Hak kelimesi “gerçek, doğru ve sabit olmak, gerekli ve layık olmak, olabilirlik niteliği taşımak, sürekli var olmak, gerçeğe uygun bulunmak; bir şeyi sabit ve gerekli kılmak” anlamlarında masdar ve bu anlamlara dayalı bir sıfat olup Allah’a nispet edildiğinde “bizzat ve sürekli olarak var olan, gerçekliği mevcut bulunan, varlığı ve uluhiyeti fiilen tahakkuk eden” manasına gelir.

Kur’an-ı Kerim’de hak kelimesi yirmisi harf-i tarifsiz olmak üzere 247 yerde geçmektedir. Buna aynı kökten türeyen on dört isimle yirmi altı fiil sigası da eklenince sayı 287’ye ulaşır. Bu zengin kullanım içinde hak kavramı Allah’a pek çok yerde nispet edilmekte olup bunların bazısında Esma-i Hüsna’dan biri olarak doğrudan Zat-ı İlahiye’ye izafe edilmektedir. Hak bir ayette, “görünen ve görünmeyen alemlerin sahibi” manasındaki Melik ismiyle birlikte kullanılırken (Taha 20:114) bazı ayetlerde, doksan dokuz isim listesinde yer almayan “besleyip geliştiren” anlamındaki Rab (Yunus 10:32), “uluhiyeti veya adaleti apaçık” anlamındaki Mübin (Nur 24:45; Beyzavi, III, 192) isimleriyle muhteva zenginliği kazanmaktadır. Hak, muhtelif ayetlerde hakkın Allah’tan, Allah nezdinden olduğu, O’nun vaadinin mutlaka gerçekleşeceği belirtilmek suretiyle de O’na nispet edilmiş, ayrıca çeşitli ilahi fiillerin hakla vuku bulduğu anlatılmıştır.

Hak kavramı Tirmizi (Daavat, 82) ve İbn Mace’nin (Dua, 10) Esma-i Hüsna listeleri dışında başka hadislerde de çeşitli sigalarla Allah’a nispet edilmiştir. Abdullah b. Abbas’ın rivayet ettiği bir hadiste Resul-i Ekrem’in (asm) teheccüd namazındaki duasında hak kelimesi şöyle tekrarlanmaktadır: “Allah’ım! Sen haksın, vaadin hak, sözün haktır; kıyametin kopması haktır” (Buhari, Tevhid, 24, 35; Müslim, Müsafirin, 199)[1]

Risale-i Nur’da ise Hak ismi “Cenab-ı Hak” şeklinde sıklıkla kullanılmıştır. Latin harfleriyle yazılı on iki kitaptan oluşan 4824 sayfalık Risale-i Nur külliyatında yaptığımız taramanın 969 sayfasında (% 20) binlerce defa Cenab-ı Hak isminin yer alması dikkat çekicidir.[2] Cenab kelimesi Kur’an’da ve hadislerde geçmemektedir. Fakat İslam kültüründe bir saygı ifadesi olarak Cenab-ı Hak ile Cenab-ı Allah tabirinin yaygın bir kullanımı söz konusudur. Bu kullanımın dışında Hak[3], ism-i Hak[4], el-Hak[5], Mabud-u Bilhak[6], Hakim-i Bilhak[7] ve Hak Sübhanehü ve Teala[8] gibi farklı terkiplerde isimlendirmelerin Bediüzzaman tarafından eserinde istimal edildiği görülmektedir.

Kutsi mahiyeti hiçbir varlığa benzemeyen Cenab-ı Hak varlıklar cinsinden değildir. Fakat varlığın tüm hakikatleri ve mahiyetleri de O’nun Hak isminin tecellileridir. Varlıklara bu gözle, yani Cenab-ı Hak adına “mana-i harfi’yle bakıldığında gerçek mahiyetleri ve hakikatleri gözlemlenir. Maddi bir nazarla ve Hakk’ı hatıra getirmeden “mana-i ismi”yle bakmak ise cehaleti netice verir. Bu sır gereğidir ki, doksan kitabı ezberleyen ve binlerce kitabı anlayarak mütalaa ederek sıra dışı bir tahsil hayatı geçiren Bediüzzaman, bu tahsil serüvenini dört kelimeyle özetlemiş ve mana-i harfi ile mana-i ismîyi bu kelimeler içinde saymıştır.

Bediüzzaman’a göre varlığın iki yüzü vardır. Bir yüzü Hakk’a, diğer yüzü halka, yani varlıklara bakmaktadır. Ona göre varlıklara bakan yüz, Hakk’a bakan yüze “tenteneli perde” ya da “şeffaf cam” gibidir. Nimete bakıldığında Mün’im ismi, sanata dikkat edildiğinde Sani ismi, sebeplere bakıldığında ise Müsebbib-i Hakiki görülür.[9] İşte bu noktalar dikkate alındığında Risale-i Nur’un farklı iki yerinde geçen şu sözler anlam kazanmaktadır: “Hakikat ilmini, hakiki hikmeti istersen, Cenab-ı Hakk’ın marifetini kazan. Çünkü, bütün hakaik-i mevcudat, ism-i Hakk’ın şuaatı ve esmasının tezahüratı ve sıfatının tecelliyatıdır[10], “Vacibü’l Vücudun mahiyet-i kudsiyesi, mahiyet-i mümkinat cinsinden değildir. Belki, bütün hakaik-ı kainat, o mahiyetin Esma-i Hüsna’sından olan Hak isminin şualarıdır[11]

Kainatta öylesine mükemmel bir ilişki ağı vardır ki; bu ilişkiler, sanki her bir varlık için “kendi varlıklarından öte diğer varlıklar için vardır” denecek kadar anlamlıdır. Her şeyin maddi varlıklarında, yaptıkları hizmetlerde ve aralarındaki ilişkilerin tümünde; ancak her şeyi kuşatan külli bir bakışla bakılabildiği zaman gerçek boyutuyla fark edilebilen rahmet, kerem, adalet, şefkat, izzet gibi yüksek ve muhkem anlamlar vardır bu kainatta. Yoktan var olmuş bu kainatta kendini gösteren ‘kudret’ değişmez bir gerçekliktir. Tüm annelerle yavruların ilişkilerinde kendini gösteren ‘şefkat’ de öyledir. Her şeyin yerli yerinde olması ve birbirinin hukukuna tecavüz etmemesi ile kendini gösteren ‘adalet’ dahi değişkenlikten mutlak anlamda uzaktır. Ancak, bu gerçeklikler her ne kadar değişmez olsalar da, biri diğerini perdeleyerek ön plana çıkabilmekte, varlıkların mahiyetlerinde ve ilişkilerinde bazı zaman bu gerçeklik kendini göstermekte, bazen de bir diğeri ile yer değiştirmektedir. Rahmet, adalet, kerem, ihsan gibi gerçekliklerin mahiyetlerindeki değişkenlikten uzaklığa rağmen, tecellilerdeki, yansımalardaki bu yer değiştirme, bu değişkenlik, tüm bu saydığımız gerçekliklerin bir tasarruf altında olduğunu ve bu tasarruf sahibinin birer ünvanı olduğunu ortaya koymaktadır.

