Medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat muhabbet iledir.

Haşr-i Azam: Bir İsm-i Azam Yansıması

Haşr-i Azam: Bir İsm-i Azam Yansıması

filiz

Uzayın uçsuz bucaksız derinliklerini her daim aydınlatan güneşler vardır. Otuz ışık yılı derinliğindeki güneş sisteminin pırlanta-misal bir lambası olduğu gibi, gökyüzünün nihayetsiz karanlıklarını ışıl ışıl aydınlatan sayısız yıldızlar yaratılmıştır. Uzayın derinlikleri gibi, küçük bir kâinat olan insanın vicdanında da nihayetsiz derinlikler vardır. Acz, fakr gibi koridorlarıyla vicdan öylesine derin, öylesine karanlıktır ki, bu devasa feza ancak manevi güneşlerle aydınlanabilir. Acziyet derinlikleri tevhid güneşiyle daimi ışıklandığı gibi, fakriyet derinlikleri de ancak haşir güneşiyle ebediyen aydınlanır.

İnsana bir âlem kadar kıymet kazandıran Kur’an’ın tevhidden sonra en fazla önem verdiği konu haşir hakikatidir. Tevhid, nübüvvet, adalet ile birlikte Kur’an’ın her tarafına nüfuz eden dört büyük hakikatten biridir haşir. Allah’ın ezeli sözlerinde binlerce ayet haşir hakikatini ders verir. Zira insanlık tarihi boyunca üzerinde en fazla tartışılan ve zor anlaşıldığı için şiddetli itirazlara sebep olan azametli bir hakikattir haşir.

Haşir (ha-şe-ra, ﺭ ﺵ ﺡ) etimolojik (köken) açıdan insanları toplu olarak vatanından çıkarmak, yurdundan atmak, sürgün etmek manalarına gelir. Kur’an’ın elli dokuzuncu suresinin ismi haşirdir. Sureye isim olan ikinci ayetteki “evveli’l haşr” (Kitap ehlinden inkâr edenleri ilk sürgünde için diyarlarından çıkaran O’dur.) ifadesi de sürgün manasındadır. Nadiroğullarının Medine’den sürgün edilişlerini anlatan bu ayetten, ikinci haşrin dünya hayatından –geri dönüşü olmayan– büyük bir sürgün olacağı dersi de alınır.

Haşir, mahşer meydanında toplanmak üzere insan kafilelerinin zorunlu göçü, toplu sürgünüdür. Kur’an’da “ba’s” kavramıyla ifade edilen ikinci dirilişin ardından her insan mahşer meydanında toplanmak üzere uzun bir yolculuğa çıkar. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir hadislerinde mahşer yolcularının üç sınıf olacağını şöyle beyan etmiştir: “Kıyamet günü insanlar üç sınıf olarak haşr olunurlar: Yayalar sınıfı, binekliler sınıfı, yüzüstü sürünenler sınıfı…” İman sahiplerinin ise kanatlı bineklerle karşılanacağı müjdelenir: “Canımı elinde tutana (Allah’a) yemin ederim ki, müttakiler kabirlerinden çıktıklarında, kanatları olan, üzerlerinde altın eğerler bulunan beyaz dişi develerle karşılanırlar.

Haşir meselesinin anlaşılmasının zorluğu, Allah’ın varlığı ve birliği hakikatinin en yüksek mertebelerinin inkişafına bakmasından kaynaklanır. Bediüzzaman Said Nursi (r.a.) şu sözleriyle haşir ile tevhid arasındaki bu güçlü irtibata dikkat çekmiştir: “Haşr-i âzam, İsm-i Âzamın tecellisiyle olduğundan, Cenab-ı Hakkın İsm-i Âzamının ve her ismin âzamî mertebesindeki tecellisiyle zahir olan ef’âl-i azîmeyi görmek ve göstermekle, haşr-i âzam bahar gibi kolay ispat ve katî iz’an ve tahkiki iman edilir.

İsm-i Azam, bin bir Esma-i İlahiye içinde gizlenmiş en azametli, en câmi, en âli isimdir. İsm-i Azamın hangi isim olduğu kesin olarak bilinmediği için bütün isimler İsm-i Azam hürmetine mazhar olmuştur. Bu gizem her bir ilahi ismin zikredilmesine ve manevi hazinelerinin keşfedilmesine kapı açmıştır. Bütün isimler bilinse ve zikredilse dahi her insanda bir isim daha hâkimdir. Hz. İsa’da (a.s.) Kadir, Hz. Musa’da (a.s.) Mütekellim, Abdülkadir-i Geylani’de (k.s.) Hayy, İmam-ı Rabbani’de (r.a.) Kayyum isimlerinin tecellileri azamîdir. Hakiki manada İsm-i Azam Peygamber Efendimiz’de (a.s.m.) ve hakiki varislerinde tecelli etmiştir. Hz. Ali’ye (r.a.) göre İsm-i Azam Kuddüs, Adl, Hakem, Ferd, Hayy, Kayyum isimlerinin –ışığın renkleri misali– imtizacından çıkan bir nur-u azamdır.

Haşr-i azama tahkiki manada iman etmek için, kâinat üzerinde İsm-i Azamın tecellileri görülmelidir. İsm-i Azamın altı nuruyla bakılabildiği ölçüde haşir hakikati gerçek rengiyle görülecektir.

Kuddüs isminin “temizlen, berraklaş, arın” emrini gökyüzünden yeryüzüne tüm varlıklar dinler. Gökyüzü karadeliğiyle, atmosfer rüzgârıyla, yeryüzü bakterileriyle, hücre kofuluyla, kan alyuvar ve akyuvarıyla temizlen emrine amadedirler. Şerlerle, çirkinliklerle, musibetlerle yoğrulmuş imtihan dünyasının arınması için ise çok büyük bir inkılâba ihtiyacı vardır. İşte kıyamet ve sonrası haşir ile dünya Kuddüs isminin azami tecellisine mazhar olur. Dünyadan akıp giden her türlü nimet, güzellik ve hayır -zerreleriyle canlı olan- Cennetin bir köşesi olur. Dünyanın tüm şerleri, çirkinleri ise Cehenneme akarak tasfiye edilir. Mü’min bir insan da cismaniliğin her türlü sınırları, noksanları ve kusurlarından arınarak Cennete liyakatli bir mahiyette yeniden yaratılır. Öyle bir yaratılış ki, ruh hafifliğinde ve özgürlüğünde, hayal hızında bir cismani bedenle yüz bin dostlarıyla aynı anda görüşebilir yüksek bir mahiyettir.

Adl isminin azami tecellisi de tüm varlığa “ölçülü, dengeli, âdil ol” emrini verir. Güneş sistemindeki hassas dengeden, atom altı âlemlerdeki ölçülü yaratılışa kadar kâinatın her tarafında mükemmel bir adalet terazisi işler. Oysa insanlık âleminde tehir edilen adaletin eksik halkası söz konusudur. Birçok zalim ceza görmeden, mazlumlar da haklarını alamadan bu dünyadan göçüp giderler. Adaletin hakiki anlamda gerçekleşmesi için haşrin büyük mahkemesinin kurulması gereklidir. Ta ki zerre kadar hayrın da, şerrin de ebedi karşılıkları görülsün.

Kâinatın her tarafını kuşatan intizamlı, düzenli, sistemli yaratılış Hakem isminin görkemli bir yansımasıdır. Düzeni düzen yapan ve sistemi sanal olmaktan kurtaran ise sürekliliğidir. Eğer haşir hakikati olmazsa tanık olduğumuz bu mükemmel sistem aldatıcı bir görselliğin ötesine geçmeyecektir. Kâinat kitabının imlası olan kanunlar çerçevesindeki sistemli yaratılış hakikati haşri ve ahireti parlak bir tarzda gösterir. Özellikle de insanı insaniyetine layık bir şekilde düzene sokan, sistematize eden, emir ve yasaklarına uyulduğunda Cennete namzet eden dinin hakikati ve hikmeti de haşir ile mana kazanır. Fatiha suresinin işaret ettiği gibi haşir din günüdür (yevmi’d-din). Dinî hakikatlerin herkes tarafından hakkalyakin anlaşıldığı büyük gündür.

Ferd isminin azami tecellisi de ayrışık, dağınık maddelere “birleşin, bütünleşin, eşsiz olun” emrini verir. Trilyonlarca yıldızı gökadalarda, atmosferdeki sayısız su buharını bulutlarda, yüz binlerce canlı türünü yeryüzünde, trilyonlarca hücreyi bedenlerde –eşsiz bir yaratılışla– birleştirip tek bir hakikat yapan, elbette Ferd, Vahid, Ehad olan Allah’tır. Asırlık, yıllık, günlük, saniyelik dünyevî kıyametlerle dağılan zerreleri bir araya getiren ve sürekli bir işleyişle yeni bedenlerde tekrar görevlendiren Ferd ismidir. Bu manada bir Ferdiyet hiçbir şeyin kıyamette dağılıp yok olmasına, kesrette boğulmasına da izin verir mi? Asla. Belki ikinci dirilişle zerreleri öyle birleştirip ebedileştirir ki, asla bozulmak, çürümek, ölüm gibi illetlere maruz kalmaz.

Hayy isminin azami tecellisi “diril, canlan” emriyle hayatı kâinatın odak noktası yapmıştır. Her şeyi hayata hizmetkâr kılan ve onun etrafında toplayan da Hayy ismidir. Hayatlı bir cisim sanki bir okul veya bir kışla gibidir. Cansız zerreler hayat okulunda eğitim görürler ve hayat kışlasında talimden geçerler. Ahiretin ebedi hayattar zerreleri olmaya liyakat kazanırlar. Aşikârdır ki, kıyamette zerrelerine kadar parçalanarak vefat edecek kâinat, Hayy isminin azamî tecellisiyle ebedi bir hayata mazhar olmak üzere haşir sabahında dirilecek ve uyanacaktır. Taşıyla, toprağıyla hayattar olan ahiret âleminin belki bir müzesi olarak sonsuz ve kıymetli bir vücudu kazanacaktır.

Zerrelerden yıldızlara, gökadalara, ta süperkürelere kadar her şeyin ayakta duruşu, kıyamı, bekası Kayyum isminin ihtişamlı tecellisidir. Bir an için Kayyum isminin tecelli etmemesi kâinatın kıyametidir. Kıyamette kâinatı yıkarak imtihan dünyasını kapatan da, haşirde kâinatı –yıkılmamak üzere– tekrar ayağa kaldıran da Kayyumiyettir. Kâinatı insan için imtihan meydanı mahiyetinde yaratmasıyla onu manen kâinata direk yapan Kayyumiyet, öldükten sonra toprak altında –hiç kalkmamak üzere– ebediyen yatmasına, çürüyüp kaybolmasına hiç izin verir mi? Kesinlikle hayır. Belki böyle muhteşem Kayyumiyet, acbüzzeneb denilen insanın çekirdeği/ DNA’sı etrafında zerrelerini tekrar toplar ve yaşlanmayan, hastalanmayan, baki bir vücudu ihsan eder.

Kuddüs, Adl, Hakem, Ferd, Hayy ve Kayyum isimlerinin azametli tecellileriyle kendini tanıttırmak ve sevdirmek isteyen bir ilahın varlığına tüm istikametli akıllar ve selim kalpler Allah-u Ehad ünvanıyla tanık olurlar. Ulûhiyet ise ubudiyet ister. Ezelden ebede her türlü tesbihe, hamde, ibadete, marifete, muhabbete layık olandır Allah. Tevbe, istiğfar ve tesbihlerle Kuddüs ismine; sırat-ı müstakim olan iffet, şecaat ve hikmet dengesinde yaşamakla Adl ismine; hikmet-i Kur’an dürbünüyle yapılan imanî tefekkürlerle Hakem ismine; küçük bir kâinat mahiyetini kazandıran camiiyet sırrındaki ahsen-i takvîme mazhariyetle Ferd ismine; nebatî, hayvanî ve melekî bütün hayat mertebelerini/emanetlerini varlığında yüklenmesiyle Hayy ismine; kâinattaki tüm faaliyetlerin farkına varıp, namazının kıyamıyla bu manayı –tekmil veren bir subay misali– yaratıcısına takdim etmekle Kayyum ismine ayna olan ve bu gibi külli ubudiyet hakikatleriyle ulûhiyete en mükemmel bir şekilde mukabele edenler kâmil insanlardır. Ebedinin müştak dostu elbette ebedi olur. “Daimi bir cemal, zail müştaka razı olamaz” sırrınca elbette kâmil insanlar müştak oldukları ilahlarının huzuruna girerler, rü’yetine mazhar olurlar ve ebedi saadet diyarında sonsuz rahmetine kavuşurlar.

Haşir, mahşer meydanına akan büyük sürgündür. Aslında hayat yolculuğu baştan sona bir göç, bir sürgündür. Öyle bir sürgün ki, ruhlar âleminde başlayan, anne rahmi, çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, kabir, ba’s, haşir, mahkeme-i kübra, sırat istasyonlarına uğrayan ve en nihayet Cennet veya Cehennemde karar bulan olağanüstü bir serüvendir. Bu serüvenin en zorlu ve en endişeli kısmı olan mahşer çöllerinde sürünmekten kurtulmak ve çok hızlı bir binekle keyifli bir yolculuk etmek arzusu ise, elbette insanın en büyük meselelerinden biridir. İsm-i Azamın tecellisine mazhar haşr-i azamda insana en gerekli olan ise akıl, kalb, ruh, sır, vesair latifeleri İsm-i Azamın gölgeleri olan kemalat mücevherleriyle süslemiş olmaktır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Paylaşım