Bediüzzaman Said Nursi, “Medresetü’z Zehra erkânları” diye nitelediği sadık talebeleri için “hakiki vekillerim”[1] ve “hakiki varislerim”[2] demiştir. Onları  “fedakâr evladın çok fevkinde sadakatle şimdiye kadar hizmetleriyle her biri birer genç Said…”[3] mahiyetinde görmüş ve çok büyük bir kıymet vermiştir.

Bediüzzaman’ın vekilleri –öncelikle- vasiyetnamede adı geçen Nur talebeleridir. (Abdülmecid, Zübeyir, Mustafa Sungur, Ceylan, Mehmed Kaya, Hüsnü, Bayram, Rüştü, Abdullah, Ahmed Aytimur, Atıf, Tillolu Said, Mustafa, Mustafa, Seyyid Salih.) Bir mektubunda bu hakikati şu sözleriyle vurgulamıştır: “Vasiyetnamemdeki evlât kabul ettiğim küçük evlâtları tevkil ediyorum. Onlarla konuşanı benimle konuşmuş gibi kabul ediyorum.”[4]Başka bir mektubunda ise “bütün Nur talebeleri bir cihette bu biçare Said’in dava vekilleri”dir[5] diyerek bu daireyi genişletmiştir.

Bediüzzaman’ın varisi olarak gördüğü talebelerinden umudu ise şudur: “Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin.” Barla Lahikası’nda Refet (Barutçu) ağabey’e yazdığı bir mektupta “Yazılan Sözlere kendi malı gibi sahip olmalıdır. Kendisi telif etmiş ve yazmış nazarıyla bakıp neşrine ve ehil olanlara iblâğına çalışmaktır.” İfadeleriyle bu manayı ders vermiştir.

Emirdağ Lahikası’nın ikinci cildinde “Üstadımız diyor ki/dedi ki/ifade buyurdular ki/demiş”[6] ifadelerinin sıkça kullanılması da genç Nur talebelerinin Said Nursi’ye vekâleti hakkıyla yaptıklarının bariz bir belirtisidir.

Bediüzzaman’ın belirli bir vazife için hususi vekilleri de vardır. Bunlardan birincisi Mustafa Sungur’dur. Said Nursi “Ben kendim zehir hastalığıyla şiddetli hasta olduğumdan ve kendi hukukumu müdafaa edemediğimden Sungur’u kendime vekil ediyorum”[7] diyerek Ankara’da Risale-i Nur’un mahkeme işlerini takip etmek için Mustafa Sungur’u vazifelendirmiştir. Daha sonraları Mustafa Sungur’un yanına –ikinci bir vekil olarak- talebelerinden Ceylan Çalışkan’ı gönderir.[8] Çok daha sonraları Bediüzzaman Said Nursi’yi savunma cesaretini taşıyan Mihri Helav, Seniyüddin Başak ve Abdurrahman Şeref Laç gibi avukatlar dava vekilliği vazifesini üstlenmişlerdir.[9]

Aslında, iman ve Kur’an’a Risale-i Nur’la hizmet eden her bir Nur talebesi Bediüzzaman’ın bir vekilidir. Bediüzzaman’ın Ankara’daki bir talebesi olan Osman Nuri hakkında “Eğer o, orada olmasa idi, benim gitmem lazımdı. Fakat o bana ihtiyaç bırakmıyor.”[10] Beyanında bulunması bu cihetle manidardır.

Said Nursi, Risale-i Nur hizmetine dair bazı işleri talebelerinin (Medresetü’z Zehra erkânları) reylerine havale etmiştir. Emirdağ Lahikasının ikinci cildindeki bir kısım mektuplarda Nur talebelerinin reylerine havale edilmiş birçok hizmet zikredilir: Bediüzzaman’ın dünyadaki son menzili olan kabrinin nerede olacağı,[11] İnebolu’da yeni harfle çoğaltılan nüshaların durumu,[12] Lemaat’ın Otuz Üçüncü Söz olarak Sözler’e dâhil edilmesi,[13] Asa-yı Musa’nın Arapça’ya tercüme edilmesi,[14] Gençlik Rehberi hakkında “dini siyasete alet etmek var” hükmüne varan vukufsuz ehl-i vukufun adlî vazifelerini dinsizliğe alet etmek istediklerini delilllerle ispat etmek vazifesi,[15] Risale-i Nur mecmualarına dair elli liranın ne şekilde kullanılacağı,[16] Said Nursi’ye gelen mektuplara onun bedeline cevap verilmesi,[17] ince bir meseleye dair hakikatin ıslaha ihtiyacı olup olmadığı,[18] Mahkeme-i Temyiz tarafından beraati tasdik edilen mahrem bir risalenin neşir kararı,[19] İhvan-ı Müslimin Cemiyeti namına gelen tebriğe cevap verilmesi,[20] Isparta Sümerbank Fabrikası’nda çalışan bir zatın sualine cevap verilmesi,[21] Cezire ile irtibatın sürdürülmesi ve Zülfikar mecmuasındaki bir sehvin tashih edilmesi…[22]

Bediüzzaman Said Nursi’nin talebeleri, üstadlarının inisiyatif vermesiyle Risale-i Nur hizmetinde bir çok ağır sorumlulukları da üstlenirler. Nur talebelerinin inisiyatif alarak gerçekleştirdikleri bir kısım faaliyetlere Lahika mektuplarında yer verilmesi de teşvik maksatlı olsa gerektir. Mesela, Üniversite Nur Talebelerinin İstanbul’da iki bin adet Gençlik Rehberini basmaları,[23] Risale-i Nur ve Bediüzzaman aleyhinde neşriyat yapan gazetelerden yüz altmış adedinin imha edilmesi,[24] Doğu Üniversitesi hakkında tahrifçi Ulus gazetesine cevap verilmesi,[25] Bazı gazetelerde çıkan yalan haberler hakkında yazılan tekzip yazıları…[26]

Vasiyetname mevzuuna gelecek olursak;

Bediüzzaman, hayatı boyunca rabıta-i mevt hakikatine mutabık olarak yaşamakla birlikte, vefatının yakınlaştığını hissettiği bir dönemde vasiyetname yazmış ve bu vasiyetini musırrane birçok defa teyid ederek Risale-i Nur Külliyatına dâhil etmiştir.[27] Vasiyetname yazmaya kendisini sevk eden halet-i ruhiyesini ise şöyle beyan etmiştir:

Ben şahsım itibarıyla vazife-i Nuriyeyi yapmaya tâkatim kalmamış. Belki ihtiyaç da kalmamış. Hem müteaddit tesemmümlerle ve çok ihtiyarlık vaziyetiyle ve hastalıkla, şimdiki hayatta kalmak, tahammülüm kalmamış gibidir. Şayet müştak olduğum ölüm elime geçmese de, zahirî hayatımda ölmüşüm gibi diye bu vasiyetimi yazıyorum.[28]

Bediüzzaman vasiyetnamesinde hem maddi, hem manevi mirasından bahsetmiştir. Maddi mirası, Risale-i Nur’un satılan nüshalarının sermayesinin, Risale-i Nur’un malı olarak bilinmesi ve beşten birisinin -hayatını Risale-i Nur’a vakfeden, nafakasına çalışmaya zaman bulamayan- “halis”, “fedakâr”, “hakiki” talebelerinin tayınatına tahsis edilmesidir.[29] Aziz Üstad, maddi mirası vesilesiyle, talebelerinin “azami ihlâsı kazanmaları”, “ilmi vasıta-i cer yapmamaları” ve “ilm-i imani yolunda izzet-i ilmiyeyi muhafaza etmeleri”nin mümkün olacağını ümit etmiştir.[30] Aziz Üstad’ın manevi mirası ise tüm talebelerine emanet ettiği Risale-i Nur Külliyatı ve Risale-i Nur hizmetinin şahs-ı manevisidir. Üstad Said Nursi’nin, talebelerinden –tesanüdlerini muhafaza ederek- Üstadlarının vazifesine hakiki varis olmalarını istemiştir.[31]

Aziz Üstad’ın diğer bir vasiyeti ise kabrinin yeridir. Kabrinin gizli bir yerde olması gerekliliğini vasiyetini şöyle bildirir:

Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü dünyada sohbetten beni men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu surette beni mecbur ediyor.[32]

Bediüzzaman Said Nursi’nin talebelerine vasiyetinde –ayrıca- şu dersler de vardır: 1-Kendisinin maddi ve manevi her şeyden feragat mesleğinden ayrılmama, 2- Yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışma, 3-Bütün haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını helal etme, 4-Eza ve cefa edenlere karşı zerre kadar intikam emeli beslememe, 5- Risale-i Nur’a sadakat ve sebatla çalışma…[33]

Hülasa, Bediüzzaman en büyük mirası olan Risale-i Nurları dünya malı gibi miras bırakmamıştır. Risale-i Nurlar uhrevi nurlar olduklarından, her Nur talebesinin Nurların tam varisi olması için o Nurlar hazinesine tam hissedar yapılmıştır. Emirdağ Lahikası‘ndaki bir mektupta bu mana şöyle izah edilmiştir:

Eğer vefattan sonra bu hakiki ve hakikatli varislerin eline bu malım geçse, dünya malı gibi bir derece taksim olur; derecesine göre her birisi maldan bir kısmına hakiki malik olur, umumuna malik olamaz. Fakat ölümden evvel varislere verilse; emval-i uhrevi gibi, her birisi umum o mala, o nur lambasına derecesine göre malik sayılır. Her birisi küçük birer Said olur; bir nöbetçi yerine, binler nöbetçiler olur. Said’in, irsiyette yalnız binden bir hisse sahibi bir Nurcu olmaz, belki tam bir genç Said olur. Mesela o emval, emval-i Nuriye, faraza bir hazine kadar olsa, binler Nurculara tevziatta, taksimatta yirmişer, yüzer altın düşebilir. Fakat vefat etmeden onları onlara vermek, bir sırr-ı azime binaen, her birine istidadına göre, haslara bir milyon birden düşebilir.[34]

Peki her bir Nur talebesi bu kıymetli mirasa hakkıyla sahip çıkabilecek midir? Bediüzzaman bu gibi soruların ve itirazların önünü almak için bir talebesinin dilinden “Her bir has şakirdin, senin gibi hayatını ve bütün rahatını feda edebilir mi ki, o koca malı bütün birden alsın?” sorusunu sormuş ve şöyle bir cevap vermiştir:

İnşaallah, tesanüdün sırr-ı azimi ile -ki üç elif tesanüdle yüz on bir kuvvetinde gösterdiği gibi- has şakirtlerin mabeynindeki tesanüd-ü hakikinin verdiği kuvvet, benim gibi bir biçarenin sizce fevkalade zannedilen fedakârlığından geri kalmayacaktır, inşaallah.[35]

Bu cevaptan da anlaşılmaktadır ki, her Nur talebesinin bu uhrevi mirasta -istifade, feyz, neşir bakımından- tam manasıyla hissesi olmakla birlikte Risale-i Nur’a hakkıyla sahip çıkanlar, nur hakikatlerini için her türlü fedakârlığı göze almış, “tesanüd-ü hakiki”yi gerçekleştirmiş, “has talebe”lerden müteşekkil –her türlü ötekileştirmeden âzâde- bir şahs-ı manevidir.

Kaynakça:

[1] Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 268.
[2] A.g.e., s. 267.
[3] A.g.e., s. 288.
[4] A.g.e., s. 442.
[5] A.g.e., s. 443.
[6] A.g.e., s. 272, 281, 315, 314, 402, 406, 407, 409, 415, 416, 419, 432, 443, 444, 450, 452.
[7] A.g.e., s. 270, 287, 410.
[8] Bkz: A.g.e., s. 287.
[9] Tarihçe-i Hayat, s. 571, 567, 568, 572.
[10] Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 279.
[11] A.g.e., s. 267.
[12] A.g.e., s. 267.
[13] A.g.e., s. 291.
[14] A.g.e., s. 282.
[15] A.g.e., s. 358.
[16] A.g.e., s. 273.
[17] A.g.e., s. 268, 279, 336.
[18] A.g.e., s. 339.
[19] A.g.e., s. 457.
[20] A.g.e., s. 280.
[21] A.g.e., s. 283.
[22] A.g.e., s. 284.
[23] A.g.e., s. 284.
[24] A.g.e., s. 302.
[25] A.g.e., s. 404.
[26] A.g.e., s. 433.
[27] A.g.e., s. 417, 432, 446, 447.
[28] A.g.e., s. 446.
[29] Bkz: A.g.e., s. 432, 446.
[30] A.g.e., s. 446.
[31] A.g.e., s. 417.
[32] A.g.e., s. 420, 421.
[33] A.g.e., s. 318.
[34] A.g.e., s. 188.
[35] A.g.e., s. 188.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir