“Planınız bir yıl içinse pirinç ekin, on yıl içinse ağaç dikin, yüz yıl için ise insanları eğitin.”

Huang-Çe’ye ait bu söz eğitime yatırım yapmanın önemine dikkat çeken ve dünyanın tarla olma gerçeğini vurgulayan veciz sözler içinde en bilinenlerindendir. Her ne kadar Huang-Çe çok önemli bir gerçeği veciz bir dille ifade etmiş olsa da, dünyayı ve insanı ademe mahkum zannettiği için eğitimin çok daha yüksek hedeflerini görememiş ve bu gerçeği ifade etmekten aciz kalmıştır.

Huang-Çe’nin ufkunun ötesinde bir gerçeği -Kur’an’ın nuruyla bakan- Bediüzzaman’ın şu veciz ifadelerinde buluruz: “Şüphesiz dünya bir mezraadır, mahşer ise bir beyderdir, harmandır; Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.” Ve buna paralel olarak insanın “istidat çekirdeklerini”, “İslamiyet suyu” ve “iman ziyası” ile “ubudiyet toprağı” altında terbiye etmesi gereğinden bahseder, Bediüzzaman. Ta ki insanın hakikati, ahiret âlemlerinde ve Cennette, çekirdekten baki bir ağaca dönüşebilsin ve ebedi meyveleri netice verebilsin.

Evet, dünya ahiretin mezrası, tarlasıdır. Dünyayı tarla yapan Cenab-ı Hak, insanı hilkatin meyvesi ve insanın istidat ve kabiliyetlerini de çekirdekler mahiyetinde yaratmıştır. Dünyanın maddi ve manevi geleceği ise insanın çekirdek mahiyetindeki istidatlarını açığa çıkarmasıyla ve onları yaradılış amacına uygun bir şekilde kullanmasıyla doğru orantılıdır.

Ne ekerse onu biçecek olan insanoğlu, tüm mevcudatın imreneceği bir medeniyet kurmak istiyorsa eğitime fazlasıyla önem vermek zorundadır. Eğitim birçok kişinin sandığının aksine belirli bir yaş aralığında ve belirli bir mekânda alınacak -okulla sınırlı- bir şey değildir. Belki hayat boyu sürmesi gereken insani bir süreçtir.

Diğer taraftan eğitim bizim ülkemizde anlaşıldığı şekliyle öğretmekten öte bir şeydir. Kelimenin etimolojisinden kaynaklansa gerek, bizde eğitim malumat doldurmanın ötesine geçmemektedir. Etimolojik olarak “Education” (Eğitim) kelimesi Latince “hariç” manasına gelen “e, ex” ile önderlik etme manasına gelen “ducere duc” kelimelerinden oluşur. Harfi harfine “malumat doldur” ve “kabiliyetleri meydana çıkar” manasına gelir.

Günümüzde kullanımı gittikçe azalsa da eskiden öğretim ve eğitim yerine talim ve terbiye kelimeleri kullanılıyordu. Talim Allah’ın Âlim ismini, terbiye ise Rab ismini hatırlatırdı. Oysa günümüzün seküler kavramlarında bu ruhu ve derinliği bulmak mümkün değil. Talim, Allah’ın Âlim ismini hatırlatmakla beraber tüm insanlığın babası olan Hz. Âdem’in Kur’an’da anlatılan “talim-i Esma” hadisesini de düşündürüyor. İnsanoğlunun -melekler şahsında- tüm mevcudata üstünlüğünün ilan edildiği ve insanın gerçek kemalatının Allah’ın isimlerine vukufiyetten geçtiğini ders veren bu kıssayı hatırlamakta her daim alınacak, oysa ne çok ibret var.

Modern pedagoji ve eğitim bilimi eğitimi “kişiyi aklı, duyguları ve davranışlarıyla bir bütün olarak ele alan bir oluşturma ve yönlendirme süreci” olarak tanımlar. Bu bağlamda Prof. Herman H. Horne ise eğitimin hedefini şu sözüyle belirtir: “Eğitim bedenen ve aklen gelişmiş, hür, şuurlu bir beşerin fikri, hissi ve iradi çevresinde kendini gösteren Allah’a ebedi bir yaklaşma işlemidir.” Yani aslında eğitim zihni, ahlaki ve fizikî bir terbiye sürecidir. Akıl, kalp ve beden-ruh gelişimini sağlayan sistematik bir programdır. Ve en önemlisi eğitim insanı ebedi bir şekilde Allah’a yaklaştıran bir süreç olarak görülmelidir.

Eğitimi, talim ve terbiyeyi hayatının merkezine alan ve eşi benzeri olmayan tahsil hayatıyla geçen asırda parlayan, çok dikkat çeken bir isim vardır: Bediüzzaman Said Nursi. O şimdiye kadar kimsenin dile getirmediği bir eğitim projesinin sahibidir. Din ilimleriyle fen bilimlerinin beraber okutulduğu Zehra Üniversitesini kurmak Bediüzzaman’ın seksen yıllık hayatının sonuna kadar vazgeçmediği bir ideali olmuştur. Çünkü ona göre “Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”

Bediüzzaman’la Darü’l Hikmetü’l İslamiyede beraber çalışan Mehmet Akif de eğitimin çift kanatlı olması gerektiğine inananlardır. Akif bu düşüncesini şu sözleriyle ebedileştirir: “Çünkü milletlerin ikbali için evladım, Marifet, bir de fazilet… İki kudret lazım.”

Bediüzzaman tüm suallere cevap verme derecesinde bir zekâ ve hikmet sahibidir. “Kime hikmet verilmişse, işte ona pek çok hayır verilmiştir” ayetinin sırrına mazhar olmuştur. Fakat bu ilim ve hikmetin kendisine ihsan edilişinde uzun süreli sistematik bir eğitim almış değildir. Aksine onun üç ay gibi çok kısa süreli bir eğitim/tahsil döneminden söz edebiliriz. Bediüzzaman’ın olağanüstü bu kısa eğitimi, Hicri 1309 yılının kış aylarında gittiği Doğu Beyazıt’ta gerçekleşir. Miladi olarak 1891 yılının son ayları ile 1892 yılının ilk aylarını kapsayan üç aylık bu dönemde hocası, Şeyh Muhammed Celalî Hazretleridir. Medreselerin eğitim metoduna göre on beş senede okutulan “Molla Cami”den sonraki bütün kitapları, o henüz on dört yaşında iken ders almış ve öğrenimini başarıyla tamamlamıştır. Bu gerçeği 1953 yılında yazdığı “Nur Âleminin Bir Anahtarı” isimli risalesinde şöyle ifade etmiştir: “Tırnak kadar kuvve-i hafızaya malik bir adamın kafasında doksan kitabın kelimatı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgul olarak, hafızasının sahifesinin yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş…” Üstad aynı meseleye dair Şualar adlı eserinde ise “üç ayda ve bir kış içinde on beş senede medresece okunan yüz kitaptan ziyade okuduğu”ndan bahsetmiştir.

Bu kısa eğitiminden tam on beş yıl sonra hayatının projesi olarak nitelendirdiği Zehra Üniversitesini padişaha anlatmak ve Doğu insanının yeteneklerine dikkat çekmek niyetiyle gittiği İstanbul’da, kaldığı Şekerci Han’ının kapısına “Burada her müşkül halledilir, her suale cevap verilir; fakat sual sorulmaz” diye bir levha asmıştır, Bediüzzaman. Bu sıra dışı ilan üzerine İstanbul’da ulemadan filozoflara, talebelere kadar değişik kesimlerden birçok kişi Şekerci Hanı’na sağanak olup yağmış ve haftalar süren bu geliş gidişlerde Bediüzzaman’a yönelttikleri tüm sorularına doğru, ikna edici ve hiç duymadıkları orijinal cevaplar almışlardır.

Yukarıda bahsettiklerimizin dışında harikulade ilmine dair sayısız yönlerinden bahsedebileceğimiz Bediüzzaman, 20’li yıllarda kaleme aldığı bir eserinde “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelimeyle dört kelâm öğrendim” demiştir. İlk bakışta bu söz okuyucusu üzerinde şok etkisi yapar, şaşırtır ve merak duygusunu kamçılar. Daha genç yaşında yüzlerce kitabı ezberleyen, binlerce cilt kitapları anlayarak mütalaa eden ve hayatının ilerleyen dönemlerinde birçok makale ve kitap yazan bedi’ bir insanın böyle bir kelam serd etmesinin özel bir anlamı olmalıdır. Veciz, beliğ ve hakikattar sözlerine aşina olunan Bediüzzaman’ın bu ifadeleri her okunuşunda, ne demek istediğine dair merak duygusu daha da kamçılanır ve daha fazla dikkat kesilir ve üzerinde dakikalarca düşünmekten kendinizi alamazsınız.

Bediüzzaman’ın bu sözünden gizli, aşikâr birçok anlam çıkarmak ve farklı yorumlarda bulunmak mümkündür. Öncelikle Üstad’ın bu sözünden, onca öğrendiği şeyin özü, özeti dört kelime ve dört kelamda saklıdır, hükmüne varabiliriz. Nasıl ki kâinatta bizim gördüğümüz tüm renkler aslında üç ana, saf renge dayanıyor; benzer şekilde Bediüzzaman’ın bilgi dünyasının temel hakikatleri de bu dört kelime ve kelamda özüne kavuşuyor diye düşünebiliriz. Daha başka bir ifadeyle bu dört kelime ve kelamı Üstad’ın eğitiminin yâda talim ve terbiyesinin esasları olarak da yorumlayabiliriz.

Bediüzzaman, eğitiminin esası kabul edilebilecek bu dört kelimeyi, “mana-i harfi”, “mana-i ismi”, “niyet” ve “nazar” olarak açıklamıştı. Dört kelamdan kastı ise, “Ben kendime malik değilim/inni lestü maliki”, “Ölüm haktır/el mevtü hak”, “Rabbim birdir/Rabbi vahid” ve “Ene” tabir edilen benlikti.

Eğitimi tarif ederken onun zihni, ahlaki ve fizikî bir terbiye olduğundan bahsetmiştik. Aslında Bediüzzaman’ın bahsettiği dört kelime ile bahsi geçen eğitim tanımı arasında paralellik kurmak mümkündür. Mesela mana-i harfi zihni bir terbiyenin anahtar kavramı olabilirken, niyet kalbi ve nazar da fiziki (yâda nefsi de denebilir) bir terbiyenin esası kabul edilebilir. Biraz açmak gerekirse, zihinsel bir terbiyeden bahsedilmek için, kâinat kitabını “mana-i harfi”yle, yani Allah’ın sanatı ve mektupları olarak anlamlandıran bir aklın varlığından söz edilmelidir. Yoksa filozofçasına bir yaklaşımla “mana-i ismi”yle, her şeye kendi hesabına bakıldığı takdirde, akıl hakikatten uzaklaşacak ve dalalet vadilerinde sarhoşçasına gezmekten kendini kurtaramayacaktır. Terbiye görmüş bir kalbin hüsn-ü niyeti ise basit bir hareketi ibadete, gösteriş için yapılan bir ibadeti ise günaha dönüştürebilecek bir tılsım olabilmesidir. Niyet mahalli olan kalbin duygular dünyasının en zirve ve mahrem hissi ise ihlâstır. Cüneyd-i Bağdadi’nin ifadesiyle ihlâs “Allah ile kul arasında bir sırdır; onu melek bilemez ki yazsın, şeytan bilemez ki bozsun, nefis bilemez ki saptırsın.”

Nazar ise eşyanın mahiyetini değiştiren bir tılsım gibidir. Bu nedenle değişik nazarlar kâinatı farklı algılarlar. Bir doktorun nazarıyla bir mühendisin nazarı birbirinden çok farklıdır mesela. Her bir bilim ve her bir meslek erbabının kendine mahsus bir kâinat algısı ve yorumu söz konusudur. Yeryüzü, bir doktora büyük bir hastane, eczacıya büyük bir eczane, makine mühendisine büyük bir fabrika, inşaat mühendisine ise büyük bir şantiye ve hakeza her bir meslek sahibine farklı bir yüzünü tüm ihtişamıyla gösterir. İmanlı bir nazar ile maddeci, ateist bir nazar arasında fark ise aydınlık ile karanlık kadar birbirinden uzak olsa gerektir.

Hayatında felsefenin hikmet ve terbiyesi yerine Kur’an’ın hikmet ve terbiyesini esas kabul eden Bediüzzaman’ın, eğitim ve öğretiminin esasına dair açıklamalarında da aynı yaklaşım görülmektedir. Kur’an’ın hikmeti her şeye Allah’ın adına mana-i harfiyle anlam vermeyi, -her şey bir tarafa- asıl O’nun sevgisi ve rızasını kazanma niyetini taşımayı ve kâinattaki her varlık üzerinde O’nun Esmasının tecellilerini görmeyi ders veriyor. Benzer şekilde Bediüzzaman’ın hikmet ve hafıza kütüphanesi de “mana-i harfi, nazar, niyet” gibi kodlara göre şekilleniyor.

Hikmeti akıl gücünün “vasatı” olarak değerlendiren Bediüzzaman “kime hikmet verilmişse ona büyük bir hayır verilmiştir” ayetini On İkinci Söz’de tefsir ederken, Kur’an’ın hikmetinin “mana-i harfi”yle kâinatı anlamlandırmaktan geçtiğini vurgular. Kâinat kitabının zaman yaprakları Allah’ın kudretiyle yazılmış “tekvini ayetler”le doludur. Her bir varlık Allah’ı tanıtan anlamlı birer harf, kelime, satır, kaside yâda mektup gibidir. Kâinata ve varlıklara “mana-i harfi”yle, yani sanatkârları olan Allah adına bakan biri “Ne güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette Saniin cemaline delalet ediyor” diye düşünür. İşte, aklın talim ve terbiyesi her şeye bu bakış açısıyla bakmayı gerektirir. Bediüzzaman, aklı “mana-i harfi” bakış açısıyla, Cenab-ı Hak adına ve hikmet çerçevesinde kullanmanın, bu duyguyu ne derece yücelttiğini şu özlü ifadeleriyle dile getirmiştir:

“Akıl bir âlettir… Eğer Malik-i Hakikisine satılsa ve Onun hesabına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini, saadet-i ebediyeye müheyya eden bir mürşid-i Rabbanî derecesine çıkar.”

Akıl gibi insana emanet edilen tüm duygu ve cihazları bu anlamda kıymetine ve şerefine yaraşır bir şekilde kullanmak yaradılışın gereğidir aslında. Yani insandan istenen Allah’ın adıyla, O’nun namına, O’nun rızasını kazanma niyetiyle ve O’nun marifet ufkuna kanat açıp uçmak azmiyle hayat sürmesidir.

Risale-i Nur’da Kur’an’ın dört esası olduğundan bahsedilir. Bunlar; tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadettir. Bu dört esas Kur’an’ın her tarafına nüfuz etmiştir. Aynı sırrı Nur Risalelerinde ve onun müellifi olan Bediüzzaman’ın otuz senelik tahsilinin esasında da görmek mümkündür. “Ben kendime malik değilim” tevhidin, “ölüm haktır” haşrin, “Rabbi vahid” nübüvvetin ve “ene” ise ibadetin enfüsi kodlarıdır. Ayrıca, “Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun? Bu dünyada işin ne? Sen kimsin?” gibi temel soruların cevaplarını bu dört kelamda bulmamız mümkündür. Başka bir bakış açısıyla dünya-ahiret, rububiyet-ubudiyet denklemlerinin karşılıklarını da yine aynı cümlelerin içinde görebiliriz.

Sonuç olarak, eğitim öğretmekten öte zihni, ahlaki ve fiziki bir terbiyedir ve hayat boyu sürmesi gereken bir süreçtir. Bu sürecin hedefi ise Allah’ı Esma’sıyla tanıma, rızasını kazanma ve O’na ebedi yaklaşma olmalıdır.

Kaynakça:

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, “Sözler, s. 32, 80, 291; Mesnevi-i Nuriye, s. 45, 46; Şualar, s. 596; Münazarat, s. 127”, (Çevrimiçi) http://www.risaleinurenstitusu.org

Hurşit Ahmet, Çeviri: Nuri Birtek, “Eğitim Nedir?”, (Çevrimiçi) http://www.kriter.org

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir