Bir rahmet yağmurunun ardından doğdu.

Gökyüzünden yeryüzüne indi.

Renksizdi, berraktı, duruydu, arıydı.

O kadar latifti ki ele avuca sığmıyordu.

Lakin mevsim kıştı. Zemherir soğukları yavaş yavaş zerrelerine kadar işledi. Bir de baktı ki donmuştu, kaskatı kesilmişti.

Eyvahlar olsun! İçine ne zaman kömür gibi tozlar karışmıştı da şeffafiyetini de kaybetmişti.

Çok umutsuz da değildi. Çünkü hacmi büyümüştü.  Bir baktı etrafına… Küçük birçok buz parçasının varlığı onu kendine getirdi. Belki bir parça da gururlandırdı. Buna rağmen kıskandığı, gıpta ettiği büyük buzlar da gözünü boyamıyor değildi.

Deniz genişti, belki uçsuz bucaksızdı. Lakin buz parçacıkları arasında mekân mücadeleleri eksik de değildi. Büyük buz parçacıkları -belki iktidarlarını göstermek için- küçükleri öteliyor, gölgeliyordu.

Her şeye rağmen kendi ile gurur duyuyordu. Niye gururlanmasın ki? Eller üstündeydi. Devasa bir deniz onu sırtında taşıyordu. Küçümsedi denizi, dalgaları, katreleri… Kimliklerini kaybettiklerini zannettiği için onlara hiç acımadı da değil…

Bilmiyordu ki deniz ne kadar şefkatli, ne kadar hamiyetliydi. Enaniyetli buz parçalarını el üstünde tutuyordu, ta ki bir gün Güneşin nuruyla eriyip asıllarına kavuşabilsinler…

Bir gün kış ortasında yaz geldi. Karanlık bulutlar perdelerini çektiler.

O gün kimler erimedi ki… Talihliydi ki bizim buz parçası da birçok buz gibi erimiş ve denize karışmıştı. Bu öyle bir karışımdı ki tüm zerreleriyle denizin her tarafına nüfuz eden bir değişimdi.

Buz parçası belki küçük hacmini kaybetmişti, lakin deniz gibi geniş bir vücudu kazanmıştı…

Biri kaybedip milyonu kazanan zarar etmezdi…

Erimiş buzlarla zenginleşmiş denizi Güneş bir bir buharlaştırdı. Terakki eder gibi göklere yükseldiler su katreleri. Bulutlara binip binlerce kilometrelik uzun seyahatlere çıktılar…

Yağmur olup canlıların yardımlarına koştular. Hazine olup dağların mahzenlerine yerleştiler. Nehir olup yeryüzünü karış karış dolaştılar. Çağlayan olup coşup taştılar. Reşha olup Güneşin tüm renklerini gökkuşaklarında sergilediler…

Gurur ve enaniyetten donmuş bir buz parçası olmaktan kurtulup, ihlâs ve mahviyet sırrıyla aslını keşfeden bir reşha olmak makamına çıktılar…

Evet, bahtiyar odur ki, kevser-i Kur’anîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enaniyetini o havuz içine atıp eritendir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir