Medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat muhabbet iledir.

Esma-i Hüsna’ya Risale-i Nur Penceresinden Yeni Bir Bakış

Esma-i Hüsna’ya Risale-i Nur Penceresinden Yeni Bir Bakış

Kâinatın derinliklerinde çok gizli hazineler saklıdır. İnsan ise bütün bu hazineleri keşfedebilecek en gelişmiş detektörlere sahip özel bir varlık olarak yaratılmıştır. İnsanlar içinde en seçkin biri ise bu özelliğinin farkında olarak istidatlarını yerli yerinde kullanmış ve bütün mevcudatı ilgilendiren çok önemli bu keşfi en mükemmel bir şekilde gerçekleştirmiştir.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ve ona rehberlik eden Kur’an-ı Kerim kâşiftir, hatta Bediüzzaman’ın ifadesiyle “keşşaf”tır. Risale-i Nur’un birçok yerinde tekrarla, hem Kur’an hem de Peygamber Efendimiz (a.s.m.) için kullanılan bu vasıf çok dikkat çekicidir. Bediüzzaman Peygamber Efendimiz için “künuz-u Esma-i İlahiyenin keşşafı”[1] ve “Esma-i İlahiye definelerinin keşşafı”[2]tabirlerini kullanmıştır. Kur’an’ı tarif ederken ise “zeminde ve gökte gizli Esma-i İlahiyenin manevi hazinelerinin keşşafı”[3] ve “Esma-i Hüsna definelerine keşşaf” [4] ifadelerine yer vermiştir. Risale-i Nur’un bir başka yerinde ise hem Peygamber Efendimiz (a.s.m.) hem de Kur’an-ı Kerim için kullanılan bu ortak vasfı birleştirircesine Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) “esmâ-i İlâhiyedeki cemal ve kemal hazinelerini lisan-ı Kur’ân ile aç”ışına[5] dikkat çekilmiştir. Risale-i Nur’un kazandırdığı bakış açısına göre Esma-i Hüsna, “künuz-u mahfiye”dir, yani gizli hazinelerdir. Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ise “keşşaf”tır, yani tüm gizli hazineleri eksiksiz keşfeden iki kâşiftirler.

Risale-i Nur’da geçen bu ifadeleri mütalaa edince insanın zihnine “Küntü kenzen mahfiyyen fehalaktü’l halkı liya’rifûni/Ben gizli hazineydim, mahlûkatı yarattım, ta ki kendimi bileyim ve bildireyim.”[6] hadis-i kudsisi geliyor. Cenab-ı Hakkın Zatıyla beraber tüm Esma-i Hüsna’sının “künuz-u mahfiye”, yani gizli hazineler olması gerçeği insanın merak ve keşfetme duygusunu kamçılıyor. “Niçin Esma gizli hazinedir?” sorusunun izi takip edildiğinde ise ulûhiyetin, rububiyetin, ubudiyetin, kâinatın ve insanın hakikatine dair çok sayıda kıymetli hakikatlere muhatap olunuyor.

Bu çalışmada Bediüzzaman’ın “Bütün mevcudat Esmasının cilvelerine mazhar olan Zat-ı Vacibü’l Vücudu bulan, her şeyi bulur”[7] sözünden hareketle öncelikle kâinatı ve insanın mahiyetini anlamak yolunda Esma-i Hüsna’nın anahtar rolü üzerinde durulacaktır. Daha sonra üstün ahlak sahibi olmak ve marifetullah mertebelerinde terakki etmek için Esma-i Hüsna’yı dikkate alarak hayat sürmenin önemi vurgulanacaktır. Son olarak ise Risale-i Nur’da Esma-i Hüsnaya istinad edilerek iman hakikatlerinin nasıl ispat edildiği konusuna değinilecektir.

İmtihan dünyası, kâinat ve Esma-i Hüsna

Risale-i Nur’da sıkça karşılaşılan tasniflerden biri de “dünyanın üç yüzü”[8] olması hakikatidir. Bu tabir Mektubat’ta “dünyanın ve eşyanın üç yüzü”ne dönüşür.[9] Lem’alar’da ise “üç külli dünya var” ifadesi tercih edilir.[10]

Dünyanın bu üç yüzünün birincisi Cenab-ı Hakkın Esma-ı Hüsna’sına aynadır. Cenab-ı Hakkın kendi eşsiz cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesinin sırrını taşımaktadır. İkinci yüz, ahirete bakan ve onun tarlası olan cihettir. Üçüncüsü ise geçici dünya hayatına, yani fenaya, ademe bakan yüzüdür.

Cenab-ı Hak, Esmasının bütün tecellilerinin göstermesi için insanı yaratmış ve insan için dünyayı imtihan yeri haline getirmiştir. Risale-i Nur’da bu ince sır Yirmi Dokuzuncu Söz’ün “Remizli bir Nükte”sinde çok veciz bir şekilde anlatılmıştır. Bu nüktede; “tecrübe ve imtihan”, “neşv-ü nema”, “istidadların inkişafı”, “kabiliyetlerin tezahürü”, “hakaik-i nisbiyenin zuhuru”, “Esma-i Hüsna’nın nukuş-u tecelliyatını göstermesi” arasındaki silsileye dikkat çekilmiştir.[11] Dünyada zıtlar bir arada olduğundan ve hayır ile şer birbirine karıştırıldığından nisbi hakikatler ortaya çıkmıştır ve Esma-i Hüsna bütün tecellilerini göstermiştir. İnsanın meleklere tercih edilişi ve insanın yaşadığı arzın meleklerin mekânı olan semavata denk tutuluşu da bu ince sırdan kaynaklanmıştır.[12]

Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Mevkıf’ında İsra Suresinin 44. ayetinin sırlarını açıklayan Bediüzzaman, her şeyin Cenab-ı Hakkı tesbih etmesini “Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kâinatın hakikati, Esma-i İlahiyeye istinad eder. Her bir şeyin hakikati, bir isme veyahut çok Esmaya istinad eder” şeklinde tefsir etmiştir.[13] Şualar isimli eserindeyse maddi/cismani olan şehadet âleminin Esma-i İlahiyeye dayandığından bahsetmiştir ve bu hakikati ilginç bir temsille anlatmıştır. Bediüzzaman cesede ruhun hayat verdiğini ve lafza mananın derinlik kazandırdığını belirttikten sonra şehadet âleminin de bir nevi cesed ve lafız gibi olduğunu söylemiştir. Şehadet âlemine hayat, ruh ve mana kazandıran hakikatin ise Cenab-ı Hakkın Esma-i Hüsna’sı olduğunu vurgulamıştır. Ve maddi âlemde görülen tüm güzelliklerin de aslında Esma-i İlahiye’den kaynaklandığını ve onların bir nevi gölgeleri olduğuna dikkat çekmiştir.[14]

Risale-i Nur’da daire-i imkânın, yani kâinatın çerçevesi “dünyanın ibtidasından tut, ta ahiretin en nihayetine kadar uzanmış ve ferşten Arşa ve zerreden Şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkat” olarak çizilmiştir.[15] 31. Söz’de ise aklı aciz ve hayret içinde bırakan kâinatın tertip ve düzeni şu cümlelerle ifade edilmiştir: “En küçük tabakat-ı mahlûkat olan zerrattan, ta semavata ve semavatın birinci tabakasından, ta Arş-ı Azama kadar birbiri üstünde teşkilat var. Her bir sema, bir ayrı âlemin damı ve rububiyet için bir arş ve tasarrufat-ı İlahiye için bir merkez hükmündedir.”[16]

Bediüzzaman’a göre kâinat birbirine sarılı çok yapraklı bir gül goncası gibi, binler perde perde içinde sarılı, birbiri altında saklı âlemlerden meydana gelmektedir. Kâinatın on sekiz bin âleminin her birinin ışığı ise birer ism-i İlahiyeye dayanmaktadır. Onun ifadesiyle “bin bir ism-i İlahinin, kâinata müteveccih olan o Esmadan her biri, bir âlemi ve o âlem içindeki âlemleri tenvir eden bir güneş hükmünde”dir.[17]

Kâinatın her bir âleminde Esma-i Hüsna’dan bir ismin tecelli etmesi hakikati Yirmi Dördüncü Söz’de şöyle ifade edilmiştir: “Kâinatın her bir âleminde, her bir taifesinde, Esma-i Hüsna’dan bir ismin ünvanı tecelli eder. O isim, o dairede hâkimdir; başka isimler orada ona tabidirler, belki onun zımnında bulunurlar.”[18]

Kâinatın her bir dairesinde ve her bir âleminde bir isim hâkim olmakla birlikte, her ismin kâinatın her âleminde -o âlemde hâkim ismin gölgesinde- bir tecellisi de vardır. Kâinattaki Esma-i Hüsna’nın tecellileri öyle bir bütünlük teşkil eder ki kâinat, bin birlikler perdeleri içinde sarılı bir gül goncası misali, Esma-i İlahiye sayısınca vahdetleri giymiş çok büyük bir insan mahiyetini kazanmıştır.[19]

Bediüzzaman, Katre risalesinde kâinatın “elli beş lisan” ile Cenab-ı Hakkın varlığını ve birliğini ilan etmesi hakikatini açıklarken Esma-i İlahiyenin tecellileri arasındaki “tesanüd” ve “temazüç” esaslarını en önemli tevhid delilleri arasında saymıştır. Işığın tüm renkleri mezcetmesi gibi, Esma-i İlahiye ve Esma-i İlahiyenin tecellileri arasında da birbirini destekleme ve bütünleşme söz konusudur. Ve bu birliktelik kâinatın bütününden, en küçük parçaları olan zerrelere kadar her yerde geçerli olan bir hakikattir.[20]

Esma-i İlahiyenin Arştan kalbe, hatta zerrelere kadar mertebeleri vardır. Risale-i Nur’da bu hakikat güneş temsiliyle anlatılır. Güneşin bir damla sudan, denize ve aya kadar birçok farklı cilveleri vardır. Her biri kabiliyetine göre güneşi yansıtırlar, fakat yansıtma dereceleri birbirinden çok farklıdır. Benzer şekilde Cenab-ı Hakkın Esma-i Hüsna’sının kalpteki tecellisiyle Arştaki tecellisi arasında çok büyük farklılıklar söz konusudur.[21] Mesela yalnızca Cenab-ı Hakkın Halık ismi düşünüldüğünde, insanın mahlukiyetinden Arşın ve tüm kâinatın yaradılışına kadar nihayetsiz mertebeler vardır. Dolayısıyla, hilkat ağacının meyvesi olan insanın Halık ismine ayna olmasıyla, Arş-ı Azamıyla birlikte kâinatın tamamının aynı isme ayinedarlığının aynı şeyler olmadığı gayet açıktır.

Cenab-ı Hakkın ezeli sözleri olan Kur’an-ı Kerim’inde kendini kendi isimleriyle tanıtması olan “Esmaü’l Hüsna”sı,[22] yani bütün ilahi isimleri çok güzeldir. Güzelin aynası ise güzelleşir. Aynaya güzelden her ne gelirse o da güzeldir.[23] Mevcudatta görülen tüm güzellikler Cenab-ı Hakkın güzel olan Esmasının sonsuz tecellilerinden başka bir şey değildir. Hüsün ve güzelliğin ise birbirinden farklı birçok türleri vardır. Mesela, gözün gördüğü güzellikle ile kulağın işittiği güzellik aynı değildir. Aklın hoşlandığı şey ile dilin zevk aldığı şey de farklıdır. İmanın, hakikatin, şefkatin, adaletin, hikmetin, inayetin, ikramın, merhametin vs. güzellikleri de ayrı ayrıdır. Tüm bu farklı güzelliklerse Esma-i Hüsna’nın güzelliklerinin farklılığından kaynaklanmıştır.[24]

Cenab-ı Hakkın Esma-i Hüsnasının sonsuz “enva-i tecelliyatı”, mahlûkatın da tenevvüüne neden olmuştur. Esma-i İlahiyenin kudsi cemalinin bir tek cilvesi büyük bir âlemi yâda sayısız fertlerden meydana gelen bir nevi güzelleştirir. Yine kâinatta bitmek tükenmek bilmeyen faaliyet ve değişim de aynı sırdan (Esma-i Hüsna’nın enva-i tecelliyatından) kaynaklanmıştır.[25] Sınırlı zaman ve mekânda Esmasının sonsuz tecellilerini ve nakışlarını göstermek isteyen Cenab-ı Hak zerreleri akıl almaz bir faaliyetle tahrik edip halden hale çevirmektedir. Yani zerrelerin tahavvülünün asıl hikmetleri ve gayelerinin merkezinde Esma-i İlahiye yer almaktadır.[26]

Bediüzzaman kâinattaki bu hayranlık uyandıran faaliyeti Cenab-ı Hakkın “enva-ı kâinatı konuşturması” olarak yorumlamıştır. Gökyüzünde ve yeryüzünde meydana gelen tüm değişimler ve hareketler, ona göre kâinatın sessizce konuşması ve Cenab-ı Hakkı tesbih etmesinden başka bir şey değildir.[27] On Yedinci Söz’ün İkinci Makamı’nda bu hakikati “eşya, tesbihat ile Sani-i Zülcelal’in tecelliyat-ı Esmasına mukabele edip, bir naz-niyaz zemzemesidir”[28] cümlesiyle manzum bir dille ifade etmiştir. Harika bir makineyi icat eden bir Ustayı, güzelce çalışmasının ve kendisinden beklenen neticeleri tam anlamıyla göstermesinin lisan-ı haliyle makinenin alkışlaması ve tebrik etmesi misali her mevcudat güzel yaradılışıyla ve kusursuz hayat serüveniyle Cenab-ı Hakkı Esmasıyla tesbih etmektedir.[29]

Kâinat hem cismani hem de manevi âlemlerden meydana gelmiştir. Yüz milyonlarca galaksilerin ötesinde yedi kat semavatla birlikte âlem-i melekût, âlem-i berzah, âlem-i misal, âlem-i ervah, âlem-i ahiret gibi sayısız âlemlerle doludur.[30] Fakat Esma-i İlahiyenin en cemiyetli aynası cismaniyettedir, yani kâinatın cismani tarafındadır.[31] Çünkü nurani ve latif bir şeyin aynası ne derece kesif olursa, o nispette daha net ve kusursuz ayinedarlık eder. Güneşin ışığı havada zayıf bir şekilde görünürken, suda göz kamaştıran parıltısıyla ve timsaliyle gözükür. Toprak aynasında ise, çiçeklerin farklı tonlardaki renkleri sayısınca çeşitlilik arz eder. Cenab-ı Hakkın nurani olan Esma-i Hüsnası da en parlak bir şekilde cismani âlemde tecelli etmektedir. Bu sır gereği Hayy-ı Kayyum isimlerinin cilvelerine en azami derecede ayna olan topraktır ve bu nedenle toprak hayat arşıdır. Su rahmet arşı, hava ise emir ve iradenin arşıdırlar. Toprak, su ve hava cismanilikleriyle birlikte camiiyet sırrına mazhar oldukları için Halık-ı Semavat olan Allah’a en yüksek semavattan daha yakın bir yol/miraç olmuşlardır.[32]

Ahiret hayatına dair merak uyandıran beş temel sorunun cevaplarının yer aldığı Yirmi Sekizinci Söz’de Cennet hayatında cismaniliğin bulunmasının ve Cennette en büyük nimetlerin cismani olmasının sırları izah edilmiştir. En önemli neden olarak ise cismaniyetin “en cami, en muhit ve en zengin bir ayine-i tecelliyat-ı Esma-i İlahiye” oluşuna vurgu yapılmıştır. Ve insanın cismaniliği sayesinde Esma-i İlahiyenin birçok tecellilerini hissedip lezzet aldığı için Cenab-ı Hakkı daha mükemmel bir şekilde tanıyabildiği dile getirilmiştir.[33] Mesela, melekler ruhani varlıklardır ve rızıktaki zevki hissedebilme gibi cismani yönleri olmadığı için Esma-i İlahiyenin bütün tecelliyatını bilmek noktasında insan gibi cami ve zengin ayinedarlıkları söz konusu olamamaktadır.

Cenab-ı Hak kâinatın her tarafında cilveleri görünen Esma-i Hüsna’sını, tek bir aynada görmek ve göstermek istemiş ve hayatı yaratmıştır. Cenab-ı Hakkın “en hafi ve bilinmez bir nakş-ı nezih-i sanatı”[34] olan hayat, ehadiyetin sırrıyla adeta bir “nokta-i mihrakiye”[35] olmuştur. Güneşin ışığı, ısısı, yedi rengi ve aksiyle şeffaf cam parçasında aksetmesi gibi, Cenab-ı Hak da kâinatı kuşatan ekser Esmasının cilveleriyle hayata tecelli etmektedir. Yani hayat, tek başıyla Hayy-ı Kayyum olan Cenab-ı Hakkı bütün Esmasıyla bildirmektedir. Çünkü bir cisme hayatın girmesiyle yalnızca Hayy ismi tecelli etmez. Belki Hayy ismiyle birlikte ekser isimler o hayatın içinde tecelli etmeye başlarlar.[36] Risale-i Nur Külliyatının Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’nın Birinci Mebhas’ı bu açıdan başlı başına incelenmeye değer bir bölümdür.

Hayat Esmaya cami bir ayna olurken ölüm, firak ve zeval de mevcudatın Cenab-ı Hakkın kudsi Esmasının cilveleri ve nurlarının gölgeleri olduğunu farklı bir açıdan gösterirler. Derenin akmasıyla parlayıp sönen su damlalarının gökteki güneşe işaret etmeleri misali mevcudat da geçici bir süre Esma-i Hüsna’nın tecellilerine mazhar olmalarıyla Şems-i Ezeli olan Cenab-ı Hakkın varlığını göstermektedirler ve ellerinden kaçırdıkları her şeyin ise aslında O’nun Esmasının gölgeleri olduğunu hâl dilleriyle ders vermektedirler.[37]

Hilafetle mümtaz kılınmış insanın hakikati ve Esma-i Hüsna

Marifetullah, muhabbetullah mertebeleri ve Esma-i Hüsna

Sünnet-i Seniyye’deki Edep ve Esma-i Hüsna

Risale-i Nur penceresinden Kur’an-ı Kerim’de Esma-i Hüsna

İman hakikatlerinin ispatı ve Esma-i Hüsna

Sonuç

….

Devamı Köprü dergisinin 100. sayısında

Tıklayın


[1]Sözler, s. 220; Mektubat, s. 196.

[2] Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar, s. 24.

[3] Sözler, s. 220, 330; İşaratü’l İ’caz, s. 15.

[4] Mesnevi-i Nuriye, 14. Reşha, s. 194.

[5] Mektubat, s. 294.

[6] Keşfü’l Hafâ, 2:132

[7] Sözler, 26. Söz, Zeyl, s. 440.

[8] Sözler, s. 311, 571; Mesnevi-i Nuriye, s. 69.

[9] Mektubat, 24. Mektub, 5. Remiz, s. 280.

[10] Lem’alar, 26. Lem’a, 8. Rica, s. 291.

[11] Sözler, 29. Söz, 2. Maksad, 4. Esas, 3. Mesele, s. 491.

[12] Sözler, 15. Söz, 3. Basamak, s. 163–164.

[13] Sözler, 32. Söz, 3. Mevkıf, s. 573.

[14] Şualar, 4. Şua, 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, s. 71.

[15] Sözler, 13. Söz, s. 129.

[16] Sözler, 31. Söz, 2. Esas, s. 519.

[17] Mektubat, 29. Dokuzuncu Mektup, 5. Risale, s. 399.

[18] Sözler, 24. Söz, 1. Dal, s. 301.

[19] Şualar, 2. Şua, 3. Makam, s. 31.

[20] Mesnevi-i Nuriye, Katre, s. 52.

[21] Mektubat, s. 431; Lem’alar, s. 184; Mesnevi, s. 146.

[22] İsra, 17: 110; Taha, 20: 8; Haşr, 59:24.

[23] Lem’alar, 25. Lem’a, 19. Deva, s. 275.

[24] Şualar, 4. Şua, 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, s. 72.

[25] Mektubat, s. 87, 279; Şualar, s. 73.

[26] Sözler, 30. Söz, 2. Maksad, s. 508.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Paylaşım