Kur’an medeniyetinin temelleri

Medeniyet, şehirliliktir. Belki de tek kelimeyle insanlıktır. Bir toplumun ahlak, hukuk, ilim, sanat, sosyal hayat, ekonomi, siyaset, teknik bakımından insaniyete yaraşır bir yaşayış içinde olmasıdır. Bediüzzaman’ın tabiriyle medeniyet “şimendifer-i kemalat”tır.[1] İlmi, ahlaki, hukuki, siyasi, teknik her türlü kemalat vagonunu çeken bir tren misalidir.

İnsan, “medeni-i bittab”dır. Fıtrî olarak medenîdir. Yalnız kendisi için değil, toplum için, insanlık için yaşamaktır, medeniyet. Bu sebepten medeniyetin düşmanı “fikr-i infiradî” ve “tasavvur-u şahsî” anlayışıdır. [2]İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır” hadisi insanlığı medeniyete teşvik eden en tesirli hakikatlerden biridir.

İnsanlık medenileşme yolunda beş devir (1-vahşet ve bedevilik, 2-memlukiyet, 3-esirlik, 4-ecirlik, 5- malikiyet ve serbestiyet) geçirmiştir. [3] Her devir birer medeniyet basamağıdır ve insaniyeti farklı zincirlerinden kurtarmıştır. Medeniyetin son devresi ise “malikiyet” ve “serbestiyet” devridir. Bu 5. devir, 3. ve 4. devirlerin maddi-manevi zincirlerinin kırıldığı bir dönemdir. “Malikiyet” ile ecirlikten, “serbestiyet” ile esirlikten tamamen azad olan insaniyet gerçek medeniyete kavuşacaktır. Bu doğuşu beklenen medeniyet, Kur’an’ın temellerini attığı bir medeniyetten başkası değildir.

Risale-i Nur’da Kur’an medeniyetinin beş temelinden bahsedilmiştir. Bunlar, 1-Hak/Adalet, 2-Fazilet, 3-Muavenet, 4-Hidayet/Hürriyet ve 5-Uhuvvettir.

Şöyle ki:

Medeniyet-i Kur’an esasları müsbettir. Beş müsbet esas üzere döner çarh-ı saadet: Nokta-i istinadı, kuvvete bedel haktır… Hedefinde menfaat yerine fazilettir… Hayattaki düsturu, cidal kıtal yerine düstur-u teavündür… Suret-i hizmetinde, heva heves yerine hüda-i hidayettir… Kitlelerin içinde cihetü’l-vahdeti de tard eder unsuriyet, hem de menfî milliyet. Hem onların yerine rabıta-i dindir, nisbet-i vatanîdir, alaka-i sınıfîdir uhuvvet-i imanî[4]

1-Hak/Adalet: Kur’an medeniyeti, hakka ve adalete dayanır. Yalnız insanın hukuku değil, karıncanın hukuku bile ihmal edilmemiştir. Hatta cansız maddelerin bile hukuku gözetilmiştir ki, yaratılış maksadının dışında herhangi bir şeyin harcanması israf kabul edilerek men edilmiştir. Kur’an medeniyetinde, bir insanı haksız yere öldürmek, tüm insanlığı öldürmekle eşdeğer görülmüştür. Birisinin günahı sebebiyle ailesine, akrabasına, milletine düşmanlık da yasaklanmıştır. Suçun şahsiliği esas olmuştur. Hatta bir kısım kötü özellikleri sebebiyle iyi birine düşmanlık etmek bile hoşgörülmemiştir. Kur’an medeniyetinin “hayatı haktır, kalbi marifettir, lisanı muhabbettir, aklı kanundur”.[5]

2-Fazilet: Kur’an medeniyetinin hedefi faziletli insanlardan meydana gelen faziletli bir toplumdur. Kur’an medeniyetindeki ihlâs, îsar gibi değerler insanı menfaatçilikten uzaklaştırır. Kur’an terbiyesiyle yetişen biri -ahiret menfaatlerini bile- kulluğunun, ibadetinin asıl gayesi olarak görmez. Allah’ın teveccühünü, rızasını ve muhabbetini kazanmaya çalışır. Bundandır ki, Eflatun’un fazilet şehri idealinin gerçeklik zemini ancak Kur’an medeniyetidir.[6] Asr-ı Saadet, faziletli medeni bir toplum yapısıyla model alınmaya şayestedir.

3-Muavenet: Kur’an medeniyetinin hayat prensibi muavenettir, yardımlaşmadır. En geniş manasıyla, Kur’anî bakışla kâinat tefekkür edildiğinde her tarafta yardımlaşma esası görülür. Unsurlar bitkilere, bitkiler hayvanlara, hayvanlar insanlara yardımcı olmak için yaratılmışlardır. Meleklerin yaratılışında ve vazifelerinde de aynı hakikat geçerlidir. Kur’an medeniyetinde, toplum hayatı yardımlaşma temelinde inşa edilir. Zekât emredilerek ve faiz yasaklanarak, yardımlaşmanın en etkin kanalları açılır ve en büyük engelleri ortadan kaldırılır. Zekât ve sadakanın, yalnız mal ile sınırlanmaması, ilim, fiil, söz, nasihat gibi tüm yardımlaşma imkânlarının teşvik edilmesi, Kur’an medeniyetinin büyük bir zenginliğidir.

4-Hidayet/Hürriyet (Hüda): Kur’an medeniyeti insanı gerçek manada hür kılarak, toplumun da hürriyetine yol açar. İnsan ya Allah’a kul olur veya başta kendisi olmak üzere tüm yaratılmışlara… Hürriyetini korumak adına Allah’a kul olmaktan içtinab edenler, nefsine, varlıklara, tabiata köle olmaya mahkûm olurlar. Kur’an medeniyetindeki hidayet esası, insanı külliyet mertebelerinde yükselterek hür kılar. Melekût, ahiret ve vücub âlemlerine kadar varlık mertebelerini inkişaf ettiren hidayet nimeti, insanı “muhatab-ı İlahi” makamıyla şereflendirir. Bu yönüyle iman, hidayet ve hürriyet, Kur’an medeniyetinin esaslarıdır. “Hürriyet imanın hassasıdır” diyen Bediüzzaman, iman/hidayet ile hürriyet arasında şu şekilde doğru orantılı bir ilişki kurmuştur: “Rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi, o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir biçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saadet… [7]

5-Uhuvvet (İslamiyet/Müspet Milliyet): Kur’an medeniyetindeki cemaati ve toplumsal bağlar uhuvvet esasına dayanmaktadır. “Mü’minler ancak kardeştirler” ezeli hakikati öyle kopmaz bir bağdır ki, mü’minlerin ebedi ve uhrevi birlikteliğini netice vermiştir. Uhuvvet bağı, hamiyet, fedakârlık, sadakat gibi güzel ahlakın canlanmasını ve mükemmelleşmesini sağlar. Ölümün koparamadığı bağlarla bağlı olmak, ahlak ve seciyelerin de eksilmeksizin varolmasını temin eder. Uhuvvetin, kardeşliğin, güzel ahlakın esas olduğu bir toplumda ise huzur ve barış hâkimdir.


[1] Münazarat, s. 30.

[2] Münazarat, s. 137.

[3] Mektubat, s. 353.

[4] Sözler, s. 653.

[5] Münazarat, s. 23.

[6] Divan-ı Harb-i Örfi, s. 47. “İslamiyet ise, insaniyet-i kübrâ ve şeriat ise, medeniyet-i fuzla (en faziletli) olduğundan, âlem-i İslâmiyet, medine-i fazilet-i Eflâtuniye olmaya sezâdır.

[7] Münazarat, s. 59.

 

Kur’an medeniyetinin temelleri” için bir yorum

  1. Bediüzzaman “Beşer esir olmak istemediği gibi ecir olmakta istemez” diyerek kapitalist sistemin de bir gün çökeceğini ve yeni bir dönemin “Malikiyet ve serbestiyet devri” olacağını dile getirmişti. Tekelci bir yapısı olan ve küçük yatırımcının palazlanıp büyümesine fırsat vermeyen ecir yani ücretli sistem yıkılmaya yüz tutmuştur. “Mülkiyetin tabana doğru yayılacağı, serbestlik ve rekabetin sermayeden daha fazla önemli olacağı” tezi bugün daha iyi anlaşılmaya başlamıştır zira Steve Jobs gibi hiçbir parası olmayan insanlar kapitalizmin bütün temel dayanaklarını yıkmıştır.

    Gerçi, Karl Marks da kapitalizmin yıkılacağını öngörmüş bunun yerine sınıfsız toplumun yani komünizmin geleceğini iddia etmişti. Fakat komünizmin bir ütopya (hayal) olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Sovyetler Birliği ve Çin, 15 milyon insanın öldürüldüğü kanlı “Ekim Devrimi” ve 50 milyon insanın katledildiği “Kültür devriminden” başka insanlığa hiçbir şey veremedi. Kan ve gözyaşının bol olduğu, ahlaki ve dini değerlerin yozlaştırıldığı, insanların acımasızca sömürüldüğü ücretli sistemin ikinci bir versiyonu olan komünizm, tarihin karanlıklarına gömüldü ve bir daha geri gelmeyecek şekilde nefretle anılır oldu.

    Bundan 90 yıl önce Darülhikmetil İslamiye azası olan Bediüzzaman, Lemaat isimli eserini neşreder. Bu eserinde şöyle diyor:

    “Devletler, milletlerin hafif muharebesi, tabakat-ı beşerin (insanların sosyal tabakalarının) şedit olan harbine terki mevki ediyor. Zira beşer, edvarda (eski devirlerde) esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecir olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor. Beşerin başı ihtiyar; edvarı hamsesi (beş devri) var. Vahşet ve bedeviyet, memlukiyet, esaret, şimdi dahi ecirdir, başlamıştır geçiyor”.

    Lemaat isimli eserinde görüldüğü gibi beş devri zikrettiği halde beşincisi olan “Malikiyet ve serbestlik” devrini dile getirmiyor. Bunu Barla’da iken yazmış olduğu “Mektubat” isimli eserinde ilk defa yazıp neşrediyor.

    Ücretli dönemini kastederek “başlamıştır geçiyor” dediği tarih 1921 tarihidir. “Malikiyet ve Serbestiyet” devrinden ise 1930’lu yıllarda bahsediyor. İnsanlığın yaşam devirlerini bu derece anlam bütünlüğü ve kapsayıcı bir şekilde ifade eden Bediüzzaman’ı Steve Jobs gibi girişimci insanlar teyit ediyor.

    Google gibi dünyanın en büyük şirketlerinden birisini de Stanford Üniversitesi’nde doktora adayı iken Larry Page ve Sergey Brin isimli öğrenciler kurmuştu. “Google Guys” olarak nitelendirilen bu ikili ve Steve Jobs’un en önemli özellikleri beş parasız olmalarıydı. Fakat güçlü girişimcilik ve devrin dinamiklerini çözen yenilikçi özelliklerini taşıyorlardı.

    Jobs, şirketini kurmak için karar verdiğinde gerekli olan 1000 doları bulmak için arabasını satmıştı. Google’un kurucuları ise bugün kullandığı alan adını 15 Eylül 1997’de etkinleştirmiş ve şirketlerini resmen 4 Eylül 1998’de kurmuşlardı. Şirketin merkezi için arkadaşları Susan Wojcicki’nin Kaliforniya’da bulunan garajını göstermişlerdi.

    Yani herkesin kolayca edinebileceği bir sermaye ve yer ile dünyanın en büyük şirketlerini kurmuşlar, malikiyet ve serbestiyet devrinin başladığını fiilen ispat etmişlerdi. Artık dünya çapında bir şirket kurmak için büyük arazilere ve sermayeye ihtiyaç duyulmayacağını aklı başında herkes biliyordu.

    Kimsenin hayaline bile gelmeyen hatta imkânsız gibi görünen bu devri Bediüzzaman 90 yıl önce öngörmüştü. Ücretliliğin yerini serbest girişimciliğin alacağını, sermayenin iletişim, bilgi ve teknoloji sayesinde önemini yitireceğini tahmin etmişti.

    Osmanlı Devleti’nin yıkılmaktan kurtulabilmesi için Münazarat isimli eserinde “devlet kapısında iş aramanın” yerine, ticaret, sanat ve ziraatın önem kazanacağını dile getirmişti. İşte Steve Jobs ve Google çocukları Bediüzzaman’ın haklı olduğunu neredeyse “0 sermaye” ile kurdukları şirketleri ile tüm aleme gösterdiler.

    Son ekonomik kriz öncelikle paradan para kazanan reel sektör yerine faizcilik ile kazananları ezip geçti. ABD ve Batı ülkeleri önce bu tefecileri korumaya kalktı lakin fatura çok ağırdı. Trilyonlarca dolar bu faizcileri kurtarmaya yetmiyordu. Artık, Avrupa’daki halk hareketleri paranın başkenti olan New York’a kadar gelmişti.

    Biz insanların % 99’unu temsil ediyoruz diyen öğrencilerden tutunda köylü, işçi ve memurlara kadar halkın çok büyük bir kesimi sokaklara çıkmış ABD hükümetini asalak bankaları kurtarmaya çalıştığı için protesto ediyordu. New York’ta başlayan halk hareketleri dalga dalga tüm Amerika’ya yayılmaya başlamıştır artık. Para babalarının kurtuluş ümidi yoktur. Sermaye yani kapital devri son demlerini yaşamaktadır.

    Mülkiyetin halka geçeceği demokrasinin yani serbestliğin hâkim olacağı bu yeniçağda toplum hayatının en önemli dinamikleri değişmeye başlamıştır. Geriye dönüş yani sermayenin mutlu küçük azınlığın ellerinde toplandığı tekelci sistem, sona ermektedir. Bediüzzaman’ı dinleyenler, malikiyet ve serbestlik devrinin icaplarını yerine getirenler yarınlara hükmedecektir, vesselam…

Bir Cevap Yazın