine engel olmaktı. Osmanlı sarayında zehirlenmeye karşı alınan önlemler zarif porselen tabaklarının niteliklerine varıncaya kadar hassas bir konuydu. Hatta bu tabakların yemekte zehir olduğunda renginin değiştiği bile iddia edilmektedir. Bu sebeple şikempervere padişahın “mide muhafızı” da denilebilir.

İktisat Risalesi olan On Dokuzuncu Lem’a’da Bediüzzaman, bedeni saraya ve mideyi ise padişaha benzetir. Dil ise, padişahın zehirlenmesini engelleyen ve onun sağlıklı beslenmesini sağlayan bir müfettiştir. Padişahın hakkıyla müfettişin hakkının aynı olmadığını hatırlatan Bediüzzaman, dilin de mideye hâkim olmaması gerektiğini vurgular. Aksi halde, fazla bahşiş veren ihtilalcilerin sarayın huzurunu kaçıracağını vurgular. Maddi açıdan, beden noktasında dili midenin hizmetkârı gören Bediüzzaman, manevi açıdan, şükür mesleğinde gidenler için ise dilin midenin üzerinde makamı olduğuna şöyle dikkat çeker: “Kuvve-i zâikada taamlar adedince mizancıklarla nimet-i İlâhiyenin envâını tartmak ve tanımak, bir şükr-ü mânevî suretinde cesede, mideye haber vermektir. İşte, bu surette kuvve-i zâika yalnız maddî cesede bakmıyor. Belki kalbe, ruha, akla dahi baktığı cihetle, midenin fevkinde hükmü var, makamı var.” Bu ikinci cihette dil ve tat alma duyusu müfettiştir. Fakat padişah değişmiştir. İkinci tabloda padişah, Sultan-ı Ezeli olan Allah’tır.

Yemek kültürleriyle dünyaca ünlü Fransızlar obur ile şikemperver arasındaki farkı “gourmet” ile “gourmand” kelimelerini kullanarak ifade etmişlerdir. Gourmet diye yazılıp “gurme” diye okunan bu kelime, yeme içme konusunda duyarlı olan ve tüm incelikleri fark edebilen kişilere denmektedir. Gourmand diye yazılıp “gurman” diye okunan kişiler ise dilimizdeki oburun tam karşılığıdır. Son zamanlarda ülkemizde de yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanan bir kelimedir, gurme. Damak zevki gelişmiş olan, yiyeceklerini titizlikle seçen ve yemek yemeyi ince bir zevk haline getiren kişilere gurme deniliyor. Bu mânânın eskimez dilimiz olan Osmanlıcadaki karşılığı ise şikemperver idi.

Cenab-ı Hak rahmet hazinelerinin tamamını tartabilecek ve mizana çekebilecek birçok cihazı insanın ruhuna ve nefsine takmıştır. Mesela, dil ve tat alma duygusu yemekler ve içecekler sayısınca mizanları ihtiva etmektedir. Bu derecede câmî bir istidat şükür, hamd ve ibadet yolunda kullanılmak için verilmiştir. Çünkü Kendisini rahmet hazinelerinin tüm çeşitleriyle tanıtmak ve sevdirmek isteyen Rahman ve Rezzak olan bir yaratıcı vardır.

Şikemperver tat alma duyusu ve damak zevki gelişmiş kişinin unvanıdır. Tüm duygular gibi, damak tadı da eğitilebilir ve geliştirilebilir. Bu ise tatlar âlemine dair bilgi dağarcının geliştirilmesine bağlıdır. Yani, israfa kaçmadan yeni lezzetleri merak etme, araştırma ve bir nevi lezzet avcılığı gerekmektedir. Bu durumda şikemperver “damak hafızası” bol verilerle dolu kimsedir. Ruhu bedenine, kalbi nefsine ve aklı midesine hâkim olan birinin –israfa kaçmamak ve şükür vazifesini yerine getirmek niyetiyle- lezzetleri takip etmesi, kendisi için kemalat vesilesi olabilir. Şükür mesleğinde terakkisini netice verebilir. Bu manadaki şikemperverliğe en uzak mana ise oburluktur. Nefsin şikemperverliği mana-i harfi ile Allah adına olursa, insanı rahmet sofralarının en kıymetli müfettişi mertebesine çıkarabilir. Şikemperver nefsin her gün usanmadan keyifle ekmek yemesi, su içmesi ve nefes alması –ruhunun, kalbinin ve latife-i Rabbaniyenin gıdalarını ihmal etmediği sürece- şükür mesleğinde melekleri bile arkada bırakmasına vesile olacaktır. Çünkü melekler rızıktaki zevk vasıtasıyla Allah’ın isimlerini bilmek ve şükretmek noktasında insan gibi gelişmiş bir istidat ve kabiliyete sahip değillerdir.

Bediüzzaman’ın gençlik yıllarına ait gayretlerinden biri de –mevcut lûgatlardan farklı olarak- her mânâ için kaç kelime kullanıldığını gösteren bir lûgat hazırlama teşebbüsüydü. Bu amaçla meşhur “Kamus-u Okyanus”u sin harfine kadar ezberlemişti ki, Mısır’da buna benzer bir eserin hazırlanmakta olduğunu öğrendi ve bu çabasından vazgeçti. Türkçe tercümesi dört cilt olan Kamus’un sin harfi 2321. sayfaya denk gelmekte ve yaklaşık olarak lûgatın yarısına tekabül etmektedir. Her ne kadar Bediüzzaman böyle bir lûgatı hazırlamamış olsa da, Risale-i Nur Külliyatında bu birikimini imanî ve Kur’anî hakikatlerin eşsiz bir şekilde ifade edilmesi noktasında tüm ihtişamıyla kullanmıştır.

Nur Külliyatı’nda aynı mânâya gelen kelimelerin peş peşe kullanılması, zahiren tekrar görünse de gerçekte tekrar değil, mânâ ve hakikat âlemine yeni bir pencere açılmasından başka bir şey değildir. Müteradifleri dururken Bediüzzaman’ın tek başına ve maksatlı bir şekilde kullandığı kelimeler ise, onun bilerek göstermek istediği bir hakikatin yegâne anahtarı ya da penceresidir. Tercih edilen kelimenin yerine başka bir kelimenin yerleştirilmesi definenin kilidinin kapalı kalmasını ya da istenmeyen bir yere bakılmasını netice verir. Her teleskop gökyüzündeki bütün yıldızları aynı netlikte göster(e)mez. Milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki yıldızları ve galaksileri seyretmek için Hubble Uzay Teleskobu gibi bir cihazdan faydalanılmalıdır. Benzer şekilde Bediüzzaman’ın teleskopmisal kelimeleri bazen en uzak hakikatleri yakınlaştırırken, -ister sözle, ister yazıyla- o kelimenin yerine yerleştirilen başka bir kelime yakını uzak hale getirebilmektedir. Bu noktada Bediüzzaman’ın eserlerinden ziyadesiyle faydalanmak isteyen bir muhatabın yapması gereken belirli bir maksatla tercih edilen kelimelerin doğru mânâlarını araştırmak ve –Nur Külliyatının deryasına dalarak- Bediüzzaman’ın o kelimelere yüklemiş olduğu bedî mânalârı keşfetmeye çalışmak olmalıdır.

Tekrar soruyorum, sizce şikemperverin karşılığı obur mudur?



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Paylaşım