İstidraç tokatları ya da nimetlerle tokatlanmak

İstidraç tokatları ya da nimetlerle tokatlanmak

NEFSİMİZİN ALDANDIĞI yönlerden biri de bize verilen her nimetin kendi yeteneğimiz ve faziletimizden kaynaklandığını zannetmesidir. Oysa bu dünya ödül diyarı olmadığından nimetlerin birer imtihan vesilesi olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Bazen bir insan (ya da bir topluluk) yanlış yapmaya ve kötülük işlemeye devam ettiği halde nimetler eksilmez hatta bazen daha da artar. Nefs ise bu durumu yanlış yorumlayarak nimetlerin devam etmesini Allah tarafından hayat tarzının onaylanması şeklinde düşünür, aldanır ve aldatır. Lakin her şey gördüğümüz ve algıladığımızdan ibaret değil. Buna binaen nimetlerin azaltılması hatta kesilmesinin beklendiği bir durumda artırılmasına tanık olmak aslında ibretlik bir manevi tokat mahiyetindedir. Kanaatimce bu durum bir “istidraç tokadı” diğer bir tabirle “nimetlerle tokatlanmak”tır.

Yazımın ilerleyen bölümlerinde Bediüzzaman Said Nursi, Abdülkerim bin Ataullah İskenderî ve İmam-ı Rabbanî’nin istidraç kavramına yükledikleri manaların rehberliğinde bu hakikate daha geniş bir perspektiften bakmanın yollarını aramaktayım.

Abdülkerim bin Ataullah İskenderî’nin Hikemü’l-Atâiyye isimli eserinde yer alan istidraca dair iki özlü söz nefis terbiyesi açısından çok önemli kriterleri barındırmaktadır:

﴾خف من وجود إحسانه إليك ودوام إساءتك معه أن يكون ذلك استدراجاً لك.﴿سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ

Kötülük işlemeye devam ettiğin halde Allah’ın sana ihsanını devam ettirmesinin istidraç olmasından kork. “Biz onları bilmedikleri yerden yavaş yavaş [derece derece] azaba yaklaştıracağız.” (Araf 7/182)

من جهل المريد أن يسيء الأدب، فتؤخر العقوبة عنه، فيقول:لو كان هذا سوء أدب لقطع الإمداد، وأوجب الإبعاد، فقد يقطع المدد عنه من حيث لا يشعر، ولو لم يكن إلا منع المزيد، وقد يقام مقام البعد وهو لا يدري ولو لم يكن إلاّ أن يخليك وما تريد

Müridin ebede aykırı davranışının cezası geciktirilince “Eğer bu bir çirkin hareket olsaydı Allah yardımı keser beni de uzaklaştırırdı” demesi müridin bilgisizliğindendir. Oysa Allah yardımı bilmediği bir yoldan ondan kesebilir. Yardımının artmaması bile ceza olarak yeter. Bu bile bilmediği bir şekilde uzaklaştırmadır. Bütün bunlar olmasa bile Allah’ın seni nefsin ve isteklerinle baş başa bırakması felaket olarak yeter.[1]

Abdülkerim bin Ataullah öncelikle nefsin bir tenakuzuna dikkat çekmektedir. Nefis kötülük hâllerinde ısrar etmekte ancak ceza görmediği gibi nimetlerle “ödüllendirilme”ye de devam etmektedir. Zahiren bu âdil değildir öyleyse başka bir hikmet olmalıdır. İbn Ataullah bu durumu Araf suresinin 182. ayetinin hakikatiyle vuzuha kavuşturur; nefse bu dünyada layık olmadığı nimetler verilmesinin aslında daha fazla azmasına yol açarak ahiret azaplarını netice veren nıkmetler olduğuna dikkat çeker. İbn Ataullah meseleyi başka bir açıdan da değerlendirir ve nefsin düz mantığının meseleyi izahtaki yetersizliğini gösterir. Öncelikle en büyük ceza kişinin nefsin bitmeyen istekleriyle baş başa bırakılmasıdır. Diğer taraftan Allah insanın farkına varmadığı ya da bilmediği bir yoldan da yardımını keser. Hatta bazen insana yardımını artırmaması bile bir cezadır.

Bediüzzaman da eserlerinde istidraç kavramına yer verir. Mektubat isimli eserinde kerameti ikiye ayırır. Birincisi gurura düşüren keramettir ki istidraç tabir edilir. İstidraçta kişi nefsine güvenir ve bilerek harika bir işe mazhar olur. İkincisi ise “hatarsız” yani “selametli” keramettir. Bu keramette bilmeden harika bir işe mazhar olunur ve kişinin nefsine değil Rabbine güveni artar, tevekkülü ziyadeleşir.

Bediüzzaman bu iki harika durumdan başka üçüncü olarak ikram ve inayetten de bahseder. İkramın (ve inayetin) selametli kerametten daha selametli ve daha yüksek bir ihsan olduğunu vurgular. Kerametin gerekli olmadan açıklanmasının zararlı olduğunu zira fahr ve gurura yol açabildiğini ancak ikramın açıklanmasının ise tahdis-i nimet olduğunu zira şükür damarını tahrik ettiğini belirtir.[2]

Bediüzzaman Mesnevi-i Nuriye isimli eserinde istidracı şöyle tarif etmiştir:

İstidraç ise adam gaflet içerisinde iken bazı eşya-yı gaibenin suretleri ona münkeşif olmasıdır. Yahut da insanlara garib gelen bazı şeyleri yapmasıdır ki o bunları kendi nefsine ve iktidarına isnad ederek bu’du, enaniyeti ve gururu daha çok kabarır. Gitgide Karun gibi “Ben kendi ilmimle kazandım” diyecek kadar ileri gider.[3]

Bediüzzaman Tur suresinde bahsi geçen küfrün tabakalarını tefsir ettiği bir eserinde “hilebaz şarlatanlar” dediği bir kısım kâfirlerin şerler ve kötülüklerde başarılı olmalarını da istidraç olarak değerlendirir:

Onlar kendi nefislerine hile ederler, kendilerine zarar ederler. Ve onların fenalıkta muvaffakiyetleri muvakkattir ve istidraçtır, bir mekr-i İlâhîdir.[4]

Bediüzzaman eserinde Büyük Deccal ve İslam deccali olan Süfyanın da istidraç sahibi olduğunu söyler. Sihir, manyetizma ve ispirtizma gibi istidracî harikalarla hem kendilerini muhafaza ettiklerini hem de herkesi etkileyerek sevgi ve sempati kazandıklarını belirtir. Beşinci Şua isimli eserinde Deccal ve Süfyanın özellikleri şöyle vurgulanmıştır:

İstidraç eseri olarak müstebidâne olan koca hükümetlerinde cesur orduların ve faal milletin kuvvetiyle vukua gelen terakkiyat ve iyilikler haksız olarak onlara isnad edilmesiyle binler adam kadar bir iktidar onların şahıslarında tevehhüm edilmeye sebep olur. (…) Müsbet terakkiyat ve hasenat o müthiş başlara ve menfî icraat ve seyyiat bîçare milletlerine verilmesiyle nefret-i âmmeye lâyık olan o şahıslar ­­istidraç cihetiyle ehl-i gaflet tarafından bir muhabbet-i umumiyeye mazhar olurlar.[5]

İmam-ı Rabbani (ra) de kerametleri ikiye ayırır. Birincisi Allah’ı zâtı, sıfatları ve fiilleriyle bilmek ve marifet sahibi olmaktır. Bu tür kerametler Allah’ın seçtiği ve sevdiği kullarına ihsan ettiği harikalardır. İmam-ı Rabbani cahillerin bu tür harikaları keramet saymadıklarından yakınır. İkincisi ise varlıkların şekillerini ve madde âlemindeki gaypları keşfetmekteki harikulade hallerdir. Bu tür harikuladeliklerin hem istikamet sahiplerine hem de hak yoldan sapanlara verildiğinden bahseder. Bu ikinci tür harikaların kâfirlerde görülen hâlini ise istidraç olarak isimlendirir. İmam-ı Rabbani şerefi ve kıymeti yüksek olan asıl kerametlerin birincisi yani Allah’ın marifeti olduğunu vurgular, ikinci tür harikuladeliklerin ise zannedildiği gibi kıymetli olmadığını hatta bilinmemesinin daha faziletli olduğunu vurgular.[6]

İslamiyet’in izin vermediği şeylerin ortaya çıkaracağı bütün halleri ve zevkleri istidraç olarak değerlendiren İmam-ı Rabbanî bu durumun kâfirler ve fasıklarda hâsıl olduğunu ve onları derece derece felakete, azaba sürüklediğini söyler; misal olarak da eski Yunan filozofları, Hindistan’daki cûkiyye ve Brehmen papazlarını verir.[7] İmam-ı Rabbani Allah’ın dünyada kâfirlere zahirî merhametini de istidraç olarak değerlendirir ve delil olarak Mü’minun, A’raf ve Kalem surelerindeki ayetleri zikreder:

Kendilerine bol bol verdiğimiz mal ve evlatla onların iyiliğine koştuğumuzu mu sanıyorlar? Hayır, onlar farkına varmıyorlar! Mü’minun 23/55-56.

Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince biz onları bilemeyecekleri bir yerden yavaş yavaş felakete götüreceğiz. Ben onlara mühlet veririm. Şüphesiz benim tuzağım çetindir. A’raf 7/182-183.

Biz onları bilemeyecekleri biçimde adım adım helâke yaklaştıracağız. Onlara mühlet veriyorum. Şüphesiz benim tuzağım sağlamdır. Kalem 68/44-45.

Tasavvuf yolunda bir harikuladelik gören bir tâlibin kendisine verilenin evliya kerameti mi yoksa kâfir istidracı mı olduğuna dair kendisine yöneltilen bir soruya İmam-ı Rabbani enfüsi ve vicdani bir ölçü verir: Eğer tâlibin dünyaya sevgisi azalıp Allah’a bağlılığı artıyorsa kendisine ihsan edilen bir keramettir. Ancak tam tersi gerçekleşiyorsa bu bir istidraçtır.[8]

İmam-ı Rabbani zenginler arasına girip onların meclislerine ve sofralarına katılırken kalbini Allah ile yapabildiğini zannetmenin de bir istidraç tarzı olduğunu belirtir.[9]

İmam-ı Rabbani Allah’tan yüz çevirenlerin O’ndan gelen nimetlerden mahrum kalacaklarını belirtir. Bu durumu ağzı kapalı bir kabın nisan yağmurundan nasibinin olmaması temsiliyle açıklar. Buna binaen de Allah’tan yüz çevirdiği halde nimetler içinde yaşayanların durumlarını mekr-i ilahi ve istidraç olarak niteler. Bunların aslında nimet şeklinde verilen musibetler, azap ve felaket tohumları olduğuna Mü’minun suresinin 56. ayetini delil olarak sunarak dikkat çeker.[10]

İmam-ı Rabbani her an Allah’a sığınmak, emrine itaat etmek, gözyaşı ve samimi bir kalple tazarru etmekle birlikte hak yolda çalışırken istidraç olmaması için de yalvarmak gerektiğini vurgulamıştır.[11]

İmam-ı Rabbanî, Peygamber Efendimiz (asm) sünnet-i seniyyesi ve Ashabının hakikat yolu takip edilirken karşılaşılan ilim, marifet, hâl, vecd ve kerametlerin büyük nimetler olduğunu, aksi takdirde yani istikametin kaybedildiği şartlarda elde edilenlerin istidraçtan başka bir şey olmadığını birçok mektubunda tekraren vurgulamaktadır:

İslâmiyet’ten kıl ucu kadar bile ayrılan bir kimsede ahvâl ve mevâcid hâsıl olursa bunlara istidraç denir ki onu dünyada ve ahirette rezil olmağa sürükler.[12]

Kurtuluş fırkasının i’tikâdı olmadan hâsıl olan hâller, vecdler istidraçtan başka bir şey değildir. İnsanı haraplığa, felâkete sürüklerler.[13]

Kıyamette ise yarayacak olan şey İslamiyet’in sahibinin (asm) gösterdiği yolda yürümektir. Hâller, kendinden geçmeler, ilimler, marifetler, işaretler ve kerametler bu yolda iken hâsıl olurlarsa çok iyidir ve büyük nimettir. Bu yoldan sapık iken hâsıl olurlarsa haraplıktır, istidraçtır, felâkete sebep olurlar.[14]

İmam-ı Rabbanî iki zata muhabbetin elden kaçırılmamasını tavsiye etmektedir: İslamiyet’in sahibi Peygamber Efendimiz (asm) ve bağlı olunan rehber. Bu iki muhabbet olduktan sonra hiçbir keşif ve keramet verilmemesine bile üzülmemek gerektiğini söyler. Bu iki muhabbetten biri sarsıldığı halde bazı zevklere mazhar olunuyorsa bu durumu istidraç ve manevi yıkım olmak görmek gerektiğini belirtir.[15] Bu iki muhabbeti dünya ve ahiretin sermayesi bilmek gerektiğini vurgulayan İmam-ı Rabbanî İslamiyet’i yaşamayı kolaylaştıran bu muhabbetlerin artması için Allah’a dua etmek gerektiğini söyler ve sözlerini şöyle sürdürür:

Bâtının cem’ıyyeti yani kalbin her an Allah ile olması bu sevgi ile elde edilir. Eğer dünyanın bütün sıkıntılarını ve zulmetlerini, lekelerini kalbe doldursalar, bu sevgi bulunursa hiç üzülmemelidir, ümitli olmalıdır. Eğer kalbe dağlar gibi çok hâller ve nurlar yağdırsalar fakat bu sevgi kıl kadar azalsa bunları haraplık, felâket bilmelidir ve istidraç olduğunu anlamalıdır. Buna sıkı yapışıp sonra işinize bakınız! Kıymetli ömrü lüzumsuz şeylerle boş yere geçirmeyiniz![16]

Hâsıl-ı kelam istidraç terim olarak kâfir ve facirlerin mazhar olduğu harikuladelikler manasında kullanılmıştır. Lakin iman ehlinin hataları neticesi arızî bir sıfatı olarak mecazi bir mana yüklendiği de olmaktadır. Bu çerçevede iç dünyamızdaki havf ve reca yani korku ve ümit dengesini korumak, nefsin aldanış ve aldatışlarına kapılmamak için mazhar olduğumuz nimetlerin istidraç olup olmadığından endişe duyma hassasiyetiyle yaşamak güzel bir ahlaktır.

Bireysel ve kolektif narsisizmin zirve yaptığı bir asırda nefs-i emmareyi dizginlemek çok müşkülleşmiştir. Emmare nefis ve şeytan hem sağımızdan hem de solumuzdan yani hem bize ihsan edilen iyilik ve faziletleri hem de hata ve günahlarımızı bahis konusu ederek her türlü açığımızı ve zaafımızı bir fırsat görerek musallat oluyor. Ebedi hayatımızı tehdit etmekte olan aleyhimizdeki durumları bile cerbezeleriyle lehimizde göstermek suretiyle aldatmaya çalışıyorlar. Bu durum nefis ve şeytanın vesvese ve desiselerine karşı çok daha fazla uyanık ve duyarlı olmamızı gerektiriyor. İstidraç, gurur, kibir, fahr ve ucbe düşüren hâllerden necat bulmamız için tüm iyilikleri Allah’tan bilerek her daim O’na iltica etmemiz ve tüm kötülüklerin kaynağının da nefsimiz olduğunun farkındalığıyla her daim onu mesul tutarak bireysel ve kolektif enaniyetlerimizi dizginlememiz elzemdir. Bu manada Üstadın nefsiyle şu hesaplaşmasından çıkarmamız gereken nice ders var:

Sen ey riyakâr nefsim! “Dine hizmet ettim” diye gururlanma. اِنَّ اللّهَ لَيُؤَيِّدُ هذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ sırrınca müzekkâ olmadığın için belki sen kendini o recul-i fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubudiyetini geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve fariza-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucb ve riyadan kurtul![17]


[1] Abdü’l Kerim bin Ataullah İskenderî, Hikemü’l-Atâiyye ve İlâhi Münacat, Kardelen Yayınları, Konya, 2013, s. 100-101.

[2] Bkz. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Dokuzuncu Mektub.

[3] Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye Türkçe Tercümesi, çev. Abdülkadir Badıllı, İttihad Yayıncılık, İstanbul, 2010, s. 527.

[4] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yirmi Beşinci Söz.

[5] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Beşinci Şua.

[6] İmam-ı Rabbani, Mektubat, 293. Mektub.

[7] İmam-ı Rabbani, Mektubat, 266. Mektub.

[8] İmam-ı Rabbani, Mektubat, 107. Mektub.

[9] İmam-ı Rabbani, Mektubat, 132. Mektub.

[10] İmam-ı Rabbani, Mektubat, 164. Mektub.

[11] İmam-ı Rabbani, Mektubat, 224. Mektub.

[12] İmam-ı Rabbani, Mektubat, 78. Mektub.

[13] İmam-ı Rabbani, Mektubat, 112. Mektub.

[14] İmam-ı Rabbani, Mektubat, 184. Mektub.

[15] İmam-ı Rabbani, Mektubat, 280. Mektub ve 313. Mektub.

[16] İmam-ı Rabbani, Mektubat, 235. Mektub.

[17] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yirmi Altıncı Söz, Hatime.



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.