Adalet, merhametsiz, ilimsiz ve kudretsiz asla olamaz. Olsa olsa acziyet ya da zulüm olur. Yine hikmet ilmi gerektirir, izzet kahrı iktiza eder. Nasıl ki, hakikatli bir insan hayatın içerisinde değişik hallerde görünür. Zayıflara merhametli, zulme uğrayana karşı engin, zalime karşı izzetli ve celalli, problemli bir noktada hikmetli, fakire karşı cömert olursa ve bu açığa çıkan tüm ünvanlar onun mahiyetindeki değişmez bir gerçekliğin tezahürü ise, kainatta kendini gösteren tüm yansımalardaki tasarruf ve bu tasarruftaki yerli yerinde hareketler, bu mutlak ve değişmez ünvanlar, bu ünvanların tezahüründeki tasarruf, sabit ve değişmez, hür ve tek bir kudsî mahiyete, bir “hak”ka işaret eder, kesin olarak gösterirler. Her şey her şeyiyle, denizdeki dalgaların varlıklarıyla ve yansımalardaki değişkenlikleriyle, gökteki bir ve tek güneşe işaretlerinden sonsuz kat daha yüksek ve gerçek bir işaretle, bir ve tek “hak”ka işaret eder, Cenab-ı Hakk’ı gösterirler. [12]

Risale-i Nur’un kavram haritasında Hak ismi, mana-i harfi, hikmet ve sırat-ı müstakim kavramları arasında güçlü bir ilişki gözlemlenir. Nitekim, varlıklara mana-i harfiyle bakarak marifeti ve hakiki hikmeti yakalamanın sırrının anlatıldığı On İkinci Söz bu açıdan özel olarak incelemeye değer bir bölümdür. Bediüzzaman’ın bu eserinde, kainata ve varlıklara mana-i harfiyle kudret ayeti olarak bakan ikinci adamı “hakperest” olarak vasıflandırması ve gerçek hikmetin de onun söylediklerinde olduğunu vurgulaması bu açıdan anlamlıdır.

İşaratü’l İ’caz isimli tefsirinde Fatiha suresinin altıncı ayetini tefsir eden Bediüzzaman, sırat-ı müstakimi şecaat, iffet ve hikmetin özünden ortaya çıkan adalet ve denge hali olarak tanımlamıştır. Risale-i Nur’un bu bölümünde dikkati çeken yön hikmetin “hakkı hak bilir, imtisal eder; batılı batıl bilir, içtinap eder[13] şeklinde tarif edilmesidir. Yani, hakkı hak bilip uygulamanın ve yaşantıya dönüştürmenin, fıtri olarak sınır konulmayan akıl gücünün denge hali olan hikmet olarak tanımlanmış olması… İşaratü’l İ’caz’daki bu yaklaşımı ve On İkinci Söz’de geçen hakikatleri dikkate aldığımızda şu çıkarımları yapabiliriz. Cenab-ı Hak, Hak ismiyle varlıkları anlamlı kılmış ve hikmetli bir yaratılışla var etmiştir. İnsan akıl gücünün hikmet boyutuyla ve mana-i harfi bakışıyla varlıklara baktığında, bu yaratılış amacını görebilmekte ve hakiki marifete ulaşmaktadır. Varlık nedeni ve kulluk görevi olarak, insanın namazının her kıyamında Cenab-ı Hak’tan “sırat-ı müstakim” duasında bulunması, bu yönüyle büyük bir önem ve anlam kazanmaktadır.

Allah’ın Hak isminin bir tecellisi de varlıklar üzerinde “her hak sahibine isdidadı nisbetinde hakkını vermek[14] şeklinde gerçekleşir. Tüm varlıkların varlıklarını sürdürmeleri için sahip olmaları gereken donanımların ve zaruri ihtiyaçların en uygun bir tarzda kendilerine verilmesi Hak isminin bir gereğidir. Örneğin, kuşun uçabilmesi için kanatların, balığın su altında yüzebilmesi ve solunum yapabilmesi için yüzgeç ve solungaçların hayat hakkı olarak ihmal edilmeden, en müstehak bir şekilde karşılanması Hak isminden kaynaklanmaktadır. Risale-i Nur’un bir başka yerinde yer alan şu ifadeler Hak isminin bahsedilen tecellisini tefekküre pencere açar: “Hususan zihayatlara ‘hukuk-u hayat’ tabir edilen şerait-i hayatiyeyi vermekle; ve hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle… ; ve umum zihayatlarda bu dünyada ihkak-ı hak etmek…[15]

Bediüzzaman, Hak isminin tecellisini çok büyük dairede görmek için bahar mevsiminde yeryüzüne bakmak gerektiğini söyler. Bu mevsimde yeryüzü, bitki ve hayvanların dört yüz bin türüyle muhteşem bir ordunun eğitim ve tatbikat alanı manzarasına sahiptir. Yüz binlerce türün ayrı ayrı üniforması, erzakı, silahı, eğitimi ve terhisleri şaşırılmayarak, unutulmayarak ve karıştırılmayarak, Cenab-ı Hakk’ın Hak ismiyle hakkıyla ve layığıyla verilmektedir. [16]

Bahar haşrinde yeryüzü genişliğinde ve yüz binlerce tür azametinde gözlemlenen Hak isminin tecellisi, aslında gerçek anlamıyla kıyamet sonrası Haşr-i Ekber’de ortaya çıkacaktır. Çünkü tüm perdelerin aralandığı, varlıkların hak ve hakikatlerinin ortaya çıktığı ve Cenab-ı Hakk’ın tüm güzel isimlerinin harika tecellilerinin hakkalyakin anlaşıldığı bir zamandır, haşr-i azam. Bediüzzaman’ın Münacat’ında “… Ve onlar bütün hakikatlerin mercîi ve güneşi ve hâmisi olan Hak isminin en büyük bir şuâı, bu hakikat-i ekber-i haşriye olduğunu imân ederek, Senin emrinle, Senin ibâdına hak dairesinde ders veriyorlar ve ayn-ı hakikat olarak tâlim ediyorlar[17] diyerek tüm peygamberlerin ve velilerin hakkalyakin itikatlarını esas alarak dua lisanıyla Cenab-ı Hakk’a yakarışının altında bu ilahi gerçek bulunmaktadır.

Risale-i Nur’da haşir hakikatinin özlü bir şekilde anlatıldığı ve bir anlamda Onuncu Söz’ün özeti mahiyetinde olan Meyve Risalesi’nin Yedinci Meselesi’de her okuyanın dikkatini çeken çok uzun bir cümle vardır. Bu cümlede insanın yirmi külli hakikatlerle Cenab-ı Hakk’ın Hak ismine bağlanması gerçeği anlatılmaktadır. Bu yirmi hakikatin hükmü gereği ise insan için haşir ve neşrin gerçekleşeceği açıklanmaktadır. Çünkü Hak ismi, yirmi hakikatin insana yüklediği manevi sorumluluğa eşdeğer olarak dünyadaki hizmetlerinin mükafatını ya da büyük kusurlarının cezasını gerekli kılmaktadır. Bediüzzaman bu bölümün sonunda haşir hakikatine dair Hak isminin varlıklar üzerindeki tecellisini hikmet ve hakikat diliyle şöyle konuşturmuştur: “Biz hak ve hakikat olduğumuz gibi ve hem bize şahadet eden mevcudatın tahakkuku misüllü, haşir haktır ve muhakkaktır.”[18]

Cenab-ı Hak her bir varlığa farklı bir varlık mertebesi ihsan etmiştir. Fakat varlıkların Cenab-ı Hakk’a karşı ulaşamadıkları varlık mertebelerinden dolayı itiraz ve hak dava etmeye hakları yoktur. Örneğin, bitkilerin hayvan hayatına yükselmemeleri sebebiyle itiraza hakları yoktur. Aynı şekilde hayvanların da insan olmadıkları için isyan etmeye hakları bulunmamaktadır. En önemlisiyse, insanın da nankörlük edip, kendisine verilen sayısız nimetleri görmezlikten gelip, eline geçmeyen bir kısım nimetler noktasında itiraza hakkı olmamasıdır. Bu hak dava edilemeyişin sebebini Bediüzzaman şöyle açıklamıştır: “Çünkü verilen bütün vücut mertebeleri vukuattır, birer illet ister. Fakat verilmeyen mertebeler imkânattır. İmkânat ise ademdir, hem nihayetsizdir. Ademler ise illet istemezler. Nihayetsize illet olamaz.”[19]

Kainata ve varlıklara hakiki hikmet olan “mana-i harfi” bakışıyla bakıldığında her şeyin “hal dili”yle, “hak, hakikat ve hikmet dili”yle konuştuğu görülür.  Zatını yetmiş bin perde arkasına gizlemiş olan Cenab-ı Hak, yokluk karanlığından varlık sahnesine çıkardığı her bir varlığı birer kudret ayeti anlamında ve birer mektup mahiyetinde var ederek zişuurlarla manen konuşmaktadır. Bu konuşmanın mahiyeti ise birinci olarak Cenab-ı Hakk’ın varlığı ve birliği gerçeğinin ifadesidir. Risale-i Nur Külliyatı’nın Otuz İkinci Söz’ünün Birinci Mevkıf’ında yer alan bir temsille zerreden alyuvara, hücreye, insan bedenine, yeryüzüne, güneşe ve yıldızlara kadar küçük büyük tüm varlıkların bu manevi konuşmaları ortaya konulmuştur.

Her ne kadar varlıklar hak, hakikat ve hikmet diliyle Cenab-ı Hakk’ı haykırsalar da imtihan dünyasının hikmeti gereği bir kısım cüz’i şerler haksız şikayetlere ve batıl itirazlara kapı açabilmektedir. Çünkü insan aklının gözüne inmesi, gördüğünden başkasına inanmaması ve yüzeysel değerlendirişi binler hayrı netice veren küçük bir şerri büyük bir şer olarak değerlendirmesine neden olabilmektedir. Ateşten eli yananın ateşin yaratılışına itiraz etmesi kabilinden bu tür haksız şikayetlere perde olması için Cenab-ı Hak sebepleri ve onların da arkasında melekleri yaratmıştır. Örneğin ölüme hastalıkların, belaların ve bir perde gerisinde Azrail’in (as) perde oluşu, bu yaratılış hikmetinden kaynaklanmıştır.

Risale-i Nur’da nefis ile tabiatın yaratılış hikmetlerine dair ilginç bir tespit vardır. On Sekizinci Söz’de yer alan bu tespite göre aslında hem nefis hem de tabiat hayrı kabul etmek, şerre merci olmak için yaratılmışlardır. Hayrı güzel bir şekilde kabul etmemekten kaynaklanan ya da güzelliği görülmeyen zahiri çirkinliklere perde olmak için yaratılmışlardır, nefis ile tabiat. Bu nedenledir ki nefsin haksız itirazlarını susturmak için Bediüzzaman kendi nefsine hitap ederek “Sen benim cismimde alemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabul etmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız[20] sözünü demek ihtiyacı duymuştur.

Nefisperest, tabiatperest insanları yetiştiren felsefe “kuvvet”i esas alırken, Kur’an ise şakirtlerine “hakk”ı ders vermektedir.  Felsefenin terbiyesi ile Kur’an’ın terbiyesi arasındaki en bariz farklardan biridir, bu ayrım. Felsefeden ders alan biri ilk önce yaşadığı toplum içinde çatışmaya, mücadeleye zorlanır. Çünkü felsefenin verdiği dünya görüşüne göre toplum hayatı sosyal tabakalar arasında sürekli mücadelelerin yaşandığı ve bu mücadelelerin hak değil, kuvvet eksininde kazanılmaya çalışıldığı bir ortamdır. Aynı bakış açısı, daha geniş bir daire insanı, kendi türünün bir ferdi olarak diğer varlıklarla, tabiatla farklı bir mücadeleye daha sokar. Hatta tüm bunlardan da öte Yaratıcıyla mücadeleye kalkışır, felsefe şakirdi. Kur’an talebesi ise tam tersine Yaratıcısıyla barışıktır ve en önemli yaratılış amacı olarak O’na kulluk etmeyi amaç edinmiştir. Tüm varlığı Cenab-ı Hakk’ın muti birer memuru ve askeri olarak kabul ettiği için tabiatla da barışıktır. İnsanların ırklara, kavimlere ayrılmasını tanışma; zengin, fakir şeklinde farklı tabakalarda yaratılışı da yardımlaşma vesilesi olarak gördüğünden tüm insanlarla barışıktır, Kur’an talebesi.

Bediüzzaman, felsefenin bu yönünü ve tarih sayfasında ortaya çıkan sonuçlarını şu özlü ifadeleriyle dile getirmiştir: “Çünkü, felsefenin esasında, kuvvet müstahsendir; hattâ, “Elhükmü lilgalip” bir düsturudur. “Galebe edende bir kuvvet var”; “Kuvvette hak vardır” der. [Haşiye: … biçare beşerin başında küçük büyük Nemrudlar, Firavunlar, Şeddadlar meyvelerini yetiştirmiş…] Zulmü manen alkışlamış, zalimleri teşci etmiştir ve cebbarları uluhiyet dâvâsına sevk etmiştir.[21]

Cenab-ı Hak, Hak ismiyle hakka taraftar olanların yanında olduğu halde, yeryüzünde çoğu defa batıl taraftarlarının başarılı bir konumda bulundukları gözlemlenir. Hakkın çekici güzelliği, batılın ise nefret veren yönleri bilindiği ve görüldüğü halde bu sonucun değişmediğine şahit olunur. Bediüzzaman’a göre bunun nedeni batılın, dalaletin ve şerrin bozmak, tahrip etmek olması; hakkın ve hidayetin ise yapmak ve tamir etmek gibi pozitif bir özellik taşımasıdır. Yüzyıllar boyunca oluşan bir ormanın tek bir kibritle bir günde küle dönüşmesi örneğinde olduğu gibi, tahrip ve bozmak çok kolay gerçekleşir. Hatta, bir gemiyi yönlendiren dümenci misali, bazen görevi ihmal ya da yapmamak dahi büyük bir felakete ve zarara yol açabilir. [22]

Risale-i Nur’un bir başka yerinde batılın ve kuvvetin hakka galip olması dört nedenle açıklamıştır. Birincisi, batılın hak olan bir vesilesinin, hakkın batıl olan vesilesine galip olması sırrı. İkincisi, kafirin Müslümanca bir sıfatının, Müslüman’ın Müslüman’a yakışmayan bir sıfatına galip olması sırrı. Üçüncüsü, kainattaki tekvini kanunlara kafir de uysa başarılı olması ve bu dünyada karşılığını alması sırrı. Dördüncüsü ise, gizlenmiş ya da güçsüz kalmış bir hakkın halis ve öz bir şekilde inkişafına taze bir güç vermek için, batılın ona musallat olması sırrı. Bu dört sır gereği batıl tarafında yer alanlar, hakka taraftar olan Müslümanlara bu dünya hayatında geçici bir süre galip olmaktadırlar. Fakat, ahiret yönüyle daima galip olan ve kazançlı çıkanın hakka taraftar olan Müslümanlar olacaklarına dair ilahi vaad söz konusudur.[23]

Bediüzzaman ihlası anlattığı Yirminci Lem’a isimli eserinde hakkın batıla ve hak ehlinin de batıl taraftarlarına mağlup olmasının; başka bir ifadeyle rollerin değişmesinin nedenini yedi nedenle açıklamıştır. Bu yedi nedeni kısaca şöyle maddeleyebiliriz: 1-Hak hizmetinde bulunan kişilerin görevlerinin genele bakması sebebiyle bir makama çok kişilerin göz dikmesi ve bunun rekabete yol açması. 2- Hakkın hizmetinde yalnız Cenab-ı Hakk’ı düşünüp ondan yardım isteme gibi güzel bir davranışın, yanlış bir şekilde diğer hak taraftarlarıyla ittifak ihtiyacını tam anlamıyla hissetmemeye neden olması. 3- Ahiret açısından güzel bir ahlak olan sevap hırsının ihlasa zarar vermesine ve riya kapısını açmasına engel olunamaması. 4- Enaniyetlerin terk edilmemesi nedeniyle ihlasın gerektirdiği fedakarlığın ve ittifakın istenilen anlamda sağlanamaması. 5- Allah’a imandan gelen tevekkül ve teslimin yanlış yorumlanması ve yaşanması sebebiyle, başkalarıyla fedakarane ittifak kurulamaması ve ittifaktaki vazgeçilmez gücün farkına varılamaması. 6- Ahirete ait faydaları düşünmek nedeniyle, en büyük sermaye olan zamanı Müslümanların ortak bir gündemine yoğunlaştırılmaması ve hak mesleği açısından meslektaşı olanlarla ittifak için hamiyet ve himmet göstermenin küçük bir mesele olarak algılanması. 7- Hakka hizmette yarışmanın zamanla yanlış algılanması sonucu, dini ve uhrevi işlerde rekabet, gıpta, haset ve kıskançlığın girmesi.[24] Özetini verdiğimiz tüm bu tespitleri yaparak ihtilaf hastalığının teşhisini yapan Bediüzzaman, aynı eserinde bu manevi hastalıklardan kurtulmak için tedavi önerilerinde de bulunmuştur. İhlasın kazanılmasının, uhrevi vazifelerde başarılı olmanın ve yaşanan sıkıntılardan ilahi rahmetin tecellisiyle kurtulmanın rotasını ve istikametini göstermiştir.

Hak isminin belki de en büyük tecellisi, Cenab-ı Hakk’ın ezeli kelamı olan Kur’an’dır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Kur’an haktır ve Hakk’ın kelamıdır[25] ve “Hak olup, Hak’tan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.[26] Kur’ân, “Hak” kavramı üzerinde ısrarla durur: Kur’ân’ın hak ile indirildiğini, (Bakara sûresi, 2/176) bildirerek, “Hak, Rabbinin tarafından gelir, bunda senin hiçbir tereddüdün olamaz” (Âl–i İmran suresi, 3/60) buyurur. Bir çok ayet–i kerimede ısrarla hak teriminin üzerinde durulması, Kur’an’ın verdiği bilgilerin, mutlak hakikati ifade ettiğini, Kur’ân’ın vaz’ettiği hükümlerin mutlak doğru ve adalete uygun olduğunu bildirmek içindir.

Kur’an–ı Kerim’de ısrarla “Kur’an’ın nüzulünün hak ile olduğu” vurgulanmıştır: “İman edenlere tam bir sebat vermek ve Allah’a teslimiyet gösterecek Müslümanlara bir hidayet ve müjde olmak üzere Kur’ân’ı Rabbin tarafından hak olarak getiren Cebrail’dir” (Nahl suresi, 16/102). Bir başka ayette ise, “Biz Kur’an’ı hak olarak indirdik. O da hakkın ve gerçeğin ta kendisi olarak indi” (İsra suresi, 17/105) buyrularak, vahyin hak ile indirildiği, neticesi itibariyle de yalnızca “hakk”ı ihtiva ettiği ifade edilmiştir. Bu ayetlerde Kur’an’ın ne vahyin nüzul sürecinde ne de sonrasında mutlak “hakk”ın dışında bir şey ihtiva etmediği bildirilmiştir. Bundan dolayı Allah Teala, ısrarla hak olarak indirilen vahiyde şüphe edilmemesini emretmekte “Celalim hakkı için, sana Rabb’in tarafından hak gelmiştir, bundan en ufak bir tereddüdün olamaz” (Yunus suresi, 10/94) buyurarak, Peygamber’imizin (asm) “şüphe edenlerden olamayacağı” bildirilerek, hakkın karşısında şüphenin bulunduğu beyan edilmektedir. [27]

Kur’an “Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir” (Maide suresi, 32.) ayetiyle ‘adalet-i mahza’nın en büyük prensibini ders vermiştir. Kur’an’ın hükmü gereği hakkın küçüğü büyüğü yoktur. Yine haksızlık açısından da izafi değerlendirmelerin önemsiz olduğu vurgulanmıştır. Kur’an’ın hak hakkındaki bu hükmünün abartıdan uzak, gerçek bir hak anlayışı olduğunu, Bediüzzaman’ın Sünuhat isimli eserinde geçen “ikisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir”[28] şeklindeki izahtan daha rahat anlıyoruz.

Kur’an’ın nazarında en önemli haklardan biri de anne baba haklarına riayet edilmesidir. İsra Suresinin 23. ayetinde “Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın öf bile deme” diye emredilmesi, anne babaya şefkat ve hürmet etmenin Cenab-ı Hakkın nazarında ne derece önemli olduğuna dair bir delil teşkil etmektedir.

Risale-i Nur’da ism-i Hakk’ın geniş bir şekilde ele alındığı yerlerden biri Onuncu Söz’dür. Onuncu Söz, haşir hakikatinin eşsiz bir tarzda anlatıldığı bir risaledir. Bediüzzaman, bu eserinin her bölümünde öncelikle kainatta ve yeryüzündeki ilahi işleyişin ve tasarrufun belirli bir kısmına dikkat çeker. Yeryüzündeki bu harika işleyiş ve tasarruftan Cenab-ı Hakk’ın bir ismine ulaşır ve bu ismin penceresinden Allah’ın varlığını ve birliğini ispat eder. Daha sonra ise haşrin varlığını aynı isme dayandırarak akla kabul ettirir. Bu açıdan Onuncu Söz kainatın gizli kapılarını açan ve okuyucusunu Esma hazinesine ulaştıran bir eserdir, aynı zamanda. Bab-ı saltanattan, yani saltanat kapısından Rab ismine ulaştırır, haşir risalesi. Hikmet ve adalet kapılarından Hakim ve Âdil isimlerine; hayatlandırmak ve öldürmek kapılarından ise Muhyi, Mümit ve Hayy-ı Kayyum isimlerine doğru manevi turlara çıkarır, dikkatli okuyucusunu. İlginçtir, Onuncu Söz’de bir de insaniyet kapısı vardır ki, o kapının Hak ismine açıldığı görülür. Neden Hak ismine insaniyet kapısından girilmektedir?

İnsaniyet, insanı insan yapan onu diğer varlıklardan ayırt eden özellikler bütünü olarak tarif edilebilir. İnsan ise öncelikle aklıyla insan olmaktadır. İnsanın duygu ve donanım olarak hayvandan çok daha gelişmiş bir yapıya sahip olması da yine akıl ve fikir sebebiyledir. İnsaniyetin en yüksek mertebesine ise ancak İslamiyet ve iman ile ulaşılabilmektedir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “insaniyet-i kübra olan İslamiyet ve iman” nimeti sayesinde insanın önüne çok geniş bir dünya açılmıştır.[29]

Sabıkan aklın vasat mertebesinin hikmet olduğundan bahsedilmişti. Hikmet ise “hakkı hak bilir, imtisal eder; batılı batıl bilir, içtinap eder” şeklinde tarif edilmişti. İnsaniyetin de öncelikle akılla kazanıldığı tespitinde bulunuldu. Tüm bunları tersin okuyacak olursak şöyle bir durumla karşılaşıyoruz. İnsaniyet aklı, akıl vasat mertesi olan hikmeti, hikmet ise hakkı hak bilmeyi gerektiriyor. Dolayısıyla insaniyet ile hakkı hak bilmek ve Allah’ın Hak isminin tecellisini yansıtmak arasında güçlü bir mantık ilişkisi bulunmaktadır.

Bediüzzaman küfür ve dalaleti ikiye ayırmıştır. Birincisi, “hakkı kabul etmemektir”; ikincisi ise “batılı kabuldür, hakkın aksini ispattır.” Bediüzzaman, birincisini “adem-i kabul”, ikincisini ise “kabul-ü adem” ifadeleriyle formülleştirmiştir. Birinci yol kolaydır. Çünkü bu yolda hakkı görmezlikten gelme, dikkate almama ve bilgisizlik vardır. İkinci yolda ise bilerek, hakkın zıddını ispat ederek batılı kabul etmek söz konusudur. Birincisinin kaynağında cehalet, bilgisizlik varken ikincisinde ise yanlış anlamda kullanılan bilgi ve yetenekler vardır.[30] Bu açıdan Bediüzzaman’ın “Eğer dalalet cehaletten gelse, izalesi kolaydır. Fakat, dalalet fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür”[31] sözü günümüz için çok önemli bir gerçeği dile getirmektedir. İkinci yolda gidenler çoğunlukla kendilerini beğenenler ve bilmedikleri halde kendilerini bilir zannedenler olduklarından hakkı bulmak açısından konumlarını zora sokmuş kişilerdir.

İnsan için en büyük hidayet; hakkı hak, batılı batıl görmeye engel olan sebep perdelerinin kaldırılmasıdır.[32] Namazın her rekatında Fatiha suresini okurken “sırat-ı müstakim” için “hidayet istemek” olan “ihdina’s sırate’l müstakim” demenin sırrı da bu ihtiyacın sürekli hissedilmesinden olsa gerektir. Sırat-ı müstakim’in üç esasından en önemlisi olan hikmetin, hakkı hak bilip imtisal etmek olması ise, yine bu açıdan anlamlıdır.

Risale-i Nur’un birkaç yerinde aynı kelime dizilişine sahip olmasa da anlam açısından benzerlik taşıyan “İnsandaki fıtratı mükerrem olduğundan, kasden hakkı arıyor”[33] ifadeleri yer alır. Burada geçen “mükerrem” ifadesi ne anlama gelir? İnsanın mükerrem olmasıyla hakkı araması arasında ne gibi bir ilişki vardır? “Mükerrem” sözlükte “ikram edilmiş, saygı gösterilmiş; aziz, saygıdeğer, muhterem”[34] olarak tarif edilmiştir. Bediüzzaman, Muhakemat’ında “mükerrem olan insan, insaniyetin cevheri itibarıyla daima hakkı satın almak istiyor ve daima hakikati arıyor ve daima maksadı saadettir” demiştir. Yani, Bediüzzaman’a göre insanın mükerrem olması “insaniyet cevheri”nden kaynaklanıyor. Başka bir ifadeyle, insan aklıyla, yüzler defa inkişaf etmiş duygularıyla, emanet-i kübra olan enesiyle ve halife makamına çıkmasıyla yüceltilmiş, şereflendirilmiş ve ikrama mazhar edilmiştir. İnsanın akıl midesinin ve ene terazisinin önüne konulan en büyük ilahi hediye ise hidayet olmalıdır. Hakkı hak bilmek anlamındaki hidayet ise, maddi manevi, dünyevi uhrevi her türlü saadetin anahtarı mahiyetindedir.

Dertlere, ihtiyaçlara ve yeteneklere göre hak çoğalmakta ve farklı hükümler almaktadır. Bediüzzaman, Lemeat isimli eserinde bu gerçeği “dert ile dermanlar taaddüdü hak olur; hak da taaddüd eder. Hacat ve ağdiyenin tenevvüü hak olur; hak da tenevvü eder. İstidad, terbiyeler tekessürü hak olur; hak da tekessür eder.”[35] sözleriyle ifade etmiştir. İnsanlık tarihi boyunca aynı hak ve hakikati  yüz binlerce peygamberin ders vermesi, farklı şeriatla insanlığa rehberlik yapmaları ve Peygamber Efendimizden sonra farklı mezheplerin ortaya çıkışının nedeni bu sırdan kaynaklanmıştır.

Hakkı arayan insanın karşısına, bazen batıl çıkar. O da hak zannederek ve kıymet vererek batılı sahiplenir. Bazen de hakkı bulmaktan ümit kesmek üzereyken, sathi bir nazarla, batıl bir şeyi hak zannederek kabullenmek zorunda kalır. Aslında batıl meslek ve mezhepler bile bu anlamda bir hak arayışının sonucu olarak ortaya çıkmışlardır. Bu nedenle, her batıl mezhebin dayandığı bir hak vardır. Fakat o hak ve hakikat, neticelere hükmetmediği ve olumsuz yönleri olumlu yönlerine ağır bastığı için batıl hükmünü almıştır. Örneğin, Şiilik Kur’an’ın bir emri olan ehl-i Beyt’e sevgi gibi bir hak ve hakikate dayanır. Fakat daha sonraları Hz. Ömer’in (ra) İran saltanatını yıkması vb. sebeplerle “intikam-ı milli” gibi bir öfke ortaya çıkınca ve Hz. Ali (ra) sevgisinin önüne Hz. Ömer (ra) düşmanlığı esas olunca hakka batıl karışmış ve batıl yön ağır basmıştır.[36]

Bediüzzaman, insanın vehim, hayal duygularına varıncaya kadar tüm duygularıyla Hakk’a iltica etmesi gerektiğini vurgulamıştır.[37] Kur’an’ın izah ettiği şekilde kainata ve varlıklara bakıldığında batıla hiçbir imkan ve ihtimal kalmadığını önce nefsinde yaşamıştır ve Risale-i Nur eserleriyle de bu hakikati ders vermiştir. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi sevgide hakkı bulmak kadar, öfkede de haklı olmak istikametli bir hayatın gereği olmaktadır.

Hidayeti engelleyen, batılı hak ve imkansız olanı mümkün gibi gösteren sekiz şeytani desiseden bahsedilir, Sözler’de. Bunlar sırasıyla gaflet, dalalet, safsata, inat, mugalata, mükabere, iğfal ve görenektir. Bediüzzaman bu desiselere kapılarak inkar ve küfre düşenleri, insan suretindeki bedbaht hayvanlara benzetmiştir.[38]

Hidayetin önünde çok önemli bir engel olan ve insanı havalandırıp baş aşağı felakete atan sebeplerden biri de hakkın takdirindeki ifrat ve tefritlerdir. Bediüzzaman’a göre bunun nedeni “vasıf” ile “ittisaf” arasındaki farkı bilmemektir. Örneğin, bir onbaşıdan tüm askerlik işlerini ve işleyişini bilmeyi beklemek ya da güneşi yansıtan bir damla suda güneşin ihtişamlı özelliklerini aramak bu farkı bilmemekten kaynaklanır. Bir onbaşı komutanlığın cüz’i bir takım özelliklerini barındırır ve parlayan bir damla su güneşin bir kısım sıfatlarını taşır. Fakat o özellikleri ve sıfatları onbaşının ve suyun kendisinden bilmek büyük bir hatadır. Benzer şekilde varlıklar Cenab-ı Hakk’ın isimlerini ve sıfatlarını “vasf”ederler. Fakat, varlıklar Cenab-ı Hakk’ın isimleri ve sıfatlarıyla “muttasıf” değillerdir. Bu gözle bakmayanlar, Cenab-ı Hakk’ın kibriyasını, azametini ve büyüklüğünü varlıklar üzerinde eksiksiz göremedikleri için ya zulme ya da kizbe düşmektedirler. Yani ya Cenab-ı Hakk’ı  inkar edip yalanlamakta ya da O’nun hakkında ölçüsüz, dengesiz ve haksız düşüncelere sahip olmaktadırlar.[39]

İnsanın yetenekleriyle, iyilikleriyle övünmeye, gururlanmaya hakkı yoktur. Çünkü, iyilikleri emreden, isteyen Allah’ın emri ve rahmetidir. Yoktan var edip yaratan da Allah’ın kudretidir. Bu açıdan iyiliklerde insanın hissesi yok denecek kadar çok azdır. İnsanın sahiplendiği bedeni, ruhu, duyguları, sağlığı da kendisine ait değildir. Çünkü, hiç beklemediği bir anda kaybedebilmekte ve geri almaya güç yetirememektedir. Hatta insanın kendisinden bildiği yemek, içmek, görmek, konuşmak, düşünmek gibi en sıradan işlerde bile etkisi yüzde birdir. Örneğin, görmeyi istemekten öteye geçmez, insanın görme olayındaki rolü. Varlıkları şekillendiren, onları güneşle boyayan ve renklendiren Cenab- ı Hak’tır. Gözü, beyni ve tüm bedeni yaratan da Cenab-ı Hak’tır. Işığın, rengin ve görüntünün göze ulaşmasını, gözden beyne naklini, beyinde görüntüye dönüşmesini ve ruhta duyguların titreşimini yaratan da yine O’dur. İnsan yalnızca tüm bu işleyişte ister, arzu eder. Bediüzzaman’ın ifadesiyle insan iyiliklere ve güzelliklere “yalnız dua ile, iman ile, şuur ile, rıza ile”[40] sahip olabilir. Seyyiatta, kötülük ve çirkinliklerde ise kişi tamamıyla sorumludur. Çünkü, Allah’ın emrine aykırı olarak kötü ve çirkini kişi kendi özgür iradesiyle tercih eder. Tek bir kibritle büyük bir ormanı yakmak gibi, küçük bir hareketiyle çok büyük bir tahrip yapabildiği için sorumluluğu da büyüktür insanın. Özellikle de insanın nefsi kendisine verilen nimetlerin değerini övünerek eksiltmesi, gururlanarak bozması, sahiplenerek gaspetmesi, teşekkürsüzlük ve minnetsizlikle hiçe sayması nedeniyle büyük bir haksızlığa neden olmaktadır. Oysa, insanın hakkı “fahr değil, şükür”, “şöhret değil, tevazu, hacalet” ve “medih değil istiğfar, nedamet”[41] olmalıdır.

İncil’de hak ve batılı birbirinden ayıran hakperest anlamında el Faraklit ismiyle müjdelen biri vardır. O kişi Peygamber Efendimizden (asm) başkası değildir. Yedi asır öncesinden Peygamber Efendimizin (asm) bu ünvanla müjdelenmesi manidardır. Çünkü, Hz. İsa’yı (as) Yahudilerin yalancılıkla suçlamalarından, iftirada bulunmalarından ve dinini tahrifattan kurtaran bir peygamberdir, Hz. Muhammed (asm). [42]

Bediüzzaman Risale-i Nur külliyatında klasik bir iki isimle değil, farklı yüzlerce vasıfla Peygamber Efendimizden (asm) bahsetmiştir. Bu konuyla ilgili yapılan bir çalışmada Peygamber Efendimizin (asm) 139 farklı şekilde Nur risalelerinde tavsif edildiği tespit edilmiştir.[43] Risale-i Nur’da geçen üç evsaf-ı Muhammediye (asm) ise onun hakkaniyeti ve hak ehli olmasıyla ilgilidir: Bürhan-ı hak [44], Hakk’ın bürhanı[45] ve Tevhidin hakikat olduğuna bir delil-i hak.[46]

Peygamber Efendimiz (asm) risaletiyle hakkın bürhanı olduğu gibi, kulluğu ve örnek yaşantısıyla da hakkı ve istikameti gösteren bir pusula gibidir.  Çünkü, yaşantısıyla, tüm davranış, söz ve hallerinde istikameti en zirve noktada yaşayan rehber insandır, Resul-i Ekrem (asm). Çünkü O (asm), “Bizi sırat-ı müstakime ilet!” duasını içtenlikle, tüm ümmetini, belki insanlığı kuşatır bir derecede yapan ve “Sana emredildiği şekilde istikamet sahibi ol!” emrini ise herkesten fazla ciddiye alarak yaşayan eşsiz bir insandır.

Kaynaklarda yer alan bir rivayete göre Hz. Peygamber’in kendisini yaşlandırdığını belirttiği (Tirmizi, Tefsir, 56:6) ağır yükümlülüklerden biri de, “Sana emredildiği şekilde istikamet sahibi ol!” (Hud, 11:112) buyruğu olmuştur. Fahreddin er Razi, bu emrin itikadi ve ameli hükümlerin tamamını kapsadığına işaret ederek bu konularda her türlü aşırılıktan uzak bir şekilde yaşamanın güçlüğüne dikkat çeker. Ona göre Resul-i Ekrem’e (asm), aynı zamanda İslam dininin çok önemli bir ilkesinin ortaya konduğu bu ayettekinden daha ağır görev yükleyen başka bir ayet inmemiştir.[47]

Risale-i Nur’da Peygamber Efendimiz’in (asm) bu istikametli örnek hayat çizgisine şöyle dikkat çekilmiştir: “Kuvve-i akliyenin fesat ve zulmeti hükmündeki ifrat ve tefriti olan gabâvet ve cerbezeden müberrâ olarak, hadd-i vasat ve medar-ı istikamet olan hikmet noktasında kuvve-i akliyesi daima hareket ettiği gibi; kuvve-i gadabiyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan korkaklık ve tehevvürden münezzeh olarak, kuvve-i gadabiyenin medar-ı istikameti ve hadd-i vasatı olan şecaat-i kudsiye ile kuvve-i gadabiyesi hareket etmekle beraber; kuvve-i şeheviyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan humud ve fücurdan musaffâ olarak, o kuvvenin medar-ı istikameti olan iffette, kuvve-i şeheviyesi daima iffeti, âzamî mâsumiyet derecesinde rehber ittihaz etmiştir.[48] Madem, sırat-ı müstakimin pratik hayata geçirilmesi için Peygamber Efendimiz (asm) model insandır. Öyleyse, “sırat-ı müstakim”in en güzel bir tarzda yaşanması anlamını taşıyan O’nun (asm) Sünnet-i Seniyye’sine uygun yaşanması da aynı öneme sahiptir. Bununla birlikte sünnetin en küçük bir edebine uymak, hayatın her anında Peygamber Efendimizi (asm) ve rıza-ı İlahi’yi hatırlattığı için istikametli bir hayat sürmeyi de sağlamaktadır. Yine, O’nun (asm) sünnetine uyulduğu takdirde, “acaba böyle hareket etmek hak mıdır?” endişeleri ortadan kalkmakta ve ebedi saadet yolculuğunda istikametli bir yol takip edildiği inancı güçlenmektedir.

 

Risale-i Nur Külliyatında Hakka Dair Altın Prensipler

Hak aldatmaz, hakikatbin aldanmaz.[49]

Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir.[50]

Hakkın hatırını kırmayacağım, hakikati söyleyeceğim. Zira Hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra feda edilmez. Kimin hatırı kırılırsa kırılsın, yalnız hak sağ olsun.[51]

Yalana yer hiç yoktur, çendan olsa faydalı. Her sözün doğru olsun, her hükmün hak olmalı. Lâkin hakkın olamaz her doğruyu söz etmek.[52]

Evet, her söylediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek doğru değil. Bazen zarar verse sükût etmek… Yoksa yalana hiç fetva yok. Her söylediğin hak olmalı; fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yok. Çünkü hâlis olmazsa su-i tesir eder, hak, haksızlıkta sarf olur.[53]

Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihati bazen damara dokundurur, aksülâmel yapar.[54]

Hakta ittifak, ehakta ihtilâf olduğundan, bazen hak, ehaktan ehaktır; hasen, ahsenden ahsendir. Herkes kendi mesleğine “Hüve hakkun” demeli, “Hüve’l-Hakku” dememeli. Veyahut “Hüve hasen” demeli, “Hüve’l-Hasen” dememeli.[55]

Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, “Mesleğim haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat “Yalnız hak benim mesleğimdir” demeye hakkın yoktur.[56]

Kuvvet hakka hizmetkâr olmalı. Hikmetteki desâtir, hükümette nevâmis, hakta olan kavânîn, kuvvetteki kavâid birbiriyle olmazsa müstenid ve müstemid. Cumhur-u nasta olmaz ne müsmir ve müessir. Şeriatta şeâir kalır mühmel, muattal; umûr-u nasta olmaz müstenid ve mu’temid.[57]

Haklı adam, insaflı olur. Bir dirhem hakkını, istirahat-i umumînin yüz dirhem menfaatine feda eder. Haksız ise ekseriyetle enâniyetli olur; feda etmez, gürültü çoğalır.[58]

Bu çeşit mesâili münakaşa etmenin birinci şartı, insafla, hakkı bulmak niyetiyle, inatsız bir surette, ehil olanların mabeyninde, sû-i telâkkiye sebep olmadan müzakeresi caiz olabilir. O müzakere hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muarızın elinde zâhir olsa, müteessir olmasın, belki memnun olsun. Çünkü bilmediği şeyi öğrendi. Eğer kendi elinde zâhir olsa, fazla bir şey öğrenmedi; belki gurura düşmek ihtimali var.[59]

Fenn-i âdâb ve ilm-i münazaranın uleması mâbeynindeki hakperestlik ve insaf düsturu olan şu “Eğer bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır.” Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o münazarada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor. Belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa, zararsız, bilmediği bir meseleyi öğrenip menfaattar olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor.[60]

