Medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat muhabbet iledir.

Astronomi penceresinden kayyumiyet ve ezeliyet

Astronomi penceresinden kayyumiyet ve ezeliyet

Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şîrînine,

Nâme-i nurunu hikmet, bak ne takrir eylemiş,

Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:

Bir Kadîr-i Zülcelalin haşmet-i sultanına,

Birer bürhan-ı nurefşanız biz vücud-u Sania,

Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.

(Bediüzzaman, Dördüncü Mektup)

Gökyüzü ve yıldızlar, ilk çağlardan beri insanın merakını celbetmiştir. Özellikle, kuyruklu yıldızlar, yıldız yağmurları, ay ve güneş tutulmaları, ayın evreleri gibi hadiseler bu ilgiyi daha da arttırmıştır. Gökyüzündeki bu olayların dikkatle izlenmesi, kaydedilmesi ve yorumlanması astronomi biliminin gelişmesini sağlamıştır. Astronomi terimi ise, eski Yunanca’da “astron” ile “nomos” kelimelerinden türetilmiştir ve “yıldızların kanunu” manasına gelmektedir.

İnsan gökyüzüne baktığında milyonlarca yıldız gördüğünü zanneder. Fakat çıplak gözle görülebilen yıldız sayısı çok sınırlıdır. Galileo’nun 1609’da gökyüzüne teleskopla bakmasına kadar insanoğlu hep bu sınırlı nazarla incelemeler yapmıştır. Berrak bir gecede, çıplak gözle, kuzey ve güney gökkürelerinde görülebilen toplam yıldız sayısı kimilerine göre 9.600, kimilerine göre ise 3.000 civarındadır. Herkesin üzerinde hemfikir olduğu ise bu miktarın 10.000’i kesinlikle geçemeyeceğidir. Görülen yıldızların nerdeyse tamamı ise Samanyolu Gökadası’na ait yıldızlardır. (Standart bir dürbünle [7×50] 150.000 yıldız görülebilir.) Kâinattaki 200 milyardan fazla gökadadan sadece üçü (Andromeda, Büyük ve Küçük Macellan Bulutları) çıplak gözle görülebilir.

Galileo’nun teleskopla gökyüzünü incelemesinin ardından insanoğlu kâinata çok farklı bir nazarla bakmaya başlamıştır. Çıplak gözle beyaz, nokta şeklinde görülen yıldızlar teleskopla bakıldığında envaiçeşit renkleri, şekilleri ve özellikleriyle fark edilir olmuştur. Günümüzün dünyasında artık uzaya yerleştirilmiş dev teleskoplar vardır. Mesela, bunlardan biri olan Hubble 1990 yılından beri kâinatın derinliklerine ait on binlerce yıldızın ve gökadanın fotoğraflarını çekmiştir. Hatta bu fotoğraflardan bazıları, kâinatın yaratılışının ilk dönemleri olarak kabul edilen, 13 milyar yıl öncesine kadar uzanmaktadır.

Zamanı hesaplamaya, takvim oluşturmaya, yön bulmaya ve dini günleri belirlemeye asırlarca hizmet eden astronomi, gerçekte marifetullahın da ehemmiyetli bir vesilesidir. Cenab-ı Hak, kendi varlığının delili olarak Ezelî Kelamında birçok defa insanın yüzünü gökyüzüne çevirmiştir. (Enbiya, 21:16, 32; Kaf, 50:6; Âl-i İmran, 3:190; Fatır, 35:41; Casiye, 45:3; Yunus, 10:101) Bazı ayetlerde gökyüzüne (Şems, 91:15; Târık, 86:1), burçlara (Büruc, 85:1; Hicr, 15:16) ve yörüngelere (Zariyat, 51:7) yemin edilmiştir. Gezegenleriyle, yıldızlarıyla gökyüzünün varlığı, Cenab-ı Hakkın varlığının şahidi gösterilmiştir. Mülk Suresi’nde tekrar tekrar gökyüzünün gözlenmesi ve incelenmesi emredilmiştir. (Mülk, 67:4) Naziat Suresi’nde “Sizi yaratmak mı daha zordur; yoksa göğü yaratmak mı?” (Naziat, 79:27) denilerek hem insanın hem de gökyüzünün yaradılışına dikkatler çekilmiştir.

Kur’an’daki bir kısım ayetlerde ise (Mü’min, 40:64; Rum, 30:22; Teğâbün, 64:3) gökyüzünün yaradılışından bahsedildikten sonra insanın eşsiz bir şekilde hilkatine dikkatler çekilmiştir. Bu nüansı fark edenlerden ve tarihe veciz bir sözle not düşenlerden biri İmam-ı Gazali’dir. Gazali’nin (1058-1111) “Astronomi ve anatomi ilimlerini bilmeyen, Allah’ı tanımakta acze düşer” sözü bu Kur’anî hakikate ulaştıran bir yol haritası mahiyetindedir. Çünkü astronomi “insan-ı ekber” olan kâinatı okuma çabasıdır; anatomi ise “âlem-i asgar” olan insanı… Biri Allah’ın vahidiyetinin, celalinin, azametinin ve büyüklüğünün aynasıdır. Diğeri ise ehadiyetinin, cemalinin, lütfunun ve şefkatinin… Bediüzzaman da çağımızda bu Kur’an dersine çok manidar cümlelerle dikkat çekenlerden biridir. Mektubat’ında bu hakikati şöyle dile getirmiştir: “Sani-i Âlem olan şu kâinatın ustası, iş başında olarak şems ve kameri hangi çekiçle yerlerine çakıyorsa, aynı çekiçle, aynı anda zerreleri yerlerine, meselâ zihayatların gözbebeklerinde yerleştiriyor. Semâvâtı hangi ölçüyle, hangi manevi aletle tertip edip açıyorsa, aynı anda, aynı tertiple gözün perdelerini açar, yapar, tanzim eder, yerleştirir. Hem Sâni-i Zülcelâl, manevi kudretin hangi manevi çekiciyle yıldızları göklere çakıyorsa, aynı o manevi çekiçle, beşerin simasındaki hadsiz alâmet-i farika noktalarını ve zahiri ve batıni duygularını yerlerine nakşediyor”

 

Kâinatın Muhteşem Büyüklüğü

Kâinat nedir?

Sadece cismani âlemlerden mi meydana gelmiştir?

Ne kadar büyüktür? Sınırları nereye kadar uzanır?

Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla kâinat birbirine sarılı çok yapraklı bir gül goncası gibi, binler perde perde içinde sarılı, birbiri altında saklı âlemler bütünüdür. Kâinat hem maddi hem manevi binlerce âlemlerden meydana gelir. Yüz milyonlarca gökadaların ötesinde yedi kat semavat, âlem-i melekût, âlem-i berzah, âlem-i misal, âlem-i ervah, âlem-i ahiret gibi sayısız âlemlerle doludur. Risale-i Nur Külliyatı’nda kâinatın -en geniş manada- çerçevesi “dünyanın ibtidasından tut, ta ahiretin en nihayetine kadar uzanmış ve ferşten Arşa ve zerreden Şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkat” şeklinde tanımlanmıştır.

Maddi ve cismani âlemleri, gaybi ve manevi âlemler üzerinde “tenteneli bir perde”ye benzeten Bediüzzaman, aklı acz ve hayret içinde bırakan kâinatın tertip ve düzeni hakkında ise şunları söylemiştir: “En küçük tabakat-ı mahlûkat olan zerrattan, ta semavata ve semavatın birinci tabakasından, ta Arş-ı Azama kadar birbiri üstünde teşkilat var.” Algıladığımız, yaşadığımız maddi âlem, her ne kadar manevi âlemlerle kıyaslandığında zayıf bir vücud mertebesi olsa da, devasa büyüklüğü, çeşitliliği ve anbean değişimiyle hayranlık uyandırır. Kâinatın maddi boyutunun muhteşemliğini fark edebilmek için ise astronomi biliminin penceresinden bakmak gerekmektedir.

Gökyüzünün ihtişamını daha iyi anlayabilmek için, öncelikle orası için kullanılan ölçü birimleriyle dünyada kullanılanları kıyaslamak lazımdır. Mesela astronomide yıldızlar ve gökadalar arasındaki mesafeleri ölçmek için “ışık yılı” gibi devasa bir birim kullanılır. Işık yılı, saniyede 300.000 km yol alan ışığın bir yılda gittiği mesafedir. Bu mesafe ise yaklaşık 9,46 trilyon km’dir. Hatta gökadalar arası uzaklıklar için ışık yılı bile yetersiz kalır. Bu sebeple astronomlar 3,26 ışık yılına denk olan parsek ve 1 milyon parsek’e eşit olan megaparsek gibi astronomik birimleri kullanırlar.

Dünyaya en yakın yıldız Güneş’tir. Güneşin dünyaya uzaklığı 149.598.000 km’dir. Bu sebeple güneşin ışığı dünyaya 8,5 dakika sonra ulaşır. Yani biz her zaman güneşin 8,5 dakika önceki halini görebiliriz. Güneş’ten sonra dünyaya en yakın yıldız ise Proxima Centauri’dir. Bu yıldızın güneş sistemine uzaklığı 4,22 ışık yılıdır. Başka bir ifadeyle Proxima Centauri bizden yaklaşık 40 trilyon km uzaklıktadır ve biz bu yıldızın 4,22 yıl önceki halini görmekteyiz. Bir yılda dünyanın etrafını dolaştığını (40.000 km yol aldığını) düşündüğümüz bir kişi aynı hızla Proxima Centauri’ye ancak 1 milyar yılda gidebilir. Aynı kişi saatte 30.000 km yol alabilen bir uzay mekiğiyle yola çıkmış olsa, Proxima Centauri’ye ulaşması için yaklaşık 150.000 yıl seyahat etmesi gerekir.

Samanyolu Gökadası’nda -Güneşimiz ve Proxima Centauri gibi- 200 milyar yıldız vardır. Bu devasa gökadanın çapı ise 100 milyar ışık yılıdır. Işığın saniyede 300.000 km hızla hareket ettiği düşünüldüğünde, bu mesafenin büyüklüğünü kavramak epey zordur. Bu büyük sistemde Güneşimiz, sistemindeki tüm gezegenler ve uydularıyla beraber saatte 792.000 km hızla (F-16’dan 320 kat daha hızlı bir şekilde) Samanyolu’nun etrafında dönmektedir. Güneş sisteminin gökada merkezine uzaklığı ise yaklaşık 26.000 ışık yılıdır. Bu sebeple güneş sistemi Samanyolu’nun etrafında bir turunu 225-250 milyon senede tamamlayabilmektedir.

Astronomların tahminlerine göre kâinatta Samanyolu gibi 200 milyar gökada bulunmaktadır. Bu gökadaların bir kısmı “cüce gökada”, bir kısmı ise “dev gökada” olarak isimlendirilirler. Dev gökadalar 1 trilyon yıldızı ihtiva eden gökadalardır. Cüce gökadaların yıldız sayısı ise 10 milyon civarındadır. Gökadaların yarıçapları 1.000-100.000 parsek aralığında değişir. Gökadaların birbirlerine uzaklıkları ise megaparseklerle ifade edilir.

Gökadalar birbirinden bağımsız değildirler. Cenab-ı Hak gökadaları da kendi aralarında grup grup, küme küme toplamıştır. Eğer bir araya gelen gökada topluluğun sayısı 100’ün altındaysa buna “gökada grubu” denir. 100’den daha fazla gökada topluluğu ise “gökada kümeleri” olarak isimlendirilir. Gökada kümeleri ve gökada gruplarının bir araya gelmesinden “Süperkümeler” meydana gelir. Süperkümelerde 10.000’lerce gökada vardır. Samanyolu, -içinde Andromeda Gökadası gibi 30 kadar gökadanın oluşturduğu- “Yerel Grup” adı verilen bir gökada grubunun üyesidir. Yerel Grup ise “Başak Süperkümesi” denilen 110 milyon ışık yılı genişliğindeki devasa bir sistemin parçasıdır.

200 milyardan fazla gökadadan meydana geldiği kabul edilen maddi âlem, kâinatın toplam enerji muhtevasının küçük bir bölümünü meydana getirir. Kâinattaki toplam enerjinin % 4’ünü bildiğimiz maddi âlem oluşturur. Karanlık madde olarak tanımlanan ve niteliği bilinmeyen, fakat varlığını kütle çekimiyle belli olan bir madde ise, toplam enerjinin % 22’sini oluşturur. Kâinattaki enerjinin geri kalan % 74’ü ise “karanlık enerji” diye adlandırılan ve kütle çekiminin tersine itici bir tesir meydana getiren gizemli bir enerjiden meydana gelir. Kâinatı hızla genişleten Cenab-ı Hak, -her tarafa dengeli bir şekilde yaydığı- bu enerjiyi kudretine perde yapmıştır.

 

Kayyumiyet ve Tükenmeyen Faaliyet

Biz farkında değilken, basit işlerden başımızı kaldıramazken, hatta dinlenirken; hiç uyumayan, yorulmayan, bir anda sayısız işleri yapan, her şeyi kontrol eden ve anbean, zerreden süperkümeye, kâinatı yeniden yeniye yaratan, değiştiren Bir’i vardır. Bu işleri yapan sonsuz kudreti ve kayyumiyeti gerçek manada tanıyabilmek ve O’nun işlerine daha yakından bakmak için iki dürbüne ihtiyacımız vardır. Biri, en küçük zerreleri gösterebilen mikroskobik bir dürbün. Diğeri ise en büyük ve en uzak cisimleri yakınlaştıran teleskopik bir dürbün. Bu iki dürbünden bakmadan ve her iki bakışı birleştirmeden Allah’ın sonsuz kudretini ve kayyumiyetini hakkıyla anlamamız mümkün olmayacaktır. Kuantum fiziği ile astronomi, bize bu iki dürbünü veren iki bilim dalıdır.

Kayyumiyet, varlıkların ayakta tutulması, durumlarının muhafaza edilmesi manasına gelen bir hakikattir. Her şeyin kıyamı, devamı ve bekası kayyumiyet hakikatinden kaynaklanır. Cenab-ı Hakkın azamî isimlerinden biri Kayyum’dur. Esir zerrelerinden gökadalara, süperkümelere kadar her şeyin mahiyetini ve bütünlüğünü koruması Allah’ın Kayyum isminden kaynaklanır. Kayyum olan Allah ise varlığı ve bekası için hiçbir şeye muhtaç değildir.

Bediüzzaman “kayyumiyet iktidarı”nı şöyle tarif etmiştir: “Havada, tayyareler yerinde binler muhteşem kasırları kemâl-i intizamla durdurup seyahat ettiren bir zâtın kayyûmiyet iktidarı, o havadaki sarayların sebat ve nizam ve devamlarıyla ölçülür.”

Bu ifadelerden hareketle şu çıkarımlarda bulunabiliriz. Kayyumiyet gücü, kontrol edilen şeyin büyüklüğüne/küçüklüğüne, sayısına, hareketine/sabit oluşuna, sistemine ve devamına göre güçlenen bir hakikattir. Allah’ın kayyumiyetine -bu noktaları dikkate alarak- astronomi penceresinden baktığımızda ise şöyle muhteşem bir tabloyla karşılaşırız.

Allah, içlerinde yüz milyonlarca yıldızı barındıran yüz milyonlarca gökadayı kayyumiyetiyle boşlukta/esir denizinde gezdirmektedir. Astronomların tahminlerine göre gözlemlenebilir kâinatta 70 sekstilyon (7×1022) yıldız vardır. Bu yıldızlardan bazıları güneşimizden binlerce defa daha büyük yıldızlardır. Mesela bilinen en büyük yıldız olan VY Canis Majoris bir “kızıl üstündev yıldız”dır ve yarıçapı güneşin yarıçapından 2,100 kat daha fazla bir büyüklüğü sahiptir.

Yıldızlar, sistemler ve gökadalar yerlerinde sabit durmazlar. Harikulade hızlarla uzayın derinliklerinde hareket ederler. Mesela sabit zannettiğimiz Güneşimiz çok hızlı bir şekilde hareket etmektedir. Sistemindeki tüm gezegenlerle birlikte her yıl 7 milyar km (180.000 yıllık mesafe) uzağa seyahat etmektedir. Gökadamıza en yakın gökada olan Andromeda ise her yıl yaklaşık 3,3 milyar km (84.000 yıllık mesafe) bize yaklaşmaktadır.

Kayyumiyetin bir başka eşsiz tecellisi ise bu derece devasa büyüklükteki iç içe sistemlerin kusursuz bir düzen ve denge içersinde hızla hareket etmeleridir. Çok hassas ölçülerle gezegenler, güneşler, güneş sistemleri, gökadalar, gökada grupları, süperkümeler -muhteşem bir ordu misali- vazifelerine koşturulurlar. Devasa ateşparelerin direksiz bir şekilde boşlukta durdurulması muazzam bir kayyumiyeti kör gözlere dahi gösterir. Kur’an’ın “Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri, yok olup gitmesinler diye (kurduğu düzende) tutuyor. Andolsun, eğer onlar (yörüngelerinden sapıp) yok olur giderlerse, O’ndan başka hiç kimse onları tutamaz. (Fatır, 35:41)” ayeti bu hakikati beliğ bir üslupla ifade etmektedir.

Diğer bir mesele ise devamın müddetidir. Nasıl ki fezada mesafeleri ölçmek için devasa ölçülere ihtiyaç bulunuyor; benzer şekilde zamanı belirtmek için de yine çok büyük birimlere ihtiyaç söz konusudur. Astronomlar yıldızların yaşlarını ifade etmek için “eon” ölçü birimini kullanırlar. Eon, 1 milyar dünya yılına eşit olan bir zaman birimidir. Mesela dünyamızın yaşının 4,5 eon ve güneşimizin yaşının ise 4,57 eon olduğu kabul edilmektedir. Çoğu yıldızın ömrü 10 eon’dur. Samanyolu’nda bilinen en yaşlı yıldız ise 13,2 eon yaşındadır. Bu yaşlı yıldızların bekaları Allah’ın kayyumiyetinin zaman boyutundaki benzersiz tecellisini göstermektedir. “Onu ne uyuklama, ne de uyku tutmaz. (Bakara, 2:255)” ayetini bu pencereden okumak ne muhteşem…

Allah insanı kâinata bir merkez yapmıştır. Kâinatı insana hizmetkâr kılmıştır. Kâinat kadar geniş manevi bir sofrayı insanın önüne sermiştir. Bu sofradan hakkıyla istifade etmek için astronomi bilgisinin ehemmiyeti tartışılmazdır. Astronomi penceresinden Kayyum ismini keşfeden ve bu manevi sofradan akıl ve kalp midesini doyuran Bediüzzaman kayyumiyet hakikatini şöyle özetlemiştir: “Şu kâinattaki ecrâm-ı semâviyenin kıyamları, devamları, bekaları, sırr-ı kayyûmiyetle bağlıdır. Eğer o cilve-i kayyûmiyet bir dakikada yüzünü çevirse, bir kısmı küre-i arzdan bin defa büyük milyonlarla küreler, feza-yı gayr-ı mütenâhi boşluğunda dağılacak, birbirine çarpacak, ademe dökülecekler.”

Ezeliyet ve Zamanın İzafiliği

Gökyüzünde gördüğümüz her parlak şeye yıldız deriz. Fakat gelişmiş teleskoplarla daha yakından incelediğimizde bunların bir kısmının gezegen, bir kısmının ise yıldız olduğunu öğreniriz. Hatta sönük bir nokta şeklinde görülen bir yıldız, aslında büyük bir gökada bile olabilmektedir. Diğer bir göz aldanması ise, bu yıldızların ve gökadaların şimdiki hâllerinin görüldüğünün zannedilmesidir. Oysa gökyüzü manzarasının her bir alanı, birbirinden çok farklı zamanları tasvir etmektedir. Adeta bu tablo, bir babanın -çocukluk simasıyla-, aynı fotoğraf karesinde, oğluyla arkadaşane resim çektirmesi misalidir. Mesela, dünyaya en yakın yıldız olan Proxima Centauri’yi şimdi 4,22 yıl önceki hâliyle görürüz. Yani biz Proxima Centauri’nin 2005 yılındaki hâlini görmekteyiz. Şimdiki hâlini ise ancak 2013 yılında gözlemleyebiliriz. Yine gökadamıza en yakın gökada olan Andromeda’nın 2,2 milyon yıl önceki hâlini seyretmekteyiz. Şimdiki hâlini seyredebilmemiz için 2.202.009 yılında dünyada hayatta olmamız gerekir. Bu gibi misallerden hareketle şunu söyleyebiliriz. Gökyüzü panoraması şu an geçmiş zamanın farklı dönemlerine ait yıldız ve gökada görüntülerinden oluşan bir fotoğraf albümü gibidir.

Bu tablo Kader Risalesi’nde anlatılan “ayna temsili”ni hatırlatır. Ezeliyet hakikatini akla yaklaştıran bu temsili Bediüzzaman şöyle tasvir etmiştir: “Senin elinde bir ayna bulunsa, sağ tarafındaki mesafe mazi, sol tarafındaki mesafe müstakbel farz edilse, o ayna yalnız mukabilini tutar. Sonra, o iki tarafı bir tertip ile tutar; çoğunu tutamaz. O ayna ne kadar aşağı ise, o kadar az görür. Fakat o ayna ile yükseğe çıktıkça, o aynanın mukabil dairesi genişlenir; git gide, bütün iki taraf mesafeyi birden, bir anda tutar. İşte şu ayna, şu vaziyette onun irtisamında, o mesafelerde cereyan eden hâlât birbirine mukaddem muahhar, muvafık muhalif denilmez.”

Bu temsili, astronominin bir verisiyle daha müşahhas hâle getirmeye çalışalım. İçinde 1 trilyon yıldıza ev sahipliği yapan Andromeda Gökadası 120.000 ışık yılı büyüklüğe sahiptir. Gökadanın merkezinde bir yerde dursak, gökadanın o andaki en uzak görüntülerinin bize ulaşması için 60.000 yıl beklememiz gerekecektir. Bu devasa gökadanın her iki tarafını aynı anda görebilmemiz için ise, ondan yüz binlerce ışık yılı uzaklaşmamız, yükselmemiz gerekmektedir. Aslında biz dünyada bulunmakla bir nevi bu yüksekliği yaşıyoruz. Şu an Andromeda Gökadasına 2,2 milyon ışık yılı uzak mesafeden, yani çok yüksek bir noktadan bakıyoruz. (Zamanla kayıtlı varlıklar için mekânca uzaklaşma, şimdiki zamana uzak kalmayı da beraberinde getiriyor. Bu sebeple mekân olarak çok uzakta olan varlıkları, ancak geçmiş zamandaki hâliyle algılayabiliyoruz.) Böylece, bir ucundan diğer ucuna ışığın 120.000 yılda gittiği büyük bir galaksi, bir nokta kadar küçülerek gözbebeğimize sığabiliyor.

Andromeda Gökadasının düzen ve denge içerisinde bütünlüğünü koruması, bir başka açıdan Allah’ın ezeliyetinin cüz’i bir delili olabilmektedir. Çünkü ışık hızında hareket edilse bile bu gökadanın tamamında tasarruf edilmesi için 120.000 yıllık seyahatlere ihtiyaç vardır. Bu derece büyük bir gökadayı yaratan, düzenli ve kontrollü bir şekilde idare eden bir Zat’ın ışıktan –en azından- 120.000 kat daha hızlı olması gerekir. Aynı bakış açısıyla süperkümeleri tasavvur edersek, bu devasa sistemi ayakta tutan Zat’ın ışık hızından 100 milyonlarca defa daha süratli bir tasarrufa ve icraata sahip olmasına ihtiyaç vardır. İşin aslı, bu işleri yapan Zat, zamansız bir şekilde o geniş mekânlarda hâzır ve nâzır olmalıdır. Buna benzer misallerle, astronomi penceresinden kâinata bakıldığında Allah’ın ezeliyetinin ve zamanlar üstü eşsiz tasarruflarının sayısız misallerini görebilmemiz mümkündür.

Bu gibi misaller ezeliyetin –ebediyet burcunda- maddi âleme yansıyan bir kısım perdeli tecellileridir. Hakikatte ise Allah zamanın ve mekânın her türlü sınırlarından yücedir. Onun canibinde geçmiş ve gelecek tüm zamanlar şimdiki zaman gibidir. Ezeliyet öyle bir makamdır ki, O’nun nazarında esir zerresi ile süperküme, arz ile yedi kat semavat, mülk ile melekût, dünya ile ahiret arasında herhangi bir fark yoktur. Bütün mevcudat yaratılmış olma hususiyetiyle Allah’ın huzurunda eşittirler. Güneşin atoma, insanın meleğe karşı gururlanması, büyüklüklenmesi söz konusu değildir.

Sonuç

Kâinat, birbirine sarılı çok yapraklı bir gül goncası misali, iç içe âlemlerden meydana gelmiştir. Yüz milyonlarca gökadaların ötesinde nihayetsiz âlemler vardır. Bu manada kâinat, maddi manevi sayısız âlemler bütünüdür. Maddi âlem, her ne kadar, kâinatın bütünüyle kıyaslandığında zayıf bir vücuda sahip olsa bile, gerçekte insanı hayrette bırakan devasa bir büyüklüğe sahiptir. Kâinatın cismani boyutundaki bu muhteşem manzarayı seyretmek ve tefekkür etmek istiyorsak, astronomi biliminin penceresinden bakmamız gerekmektedir.

Allah, kendi varlığının delili olarak Ezelî Kelamında birçok defa insanın yüzünü gökyüzüne çevirmiştir. Bir kısım ayetlerinde sonsuz celalinin, kibriyasının ve azametinin delili olarak gökyüzüne yemin etmiştir. Çünkü gezegenleriyle, yıldızlarıyla, gökadalarıyla, süperkümeleriyle gökyüzü Allah’ı bilmenin ve tanımanın (marifetullah) vesilesi olabilen sayısız şahitlerle dolu büyük bir memlekettir. Bu manada, vahyin nuruyla -astronomi penceresinden- kudret ayetleri olan gökyüzünün okunması, tefekkür edilmesi, insanı yaradılış gayesine ve kemalatına taşıyan ehemmiyetli bir vesile olabilmektedir.

Biz basit işlerden başımızı kaldıramıyorken, gafletteyken; hiç uyumayan, yorulmayan, bir anda sayısız işleri yapan, kontrol eden ve anbean kâinatı her şeyiyle yeniden yeniye yaratan, değiştiren bir Allah’ın varlığı astronomi penceresinden çok net gözükür. Astronomi biliminin verileri –vahyin nuruyla mana kazandığında- Allah’ın kayyumiyetinin ve ezeliyetinin sayısız misalleriyle ve delilleriyle dolup taşmaktadır.

Hüsün âşık ister. Kemal ise takdir… Gökyüzünün muhteşem güzelliği ve mükemmelliğiyle kendini tanıtan Ezeli Zat ise –istihsan edici, takdir edici- ebedi bir muhatap ister. Bu muhatap ise, Allah’ı tüm isimleriyle, isimlerinin azamî mertebeleriyle, İsm-i Azam’ıyla O’nu eksiksiz tanıyan ve tanıtan yegâne varlık olan insandır. İnsanın astronomi bilgisi olmadığında, Allah’ın kudretini, kayyumiyetini ve ezeliyetini delilleriyle kavrama noktasında acze düşmeye mahkûm kalacaktır. Astronomi penceresinden bakarak gökyüzünde marifetullah yolculukları yapan biri ise gözünü, aklını, kalbini nihayetsiz iman nurlarıyla zinetlendirecektir.

Kaynakça:

Hakkı, Erzurumlu İbrahim. Marifetname, 4. Bölüm. http://www.gullergulu.com

“Karanlık Madde”, “Süperküme”, “Gökada Grubu”, “Gökada”, “Andromeda Gökadası”, “Yıldız”, “Güneş Sistemi” Maddeleri. http://tr.wikipedia.com

Nursi, Bediüzzaman Said. Lem’alar (s. 337, 344, 346). İstanbul: 1998.

Nursi, Bediüzzaman Said. Mektubat (s. 380, 399). İstanbul: 1998.

Nursi, Bediüzzaman Said. Sözler (s. 129, 430, 519, 523, 524). İstanbul: 1998.



Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.


Paylaşım
%d blogcu bunu beğendi: