Mahcubiyet tonları

Mahcubiyet tonları

MUTAFFİFİN SURESİNİN on beşinci ayetinin son kelimesi (mahcûbûn) dilime takıldı. Ayet ahirette Rablerini görmekten perdelenerek mahrum bırakılanların durumundan bahsediyor. Malum ahiretin en büyük nimeti Allah’ı görmek yani rüyetullah ve bu öyle büyük bir nimet ki –Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselamın belirttiği üzere– bir ânı cennetin bin sene saadetli hayatından daha etkileyici ve cezbedici. Buna kıyasen Cehennemin en büyük musibeti de Allah’ı görmekten perdelenmek olsa gerektir. Mutaffifin suresinin on dördüncü ve on beşinci ayetleri kalbi pas (râne) tutanların bu dehşetli akıbetlerini ihtar ediyor.

Bu dünyanın en büyük nimeti ise iman gözlüğüyle sebeplerin hicaplarını, perdelerini aşıp mana-i harfî bakışıyla mülkten geçip mana-i ismî bakışıyla melekûtta Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerinin farkındalığıyla yaşamaktır. Diğer taraftan en büyük musibet de küfür ya da gaflet gözlüğünü takıp mana-i harfî ile melekûtu inkar edip mana-i ismî ile iç içe karanlık bulutlar gibi mülkü kaplayan maddi sebeplerin zehirleyici perdelerinde boğulup kalmaktır.

Rağıp Isfahanî hicabı “herhangi bir şeye ulaşılmasına engel olma” şeklinde tarif eder.[1] Hicap örter, perdeler. Ancak her örtü ya da perde kötü değildir. Güzellikleri gösteren, çirkinlikleri gizleyen; hayrı açığa çıkaran, şerri örten perdeler güzeldir. Hem maddi hem de manevi açıdan bir kısım perdelerin varlığı rahatlatıcıdır, huzur kaynağıdır. Bir bulutun ya da bir ağacın latif gölgelikleri netice vermesindeki ferahlık gibi güzel ahlaktan, iffet ve hâyâdan kaynaklanan bir mahcubiyet duygusu da huzur verici manevi bir perdedir. Aslında mahcubiyet ne utanç ne küçük düşme ne de rezil olma değildir. İman ve ahlak-ı hasene ile boyanmış bir mahcubiyet –ar ve utanma duygularının örselendiği bir asırda– zor kazanılan ancak kolay kaybedilen âli bir haslettir.

Mahcubiyet öncelikle Allah’a karşı hissetmem gereken bir duygudur. Çünkü hiçbir şekilde hak iddia edemediğim, beni ve her şeyi yoktan yaratan, bana istemeyi veren, istemem gerekenleri ve istemeyi bilmediklerimi de en mükemmel bir tarzda ihsan ve ikram eden, ebedi eşsiz nimetlerini vadeden ilahım, rabbim, halıkım ve malikime karşı hakkıyla şükür ve hamd edemediğim gibi bazen gaflet eseri olarak itiraz ve nankörlüklerim en büyük mahcubiyet sebeplerimdir. Bu manada bir mahcubiyet inşallah nefsimin kusurunu itiraf etmemin fıtrî bir hâli olur ve bu cihetle af ve mağfiretim için dergâh-ı ilahiyede makbul bir şefaatçim hükmüne geçer.

İnsanı en fazla mahcup eden hallerden biri de kendisine karşı çok ilgili ve çok şefkatli zâtlara karşı müstağni kalışı olsa gerektir. Bu manada bütün ümmetinin ebedi saadetiyle hemdert olan peygamberime, hayatını iman davasına adayarak her türlü meşakkate göğüs geren üstadıma, doğduğum günden itibaren şefkat kanatlarını asla benden esirgemeyen ebeveynlerime karşı ilgisizliklerim, müstağni kalışlarım ve hak ettikleri hürmeti gösteremeyişlerim en büyük mahcubiyet sebeplerim arasında en ön sıralara çıkıyor.

Allah’ın huzurunda değilmişim gibi, dünyamda melekler yokmuş gibi, hiçbir şey Levh-i Mahfuz’da kaydedilmiyormuş gibi, Mahkeme-i Kübra’da hesaba çekilmeyecekmişim gibi, Cennet gibi bir vaad ve Cehennem gibi bir vaîd yokmuş gibi davrandığım gaflet ya da günah lekeli hallerim de aslında beni hem mahcup ediyor hem utandırıyor hatta rezil olma korkusunu derinden yaşatıyor.

Allah’ın ezeli kelamı olan Kur’an’a muhatabiyetimdeki yetersizliklerime yönelik arkasına saklandığım mazeretlerim ve tembelliklerimden dolayı da çok mahcubum. Gözümün nuru olması gereken namazlarımı perdeleyen geçici heveslerim ise mahcubiyetimin derecesini daha da artırıyor. Sırf Allah’ın rızasını kazanmak niyetiyle yapmam gereken ibadet ve ubudiyet hâllerimi nefsimin ifşa ederek iftihar etme düzenbazlıkları ise utanılması gereken aldanışlar defterine kaydediliyor.

Zahiren daha sıradan ya da daha masumane mahcubiyetlerim de var: Mecbur kalıp reddemediğim bir ikram ya da hediyeye karşılık verinceye kadar geçen süre zarfında ruhumda garip bir mahcubiyet hissetmiyor değilim.

Mahcubiyet hallerime şu durumları da ekleyebilirim:

Tehevvürüme, aşırı öfkeme karşı şefkat ve nezâketle cevap verildiği ânlar..

Hata, kusur ve eksikliklerimin bana hissettirilmeden örtüldüğünü ya da onarıldığını fark ettiğim durumlar..

Hakkımda hüsnizan edilen bir hâlin aslında bende ya eksik olduğunu ya da hiç bulunmadığını itiraf edemediğim haller..

İsmimle bana hitap ettiği halde kendisine ismiyle hitap edemediğim ya da ismini hatalı zikrettiğimi fark ettiğim ânlar..

Mahcubiyet bu gibi tonlarına dair önemli-önemsiz çok sayıda mevzu yazılabilir. Bu kadarı derdimi anlatabilmem için yeterli olduğundan uzatmıyorum ancak bu konuya dair düşünme pratiklerinden vazgeçmiş de değilim. Mahcubiyet duygusu –şefkat, muhabbet gibi– yerinde kullanıldığında bir zafiyet değil belki bir güçtür. Ebedi âlemde mahcup olmamak adına iman, hâyâ ve iffettin beslediği bir mahcubiyet duygusunu canlandırmanın yollarını aramak ve bu istikamette ciddi gayret göstermenin çok önemli olduğuna inanıyorum. Bunun ilk adımı ise mevzuya dair farkındalığımızı artırmaktan geçiyor.


[1] Rağıp el-Isfahanî, Müfredat: Kur’an Kavramları Sözlüğü, mütercimler: Abdülbaki Güneş ve Mehmet Yolcu, Çıra Yayınları, İstanbul, 2010, s. 265.



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.