Hem de bilâ-perva olarak ilân ederim: Beni geçmiş asırların efkârına karşı mübarezeye heyecan ve şecaate getiren ve yüzer senelerden beri sevkü’l-ceyş ile kuvvet bulan hayâlât ve evhamın müdafaasına beni gayrete getiren itikadım ve yakînimdir ki: Hak neşvünema bulacaktır-eğer çendan toprakta gizlense… Ve taraftar ve mültezimleri muzaffer olacaklardır-eğer çendan zaman ve zeminin merhametsizliğinden az ve zayıf olsalar… Hem de itikadımdır ki: İstikbale hüküm sürecek ve her kıtasında hâkim-i mutlak olacak, yalnız hakikat-i İslâmiyet’tir. Evet, saadet saray-ı istikbalde tahtnişin hakaik ve maarif yalnız İslâmiyet olacaktır. Onu fethedecek yalnız odur.[61]

Özet

Bu makalede, Bediüzzaman’ın hak kavramı ve esma-i Hüsna’dan Hak ismiyle ilgili yaklaşımları üzerinde durulacaktır. Öncelikle varlığın tüm hakikatlerinin ve mahiyetlerinin Hak ismine dayanması gerçeğinden yola çıkılacaktır. Daha sonra ise Risale-i Nur’un kavram haritasında Hak ismi, mana-i harfi, hikmet ve sırat-ı müstakim kelimeleri arasında ilişki kurulmaya çalışılacak ve konuya bu perspektiften bakılmaya çalışılacaktır.

Makalenin ilerleyen bölümlerinde Hak isminin varlıklar üzerinde, her hak sahibine yetenekleri oranında hakkını vermek, şeklindeki tecellisi üzerinde durulacaktır. Ayrıca, bahar haşrinde yeryüzü genişliğinde ve yüz binlerce tür azametinde gözlemlenen Hak isminin tecellisinin, aslında gerçek anlamda Haşr-i Ekber’de ortaya çıkacağından bahsedilecektir.

Kur’an’ın terbiyesi ile felsefe öğretisi arasındaki derin farklardan biri olarak, hakkın esas alınıp alınmaması konusuna değinildikten sonra, hak ehli olan Müslümanların batıl taraftarı olan kafirlere mağlup olmalarının altında yatan nedenler kısaca dile getirilecektir. Ayrıca, insanın mükerrem olması nedeniyle hakkı fıtri olarak araması ve hakkı hak bilmek olan hidayetin en önemli bir ilahi hediye olması konusu üzerinde durulacaktır.

Son olarak ise, Hak isminin en büyük tecellisinin Kur’an olması ve Peygamber Efendimizin (asm) hakka en parlak ayna olması gerçeğine vurgu yapılacaktır. Bu anlamda Sünnet-i Seniyye’yi en küçük bir edebine uyarak yaşamanın anlamı ve değeri anlaşılmaya çalışılacaktır.


[1]Bekir Topaloğlu, “Hak”, s. 152

[2] (Toplam sayfa sayısı /Cenab-ı Hak isminin geçtiği sayfa sayısı) Sözler (724/131), Mektubat (505/97), Lem’alar (427/83), Şualar (655/63) İşaratü’l İ’caz (277/88), Mesnevi-i Nuriye (227/79), Barla Lahikası (208/81), Kastamonu Lahikası (209/81), Emirdağ Lahikası (460/107), Tarihçe-i Hayat (640/96), Asa-yı Musa (256/29), Sikke-i Tasdik-i Gaybi (236/34).

[3] Sözler, s. 37, 90, 163, 327, 346, 381, 392, 428, 517, 586; Mektubat s. 44, 242; Lem’alar, s. 88, 136; Şualar, s. 198; Mesnevi-i Nuriye, s. 45

[4] Sözler, s. 83, 436, 586

[5] Sözler, s. 381

[6] Sözler, s. 83

[7] Sözler, s. 84

[8] Sözler, s. 319

[9] Mesnevi-i Nuriye, s. 46.

[10] Sözler, s. 436.

[11] Mektubat, s. 242.

[12] Salih Özaytürk, “Hak ve Hakikat Kavramları”, Okumalar-Kavram Sözlüğü, (Çevrimiçi) http://www.karakalem.net, 17 Şubat 2004.

[13] İşaratü’l İcaz, s. 29.

[14] Sözler, s. 67.

[15] Lem’alar, s. 342.

[16] Sözler, s. 586.

[17] Sözler, s. 90.

[18] Şualar, s. 199.

[19] Mektubat, s. 276.

[20] Sözler, s. 209.

[21] Sözler, s. 499.

[22] Bkz: Lem’alar, s. 121-122.

[23] Bkz: Sözler, s. 666-667.

[24] Bkz: Lem’alar, s. 210-220.

[25] Sözler, s. 346.

[26] Sözler, s. 37.

[27] Ayhan Tekineş, Yrd. Doç. Dr, “Kur’an-ı Kerim, Tarihselcilik ve Hermenötik”, (Çevrimiçi) http://kitap.yeniumit.com.tr/hermenotik/hak.html.

[28] Sünuhat, s. 27.

[29] Sözler, s. 324.

[30] Bkz: Lem’alar, s. 82.

[31] Mektubat, s. 26.

[32] İşaratü’l İ’caz, s. 28.

[33] Mektubat, s. 455; Sözler, s. 545; Mesnevi-i Nuriye, s. 210; Muhakemat, s. 110.

[34] Osmanlıca-Türkçe Lügat, Yeni Asya Neşriyat (Mayıs 2001), İstanbul, s. 910.

[35] Sözler, s. 659.

[36] Bkz: Mektubat, s. 354.

[37] Mesnevi-i Nuriye, s. 117.

[38] Sözler, s. 172.

[39] Mesnevi-i Nuriye, s. 116.

[40] Sözler, s. 428.

[41] Sözler, s. 209.

[42] Mektubat, s. 171.

[43] “Risale-i Nur’da Evsaf-ı Muhammediye (asm)”, Yeni Asya Gazetesi, (16 Mayıs 2003).

[44] Sözler, s. 216, 722; Mektubat, s. 191, 196.

[45] Mesnevi-i Nuriye, s. 24.

[46] Mesnevi-i Nuriye, s. 26.

[47] Mustafa Çağrıcı, Süleyman Uludağ, “İstikamet Maddesi”, TDVİA, C. 22, Diyanet Yayınları, İstanbul 2001, s. 348–349.

[48] Lem’alar, s. 65

[49] Sözler, s. 216.

[50] Münazarat, s. 49.

[51] Divan-ı Harb-i Örfi, s. 43.

[52] Sözler, s. 651.

[53] Hutbe-i Şamiye, s. 56.

[54] Mektubat, s. 256.

[55] Mektubat, s. 460.

[56] Mektubat, s. 256.

[57] Sözler, s. 647.

[58] Şualar, s. 284.

[59] Mektubat, s. 335.

[60] Lem’alar, s. 165.

[61] Muhakemat, s. 7.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir