Dokuzuncu Söz’de yer alan “borç ve zimmet olan farz namaz” ifadesi beni epey düşündürdü. Bu cümle üzerindeki sığ tefekkürümü derinleştirme iştiyakım şiddetlendi. Farz namazı kılarken çoğu zaman bende ekseriyetle hâkim olan borçluluk duygusuydu. Oysa namazımı zimmet olarak algılayıp uygulamak üzerine pek fazla yoğunlaştığım söylenemezdi.

Niçin namaz zimmettir?” sor[g]usu üzerinde ciddi manada düşünmeye ihtiyaç hissettim. Bu tefekkür serüveni geçici bir entelektüel heves değil, belki hayat boyu kılmakla yükümlü olduğum namazlarım hatta tüm ibadetlerimin manasını tazelemesini istediğim bir sürecin besmelesiydi.

Tefekkürüme konu olan cümle Dokuzuncu Söz’de şöyle geçmekteydi:

Demek şu beş vakit, herbiri birer inkılab-ı azimin işaratı ve icraat-ı cesime-i Rabbaniyenin emaratı ve in’amat-ı külliye-i İlahiyenin alamatı olduklarından borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara tahsisi nihayet hikmettir.

Namaz, bir yönüyle önceden verilen nimetlere karşı bir borç edasıdır. Bu sebeple borçluluk hissiyle namaz kılmanın elbette derin bir anlamı vardır. İbadet, dolayısıyla namaz, “mukaddeme-i mükafat-ı lahika değil, netice-i nimet-i sabıka”dır. Yani namazı ileride verilmesi ümit edilen ödüllere hak kazanmak için değil, belki önceden verilen nimetlere hakkıyla şükretmek niyetli kılmak gerekir. Namaz, iki vakit arasında insanın (maddi ve manevi) midelerinin herbirine özel ihsan edilen nihayetsiz nimetlere külli bir şükür ve hamd etmektir. Cismani mide yiyecek ve içeceklerin her türlüsüyle tatmin edildiği gibi göz görüntüler, kulak sesler ve burun kokuların her türüyle rızıklandırılır. Akıl, kalp, vicdan gibi latifeler de acayip birer midedirler ve her birinin apayrı rızıkları vardır. İnsana verilen -her bir duygu gibi- duyguların sultanı olan muhabbet de öyle muhteşem bir midedir ki onu ancak muhabbetullah tatmin eder. Bu manada her namaz insana ihsan edilen sayısız maddi ve manevi rızıklara mukabil nihayetsiz borçluluk hissinin her çeşidiyle hamd etme makamıdır.

Namazın borç olması bir nebze anlaşılır gibidir lakin “zimmet” olması ne demektir?

Öncelikle “zimmet” kavramına yüklenilen borç ile eşanlamlı manalara dayanan yüzeysel bakışı terk etmeliyim. Kısa bir araştırmanın sonunda zimmetin, “söz, garanti, teminat, kefalet, yükümlülük” gibi manaları da içeren kapsamlı bir kavram olduğunu anladım. Mesela Tevbe suresinde (9/8) “antlaşmadan doğan yükümlülük” manasına odaklanan Kur’anî bir kavram olduğunu öğrendim. Yine Risale-i Nur’un Kader risalesinde “zimmet”in yükümlülük (mesuliyet) manasında kullanıldığı cümleden aldığım feyiz de ufuk açıcıydı: “Daire-i ubudiyette kalıp teklif-i İlahiyi zimmetine alır.

Namazına verdiği önemle tanınan Hazret-i Ali’nin (RA) -beni her daim çok etkileyen- bir hatırası da zimmet ve emanet anlayışıma bir derinlik kazandırdı. Rivayette anlatılır ki Hz. Ali (RA) namaza duracağı vakit benzi sararır ve vücudu titrerdi. “Ne oluyorsun, ya Emire’l Mü’minin?” diye kendisine sorulduğunda, “Allah’ın yerlere, dağlara ve göklere arz edip de onların kabulünden kaçındıkları ve benim boynuma aldığım ilahi emaneti ödeme zamanı gelmiştir, nasıl korkmayayım?” diye cevap verirdi. Aşikar bir şekilde anlaşılır ki Hz. Ali (RA) namazını, kendisine verilen ağır emanet yükünü teslim etme zamanı olarak görüyordu. “Perde-i gayp açılsa yakinim ziyadeleşmeyecek” manasında bir mazhariyete dönüşen Hz. Ali’deki (RA) bu yüksek muhatabiyetin özünde emanet ve zimmet şuurunun derinliği vardı.

Zimmet kavramını, “Sözleşmeden kaynaklanan bir sorumluluk taşıyarak emaneti kabul etmek” olarak da tanımlamak mümkün olduğundan namazın zimmet oluşu bu açıdan da yorumlanabilir. Sanki namaz abd ile Mabud arasında gerçekleşen ulvi bir sözleşme mahiyetindedir. Namazı bilerek terk etmek ise bu sözleşmeyi bozmak manasını taşır. Ebu’d Derda’dan (RA) rivayet edilen bir hadis-i şerifte namazın zimmet oluşuna şöyle dikkat çekilir: “Parça parça kesilsen de, yakılsan da Allah Azze ve Celle’ye ortak koşma. Ve farz olan namazı bilerek terk etme. Kim ki farz namazı bilerek terk ederse Allah’ın zimmeti ondan beri olmuştur.” Buna benzer bir hadis Ubeydu’l Kelâi’den de rivayet edilir. Hadis-i şerifin de işaret ettiği gibi Allah’ın zimmeti, “kefalet, güvence, garanti” gibi kavramlar çerçevesinde yorumlanabilir. Yani namaz ile insan Allah’ın rütbeli askeri olur ve köleleştirici her türlü minnetlerden kurtulur.

Taftazani’ye göre zimmet, insanın hak ve borçlara ehil olmasını sağlayan bir vasıftır. Hakları kişinin lehindekiler ve borçları da aleyhindekiler olarak tanımlayan Taftazani, insanın her iki yönden de ehil ve kabiliyetli olduğunu vurgular. Ehliyeti de zimmetin üzerine bina edilmiş bir kavram olarak izah eder. Zimmet ve ehliyet sahibi olmak ise insana sahip olduklarını aşan tasarruflarda bulunabilme yeteneği ve de sorumluluğu kazandırır.

Zimmetin mülk sahibine, emanet edilene ve mülkün kendisine bakan maslahatları vardır. Öncelikle mülk sahibinin hukuku ve saygınlığının korunması zimmette esastır. İkincisi, emanet edilen kişinin doğru, dürüst, güvenilir, vefalı, sadık ve vazifeperver oluşuyla edindiği bir değer vardır. Üçüncü olarak da mülkün himaye edilmesi, gayesine uygun şekilde kullanılması ve amaç dışı kullanımların engellenmesinden kaynaklanan faydalar ve hikmetler sözkonusudur.

Zimmet kişiye emanet edilen ne varsa (ruh, beden, duygu, cihaz, mal, mülk, hidayet, ibadet, sıhhat, şifa vs.) hepsine dair iç içe nice sorumlulukları yüklenmektir. Öncelikle kendisine verilen emanetleri israf etmeden, iktisatlı ve rıza-i İlahiyi kazandıracak şekilde kullanma sorumluluğu taşımaktır. Sonra özenmek, korumak, tedbir almak, sahip çıkmak ve bakmakla yükümlü olduğunun şuuruna ermektir. Bilerek ya da bilmeyerek, kasıtlı ya da ihmal sonucu bir kısım kusur, hata ve tahriplere sebep olunmuşsa bakımı ve tamiri için gerekeni yapma mükellefiyeti hissetmektir. Zimmetin bu gibi manalarını hissettiren bir namaz ile huzura çıkan bir insan hem sorumluluklarının büyüklüğünü idrak eder hem de mükemmel bir ruh bakımına mazhar olur.

Bir de zimmet denince akla hemen hukuktaki zimmet suçu gelir. Kişinin kendisine emanet edilen bir şeyi mülk edinmesi ve amacının dışında kullanması zimmet suçudur. Bu suçta kişinin kendisine olan güveni kötüye kullanması sözkonusudur. Ceza Kanunu’nda zimmet suçu şöyle düzenlenmiştir: “Görevi nedeniyle zilyedliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçiren kamu görevlisi, beş yıldan on iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Zimmete geçirmeden maksat kendisine emanet edilmiş olan şey üzerinde tahsis gayesinin dışında zilyedliğin hakkı olan sıfatla bağdaşmayacak tarzda tam malikmiş gibi tasarrufta bulunmaktır. Kendi mal varlığına dahil etmek, satmak ya da üzerinden haksız fayda sağlamak gibi durumlar zimmet suçudur. Bu suçun süresinin kısa ya da uzun olması da çok önemli değildir. Mesela, bir arabanın sahibi onun hem maliki hem de zilyedidir. Araba üzerinde istediği tasarrufları yapar; kullanır, kullandırır, kiralar, satar. Fakat arabasını kısa süreliğine emanet ettiği arkadaşı, park için bıraktığı park görevlisi, tamiri için bıraktığı tamirci ise malik değil yalnız zilyeddirler. Bu ikinci kişiler yalnızca kendilerine sunulan tashih sınırları içinde araba üzerinde tasarrufta bulunabilirler. İzinsiz başkalarına kullandıramazlar, kiralayamazlar, satamazlar…

Hasılıkelam, namaz şuurunun birçok mertebeleri olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir. Zimmet şuuru ise ilahi huzurun hakikatine yakışır en kıymetli hislerden biridir. Borçluluk hissiyle kılınan namazlar değerli olmakla birlikte emanet-i kübra yükünü omuzuna alıp halife-i ru-yi zemin makamına kabiliyetli olduğunu ispat edebilen bir insanın namazında mutlaka zimmet şuurunun yansımaları vardır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir