Kur’an’ın mu’cizevi yönlerinden biri de şebabetidir, yani asırlar geçtikçe gençliğini korumasıdır. Kur’an her asrın idrakine, anlayışına hitap eden bir ilahi kelamdır. Bunun bir neticesi olarak her asırda nice insanlar –ellerini, zihinlerini, kalplerini semaya açıp- asrın anlayışına hitap eden Kur’anî lisanı Mütekellim-i Ezeli’den talep ederler. Bu ulvî yönelişi Mehmet Akif’in dizeleri ne güzel özetler:

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı[1]

Risale-i Nur da son asrın anlayışına hitap eden en beliğ bir Kur’anî lisandır. Bediüzzaman Said Nursi’nin 1928 yılında Barla’da Risale-i Nur Külliyatının telifine başlaması ise 30 yıl süren bir ulvi arayış ve cehdin bir neticesidir.

1898 yılında Van valisi Tahir Paşa Said Nursi’ye bir nutuktan bahseder. Bu nutukta İngiliz Avam kamarasında Sömürgeler Bakanının -elinde Kur’an’ı göstererek- şu sözleri sarfettiği belirtilmektedir:

Bu Kur’an İslamların elinde bulundukça, biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’an’ı onların elinden kaldırmalıyız yahut Müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız.

Bu haber Said Nursi’nin hayatında çok büyük tesir uyandırır. Neticesi Risale-i Nur olacak 30 yıllık bir sürecin fitilini ateşler. Said Nursi “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevi bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim.” kararlığıyla manevi cihad meydanına atılır. Kur’an tezgâhının son asra hediyesi olacak zülfikar-misal elmas kılınca liyakat kazandıran fiili dualar süreci başlar.

Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez bir manevi güneş olduğunu ispat etme azmi 1899 yılında telif edilen Kızıl İ’caz ile başlamış, “tefsir mukaddemesi” olarak vasıflandırılan Muhakemat’ın 1911 yılında telifiyle (hakikat, belagat, akîde) “usûller”ine kavuşmuş ve 1914-1916 yılları arasında cihad meydanlarında telif edilen İşaratü’l İ’caz tefsiri gibi bir şaheseri netice vermiştir. Arapça olarak telif edilen İşaratü’l İ’caz Kur’an’ın 40 i’caz vechinin cilt cilt ispat edileceği 60 ciltlik bir Külliyatın ilki ile hitam bulmuş, devamı gelmemiştir. Bu birinci ciltte Kur’an’ın 40 i’caz vechinden birincisi olan “nazımdaki cezalet” hakikati Fatiha ve Bakara Suresinin ilk 33 ayeti ile tefsir edilmiştir. İşaratü’l İ’caz ayet sırasına riayet etmesiyle klasik tefsirlere benzer. Birinci ciltte takip edilen (diğer ciltlerde de sürdürülmesi düşünülen) usûl açısından ise yepyeni bir tarza sahip olduğu da âşikardır. İşaratü’l İ’caz Bediüzzaman Said Nursi’nin asrın anlayışına hitap edecek bir Kur’anî lisan arayışının önemli bir basamağıdır.

İşaratü’l İ’caz’ın telif edildiği dönem olan 1916 yılından 1923 yılına kadar geçen süreç Bediüzzaman’ın Eski Said’den Yeni Said’e geçiş dönemidir. Bu dönemde Kur’an’a muhatabiyetinde süreklilik arz eden bir yenilenmeyi, o dönemde telif ettiği eserlerini incelediğimizde görebiliriz. 1920 yılında telif ettiği Sünuhat isimli eserinde asrın anlayışına yakın bir tarzın nüvelerine tanık oluruz. Eserinin başında Bediüzzaman “Bazı âyâtı düşünürken bazı nükteler kalbime hutur ederek nota suretinde kaydettim.” notunu düşmüştür. Sünuhat’taki bu yeni tarzın paradigması ise özetle şu ifadelerdir:

Cumhuru bürhandan ziyade, mehazdeki kudsiyet imtisale sevk eder. Müçtehidînin kitapları vesile gibi, cam gibi Kur’an’ı göstermeli. Yoksa vekil, gölge olmamalı.[2]

Bediüzzaman’daki bu inkılâp hemen maneviyat âleminde meyvesini de verir. Çok kısa bir süre sonra bir gece Bediüzzaman rüyasında Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselamı görür. Bir medresede Fahr-i Âlem Aleyhissalatü Vesselamdan Kur’an dersi almak için beklemektedir. Kur’an getirildiğinde Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam Kur’an’a hürmeten ayağa kalkar. Anlaşılır ki bu sadık rüyanın irşadında büyük bir müjde vardır: “Kur’an-ı Azimü’ş-şan layık olduğu mevki-i muallâyı bütün cihanda ihraz edecektir.[3]

Aynı yıl Bediüzzaman, yeğeni Abdurrahman’a bir vazife verir. Eski Said dönemi eserlerini (Kızıl İ’caz, Divan-ı Harb-i Örfi, Münazarat, Muhakemat, Hutbe-i Şamiye, İşaratü’l İ’caz, Sünuhat) inceleyerek vecizeler çıkarmasını ister. Bu vecizeler 1920 yılında “Hakikat Çekirdekleri” ismiyle yayınlanır. Bir yıl sonra (1921) ilk eserin devamı mahiyetinde Hakikat Çekirdeklerinin ikincisi de yayına hazırlanır.

Bediüzzaman hem yeğeni hem bazı talebelerine imani ve Kur’anî bir vermek ders gayesiyle Hakikat Çekirdeklerini izah etmek arzu eder. 1921 yılının Ramazan ayında, yirmi günde, her gün 2-2,5 saat çalışarak manzum eserini tamamlar. Böylece Hakikat Çekirdekleri çiçeklerini açarlar. Bediüzzaman Lemeât ismini verdiği bu yeni eserine “Çekirdekler Çiçekleri” ünvanını takar. Eski Said dönemi eserlerinden devşirilen Hakikat Çekirdekleri, aradan bir yıl bile geçmeden Lemeât çiçeklerini açmıştır.

Bediüzzaman Said Nursi 1921-1923 yılları arasında Katre, Hubab, Habbe, Zühre, Zerre, Şemme, Şule, Nokta risalelerini telif eder. Bu risalelerin mecmua haline getirilmesiyle Arabî Mesnevi-i Nuriye meydana çıkar. Mesnevi-i Nuriye, Hakikat Çekirdekleri ve Cekirdeklerin Çiçekleri olan Lemeât’ın filiz vermiş hâlidir. Bu manadaki bir Mesnevi-i Nuriye ise Risale-i Nur Külliyatının fidanlığı mahiyetini kazanmıştır.

1898 yılından 1928 yılına kadar uzanan ve Kızıl İ’caz, İşaratü’l İ’caz, Sünuhat, Hakikat Çekirdekleri, Lemeât, Mesnevi-i Nuriye aşamalarını takip eden bir sürecin, bir arayışın neticesidir Risale-i Nur Külliyatı… Bu süreçte Bediüzzaman’ın geçirdiği en dikkat çekici köklü değişim ise Sünuhat ile gerçekleşmiştir. Hatta Sünuhat Bediüzzaman’ın bir eserinin ismi olmanın ötesine geçmiş ve onun Kur’an’dan feyiz makamını ifade eden bir kavrama dönüşmüştür. Eski Said’den farklı olarak “Yeni Said’in sünuhatı…”[4] vardır.

Sözlüklerde sünuh “çok düşünmeden akla ve kalbe gelen mana”, “bilgi yönünden sağlam ve emin olma, iyice bilme” olarak tanımlanır.

Muhakkikin-i ulema kalbe gelen düşünceleri, geldiği yöne (canib) göre 6’ya ayırırlar: 1- “Nefis”ten gelene “heva”, 2- “Şeytan”dan gelene “vesvese”, 3- “Melek”ten gelene “ilham”, 4- “Akıl”dan gelene “ma’kulat”, 5- “Hisler”den gelene “suret” ve 6- “Hakk”tan gelene ise “sünuh” tabir ederler.

Bediüzzaman Risale-i Nurların telifinde ilhamın değil, sünuhatın hâkim olduğunu Birinci Şua isimli risalesinde şöyle belirtmiştir:

Bu üç farkın sırrı ise Risaletü’n-Nur’un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kur’an’ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünuhat ve istihracat-ı Kur’âniyedir.[5]

Sünuhat, Kur’an dersinde bir ümmiyet makamıdır. Tüm beşeri yaklaşımlardan, fenden, felsefeden, belki kelamdan, tasavvuftan, hatta ihlâsı zedeleyen her türlü ikincil niyetlerden arınma hâlidir. Ayna gibi, cam gibi, belki mercek gibi Kur’an güneşinin feyizlerine muhatabiyet makamıdır. Kastamonu Lahikası’nda yer alan bir mektupta Bediüzzaman, sünuhatının ne olduğuna dair –değilleme yöntemiyle- şu ipuçlarını vermiştir:

“Risale-i Nur’un mesâili ilimle, fikirle, niyetle ve kastî bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlakayla sünuhat, zuhurat, ihtarat ile oluyor.”[6]

Tevhid hakikatinden uzaklaşmış ve seküler ahlak ile terbiye olmuş asrın insanları Risale-i Nur’daki iman ve Kur’an hakikatlerinden nasipsiz olduklarından olsa gerektir ki “ihtar edildi” gibi tabirlere takılıp kalmışlardır. “Lübbü bulmayan kışır ile meşgul olur[7] hakikatine masadak olmuşlardır.

Risale-i Nur’un telif edildiği dönemden günümüze değin güncelliğini kaybetmeyen bu itiraza, bizzat Bediüzzaman Said Nursi’nin vermiş olduğu özlü cevapla meseleye nihayet verelim:

Hemen herkesin dediği gibi ‘Hatırıma geldi’ yahut ’Fikrime geldi’ yahut ’Fikrime ihtar edildi’ gibi tabirleri herkes istimal ediyor. Benim de bunu söylemekten maksadım bu ki: ‘Benim hünerim, benim zekâm değil. Sünuhat kabilinden’ demektir. Bu da herkesin dediği gibi bir sözdür. Eğer vukufsuz ehl-i vukufun verdiği mana ilham da olsa, hayvanattan tut, ta melâikelere, ta insanlara, ta herkese bir nevi ilhama ve sünuhata mazhar oldukları, ehl-i fen ve ehl-i ilim ittifak etmişler. Buna suç diyen, ilim ve fenni inkâr etmek lazım gelir.[8]

 

Kaynakça:

[1] Mehmet Âkif Ersoy (Haz: M. Ertuğrul Düzdağ), Safahat, Kültür Bakanlığı, Ankara 1990, s. 349.

[2] Bediüzzaman Said Nursi, Sünuhat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1995, s. 44.

[3] Bediüzzaman Said Nursi, Sünuhat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1995, s. 48.

[4] Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1998, s. 343.

[5] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1998, s. 615.

[6] Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1998, s. 163

[7] Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1998, s. 43

[8] Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1998, s. 361

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir