Medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat muhabbet iledir.

Gizli hazine

Gizli hazine

Gizli hazineydi. Bilinmek ve tanınmak istedi. Eşsiz cemaliyle hem görünmek hem de görmek istedi. Kâinatı, mevcudatı, mahlûkatı, masnuatı şeffaf bir ayna mahiyetinde yarattı.

Cemal ve kemalini tek bir (câmi) aynada görmek istedi. İnsanı yarattı. Öyle bir yaratılış ki, kâinata sığmayan cemal ve kemalinin cilveleri (vicdan-ı) insanın derinliklerine sığdı.

Gizemli istidat ve kabiliyetleriyle insanı da gizli bir hazine kıldı. Ezeli hazinelerinin sırlı anahtarlarını insanın boynuna astı. İnsana da görmek ve görünmeyi isteme duygusunu ihsan etti. Tâ ki ilahi şuunatını bir nebze hissettirsin, bildirsin, tanıtsın. Bunun için insanı hem hayran bir seyirci hem de yetenekli bir aktör mahiyetinde yarattı. Tâ ki insan ilahi güzellikleri hem iştiyakla görsün, hem de üzerinde taşıyarak şevkle göstersin.

Görmek ve görünmek isteyen gizli hazine, azamet ve kibriyasında gizlendi. “Kibriya ridamdır, azamet de izarımdır” diyerek kibriya ve azametinin örtüsüne (perdesine) büründü. [Teşbihdeki rida ve izar hacda giyilen nizâmî elbisedir. Rida omuzlar üzerine örtülür, izar ise bele kuşanılır.] Göklerin ve yerin melekûtunda nihayetsiz Esma-i Hüsna hazinelerini gizledi. Gizli hazineleri keşif uğrunda meşakkatli manevi seyahatlere teşvik için davetiyeler çıkardı. Kâşifler, klavuzlar tayin etti. Seyyahların ellerine (ezeli fermanından) mukaddes haritalar emanet etti. Ve tenbih etti: “Meziyetin varsa hafâ türabında kalsın; tâ neşvünema bulsun.”

Seyyahların ekseriyeti bu tenbihi önemsemedi. Belki de duymak istemedi. Çoğu zaman melekût seyahatlerine çıkması gerektiğini hiç hatırına getirmedi, ihmal etti. Kendisine emanet edilen anahtarları hazinenin kendisi zannetti. Anahtar mahiyetindeki hüner ve meziyetlerini kendinden bildi. Yalnız kendini gördü. Kendini sevdi. Kendine âşık oldu. Kendini aşkın farz etti. Kendini putlaştırdı, kutsallaştırdı. Öyle ki, kendini hem tenzih (tesbih) etti, hem de methetti. “Heveslerini ilahlaştıran kimse… Casiye 45/23” ihtarını üzerine celp etti.

Kendinden zannettiği hüner ve meziyetlerini başkalarına da göstermek istedi. Tanınmak, sevilmek, yüceltilmek, hatta tapılmak istedi. Tüm mahremiyet perdelerini yırttı, attı. Elmaslarını şişe fiyatına sattı. Görünüyordu, tanınıyordu, seviliyordu, dikkat çekiyordu ya!… Öyleyse vardı!…

Oysa mahremiyet perdesi yırtılınca ne kıymeti, ne hürriyeti, ne insaniyeti kalmıştı. Çünkü mahremiyet, hürriyetti. Namahrem nazarların esaretinden kurtuluştu. Mahremiyet, insaniyetti. Bireyselliğini her türlü baskıdan muhafaza etmekti. Mahremiyet, kıymetti. Dünyevi bir meta olup değersizleşmekten azade olmaktı.

Elbette birçok kusurları, eksikleri, belki günahları vardı insanın. Fakat tüm bu olumsuzlukların -mahremiyet perdesi korunarak- düzeltilmesi gerekliydi. Kişi ne kendi günahlarını seslendirmeliydi, ne de başkalarını tecessüsle uğraşmalıydı.

Mahremiyet perdesinin yırtılmamasına dair Halife-i Zişan Hz. Ömer’in (r.a.) ibretli bir kıssası anlatılır. Hazret-i Ömer (r.a.) emniyet ve adalet hassasiyetiyle geceleri Medine sokaklarını bizzat dolaşırdı. Bir gece bir evden şarkı sesleri duydu. Hemen duvarı tırmanıp eve girdi. Hoş olmayan bir manzarayla karşılaştı: “Ey Allah’ın düşmanı! Sen günah işleyeceksin de, Allah seni muhakkak örtecek mi sandın?” diye çıkıştı. Adam ise: “Ey mü’minlerin emiri! Dur, acele etme! Eğer ben, bir günah işlediysem, sen üç türlü günah işledin” diye karşılık verdi. Ve devam etti:

“1- Allah ‘(Tecessüs etmeyin) Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın. Hucurât 49/12’ buyurduğu halde, sen gizliliği araştırdın. 2- Allah, ‘Evlere kapılardan girin! Bakara 2/189’ buyurduğu hâlde, sen duvardan aştın. 3- Allah, ‘Kendi evleriniz dışındaki evlere, sahiplerinden izin isteyip onlara selâm vermeden girmeyiniz. Nur 24/27’ buyurduğu hâlde, sen evime izinsiz girdin ve üstelik selam da vermedin.”

Bu cevap üzerine Hz. Ömer (r.a.) “Eğer ben seni affedersem, sen de beni affeder misin?” dedi. Adam “evet” deyince, Hz. Ömer (r.a.) de “affettim” diyerek evden çıkıp uzaklaştı.

Mahremiyet örtülerinin en güzeli takva örtüsüne bürünmekti. Süslerin en güzeli hayâ süsüyle renklenmekti. “Sen onları yüzlerinden tanırsın! Bakara 2/273” ayetinin bir sırrına mazhariyetti. İslamiyet milliyetinin ve İttihad-ı İslam’ın mü’min simalara nakşettiği “hayâ ve hamiyetten neş’et eden civanmerdâne humret [kırmızılık]” mührünü hakkıyla taşımaktı.

Mahremiyet ve hayâ denince hemen akla Hz. Yusuf’un (a.s.) kıssası da gelir. Nefsinin ve heveslerinin kölesi olmadığı için Hz. Yusuf (a.s.), gün gelince Mısır’ın azizi olmuştu. Nefsine ve hevesine köle olan Züleyha ise, kölesine köle olmanın zilletini yıllarca yaşamıştı. Takva ve hayâ örtüsüne sahip olduğu için, Hz. Yusuf’un (a.s.) gömleği arkadan parçalanmıştı. Bu yırtık gömlek Hz. Yusuf’un (a.s.) takva ve hayâ tesettürünün hüccetiydi. Sonu zindan da olsa Hz. Yusuf (a.s.) mahremiyet perdesini yırtıp Züleyha’laşmamıştı. Bir gün gelmiş, günahını itiraf eden Züleyha, hayâ tesettürünü giyinerek Yusuf’laşmıştı. Yusuf (a.s.) ki zindanın isinden de, kadınların fitnesinden de bembeyaz çıkmıştı. En temiz halinde dahi gaflete düşmemiş ve nefs-i emmaresinin gururuna kapılmamıştı. “Ben nefsimi temize çıkarmam. Yusuf 12/53” diyerek takva tesettürüne bürünmüş, mahremiyetin ihlas kokulu gizemine sığınmıştı.

Mahremiyet, aslında ihlas sırrına ermekti. Meleklerin bilemediği, şeytanların bozamadığı, nefsin saptıramadığı, Allah ile kulu arasında özel olan bir sırra mazhariyetti. İhlas, gizli hazinenin sırlarına mazhar olup sırlanmaktı, gizlenmekti.



1 thought on “Gizli hazine”

  • Cok güzel bir deneme. Çok güzel derlemişsiniz. Elinize, kaleminize, emeğinize, yüreğinize sağlık. Allah razı ola. Güzellikler daim ola inşallah.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Paylaşım