Son yolculuk var mı?

Bazı cümleler var ki ne öylesine söylenir ne de öylesine yazılır. Hele bu cümleler kamuoyuna hitap eden klasik ya da sosyal medyadaki haber başlıkları ise aslında belirli bir dünya görüşünün temsilleridir. Bu sebeple sıklıkla karşımıza çıkan bu haber başlıkları ve cümle kalıplarını önemsiz görmek mümkün değildir. Kaldı ki seküler yaklaşım sahipleri ile dini hassasiyetler taşıyan medya kanalları arasındaki farkın gün geçtikçe kapandığı bir zaman diliminde bu hakikatin önemi bir kat daha artmıştır.

Bahsini ettiğim farklı medya kanalları arasındaki bu benzeşmenin en dikkat çekici misallerinden biri de vefat haberlerine ait başlıklar. Bu haberler sunulurken dini hassasiyetleri olan medya kanalları da şimdilerde “toprağa verildi”, “hayata veda etti”, “hayatını kaybetti”, “son yolculuğuna çıktı” ya da “son yolculuğuna uğurlandı” gibi bazı kalıp cümleleri tercih etmektedir. Bu durum ne yazık ki artık yadırganmamakla birlikte normal karşılanmaktadır. Oysa Allah’a ve ahirete iman nurundan mahrum bir maddeci bakışın tercümanı olan bu gibi söz kalıplarına karşı duyarsızlık hatta benimseyiş ölüm gibi hayati hakikatlere yaklaşımlarımız ve inançlarımızdaki kırılımların işaretleridir.

Şimdi yönelip kendimize bir soralım: “Ölüm bizim için nasıl bir yolculuk?

Son bulan, karanlıklara açılan, yokluğa uzanan bir yolculuk mu? Yoksa hiç bitmeyecek yolculukların istasyonlarından sadece biri mi?

Hayatın süreklilik arz eden iç içe esrarengiz yolculuklar olduğunun en güzel tariflerinden biri Yirmi Üçüncü Söz’de geçer:

Yolculuk ise alem-i ervahtan, rahm-ı maderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen ebedü’l abad tarafına bir yolculuktur.

Hayat sırlı bir yolculuk. Öyle ki ruhlar aleminde başlayan bu yolculuk anarahmi, çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, kabir, berzah, mahşer, sırat istasyonlarına uğrayarak ebediyete uzanır. Hayatın bu yatay yolculuğuyla birlikte bir de dikey yolculukları vardır. Bu ikinci manevi yolculuklar ise ferşten arşa, esfel-i safilinden ala-yi illiyine, gafletten huzura, cehaletten marifete, küfürden imana doğru gerçekleşen girift, meşakkatli, kırılgan ve kritik yolculuklardır.

İnsan gibi aslında kainatta yolcu olmayan ya da yolculuğu sona eren hiçbir şey yok. Her varlığın bitmek bilmeyen farklı bir yolu ve yolculuğu var. Zerreler de yolcu, canlılar da, yerküre de, güneş sistemi de, kainat da…

İnsan ise aziz, azimli, meraklı, vazifeli, yetenekli ve hür bir yolcu. Hayat ise yolculuğun her türlüsü tattıran bir serüven. Bu esrarengiz hayat yolculuğu ise hiç bitmiyor belki yol aldıkça süratleniyor, şevk ve heyecan veriyor.

Ya Cennet aleminde yolculuklar bitecek mi?

Abdülkadir-i Geylani (RA) Gunyetü’t talibin li-tariki’l-hak (Hak yolun talipleri için) isimli eserinde hadislere dayanarak Cennetliklerin –bize göre uzun- yolculuklarını anlatır. Cennet ehlinin yüz bin sene uzaklıktaki dostlarını ziyaret ettiklerinden şöyle bahseder:

Cennet ehli, yüz bin senelik ve daha uzak mesafedeki ziyaretlere giderler. Oradaki kardeşlerini ziyaret ederler. Kardeşlerinin yanından döndükleri zaman, konaklarına hediyelerle gelirler. Tıpkı: Sizden biri, evine hediyelerle döndükleri gibi.

Cennettekiler her Cuma günü Rablarını görürler” rivayetine istinaden Cennetin en ulvi yolculuğu Allah’ın huzuruna çıkmak ve rü’yetine mazhar olmaktır. Lakin ahiret alemlerindeki yolculuklar dünyadaki gibi meşakkatli ve çok zaman alan yolculuklar olmayacaktır. Zira Cennet ehli maddi her türlü kayıtlardan azade olacaklardır. Bediüzzaman Said Nursi bu hakikati Yirmi Sekizinci Söz’de şöyle izah etmiştir:

Nurani, kayıtsız, geniş ve ebedi olan Cennette, cisimleri ruh kuvvetinde ve hiffetinde ve hayal süratinde olan ehl-i Cennet, bir vakitte yüz bin yerlerde bulunup, yüz bin hurilerle sohbet ederek yüz bin tarzda zevk almak, o ebedi Cennete, o nihayetsiz rahmete layıktır.

Evet yolculuk ne bu dünyada başladı ne de ölümle bitecek. Belki de yolculuk varoluşumuzun ayrılmaz bir parçası ve biz var oldukça her daim nice yolculuklar sürecek.

Sözlerimi Halil Cibran’ın yol ve yolculuk üzerine söylediği şu veciz ifade üzerinden bağlamak istiyorum:

Vahim olan yolun yolcusuz olması değil asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır.

Evet yolcu yolunda olursa yolcudur. Yolcusunu bekleyen nice boş yollar olduğu gibi yolunu arayan yolcular da pek çoktur. Fakat yolunu bulmak için önce yolcu güzel bir niyetle doğru bildiği yoluna çıkmalıdır fakat dikkatli olmalıdır ki bir gaflet eseri yoldan çıkmasın.

Yolculuğunuz bitmesin.

Yolunuz açık olsun.

Bir Cevap Yazın