I.

İman tanımak ise, ibadet sevmektir.

Belki ibadet, ilahi sevginin zirvesidir.

Allah sevgisinin mihengi, aynası, şahididir ibadet.

İbadet sevgidir. En samimi hislerle, en güzel sözlerle, en sevimli davranışlarla ilahi huzura çıkmaktır.

İbadet bağlanmaktır. Kul ile Allah arasında en duru, en şeffaf, en kısa, en yüksek bir irtibattır.

İbadet eğilmektir, diz çökmektir. En Sevgilinin huzurunda rükû ve tahiyye emrini yerine getirirken –kumandanına tekmil veren bir subay misali- yücelmektir.

İbadet yakınlaşmaktır. Kesretin en sonunda, uzakların en uzağında, secdenin yakınlığı sırrına ermektir.

İbadet arınmaktır. Organları, duyguları, istidatları kirleten isyan zehirlerini, tabiat paslarını temizlemektir.

İbadet diriliştir. Sonsuz emelleri, meyilleri, istidatları bakiyane canlandıran bir dua iklimidir.

İbadet hürriyettir. Tek bir Allah’a kul olmakla, en başta nefs-i emmare olmak üzere her türlü dünyevi metalara kölelikten azad olmaktır.

İbadet şükürdür, külliyettir, insaniyettir…

 

II.

Yabancı bir adam, Cuma namazı vaktinde, Sultanahmet camisine girer. Amir-memur, zengin fakir, genç-yaşlı farkı olmaksızın -tek bir sesle- herkesin kalktığını, eğildiğini, oturduğunu görür. İçinde bulunduğu mekânı cami ve duyduğu sesi ise ilahi emrin yansıması bilmediği için, görünmez sihirli iplerin bu topluluğu hareket ettirdiğini hayal eder.

Büyük Kâinat Camiine giren birinin, zerrelerden gökadalara kadar her şeyin intizamlı hareketini yalnız maddi kanunlarla izah etmesinde de böyle bir yabancılık vardır. İnsan kâinatı kendi (ruh, kalb, akıl gibi) aynalarının mikyasıyla görür. Mutlu birinin kâinatı bayram yeridir. Mutsuz birinin âlemi ise devasa bir yas evidir. İman gözüyle bakan biri, kâinatın güzelliklerinde Allah’ın Esma-i Hüsna’sını seyreder. Küfür gözlüğünü takan birinin âlemi ise yokluk karanlıklarının karadelikleriyle doludur. İşte bu sır gereğidir ki, ibadet eden biri, tüm varlığı ibadet ve tesbih eden bir âbid olarak müşahede eder. İbadeti terk eden biri ise, kâinatı vazifesiz, gelişigüzel hareket eden bir serseri vaziyetinde algılar.

İman ve ibadet gözlüğüyle bakıldığında, kâinat “öyle muhteşem ve içi hadsiz âyâtla ve manidar nakışlarla tezyin edilmiş ve mescid-i Rahmanîdir ki, her bir köşesinde bir taife, bir nevi ibadet-i fıtriye ile iştigal eder.” Kur’an’daki bazı ayetlerin dürbünleriyle bakıldığında, kâinat büyük bir camii mahiyetinde görülür: “Göklerde ve yerde kimler varsa O’na aittir. O’nun huzurunda bulunanlar, O’na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar.” “Göklerde ve yerde bulunan hiçbir kimse yoktur ki Rahman’ın huzuruna kul olarak çıkmasın.

 

III.

İbadet fıtrîdir. “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” ayeti bu hakikati bildirir. İmtihan dünyasının sıkıntıları, musibetleri, ağırlıkları ise insana ilahını, Ma’bud’unu arattırır. “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur” ayeti bu arayışın bir tercümanıdır. İnsan, aklen kendini başka şeylerle meşgul etse bile, daima vicdanındaki iki “nokta”dan ilahını görür. “Nokta-i istinad” ve “nokta-i istimdad” denilen bu iki vicdanî pencereden insan daima Halıkını, Ma’budunu seyreder. Çünkü insanın sonsuz ihtiyaçları ve sayısız düşmanları vardır. Bir çiçeği istediği gibi ebedi Cenneti de büyük bir hevesle arzular. Küçük bir mikroptan endişe ettiği gibi ölümden de şiddetle korkar. İşte vicdanın derinlerine kadar işleyen bu acz ve fakr yaraları, ancak Halık, Rab, Ma’bud olan bir Allah’ı tanımak (marifetullah) ve sevmek (muhabbetullah) ile şifa bulabilir. İnsanın Ma’budu öyle bir zat olmalıdır ki, yeryüzüne ve gökyüzüne hükmetmeli, dünya ve ahiretin sahibi olmalı, her şeyi kontrol etmeli, sonsuz hazinelere malik olmalı, her zaman ve mekânda bulunmakla birlikte zaman ve mekândan münezzeh olmalıdır.

 

IV.

İnsan hürdür. Hürriyeti zedeleyen ne varsa, aynı zamanda insaniyeti de zedeler. Gerçek manada hürriyet ise iman ve ibadet ile Allah’a kul olmakla mümkündür. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar.” Allah’a hakiki kul olan biri “şehamet-i imaniye”si gereği Allah’ın huzurunda kimseden korkmadığı ve hürriyetinden taviz vermediği gibi; “şefkat-i imaniyesi” gereği de hiçbir masumun hukukunu ve hürriyetini incitmeyecektir.

Varlıklar içinde hürriyet mücadelesi veren yegâne varlık insandır. İnsanlık tarihi bir yönüyle hürriyeti kazanma macerasıdır. Vahşet ve bedevilik devrinden, kölelik, esirlik, işçilik devirlerini aşarak hür teşebbüs devrine (malikiyet ve serbestiyet) ulaşan insanoğlu hürriyetini kazanmak için büyük bedeller ödemiştir.

Günümüz hürriyet anlayışı, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin 4. Maddesinde belirtildiği hâliyle “başkalarına zarar vermeden istediğini yapabilmektir.” Oysa gerçek hürriyet insanın ne kendisine ne de başkasına zarar vermemesidir. İnsanı dünyevileştiren, ilahi huzurdan uzaklaştıran, günahları serbestçe işlemesine yol açan bir hürriyet, hakikatte hürriyet değildir. Belki, Kendi nefsinin hevasını kendisine ilâh edineni gördün mü?ayetinde belirtildiği gibi çok daha tehlikeli ve sonsuz hayatı kaybettirecek elîm bir esarettir. Bu tek yönlü hürriyet anlayışı olsa olsa “hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır, nefs-i emmareye esir olmaktır.

İbadetlerle terbiye edilmeyen bir nefis ve benlik (ene) serbest olmak ister, sınırlanmak istemez. İbadeti terk etmesiyle kul olduğunu unutan bir insanın enaniyeti tüm varlığını istila eder ve insanı narsisist yapar. Narsisist insanların yaşadığı bir toplumda ise zamanla milli enaniyetler (milliyetçilik, hümanizm) rağbet görmeye başlar. Manevi bir pandemiye dönüşen enaniyet virüsü öylesine yayılır ve güçlenir ki, kâinatın Allah ile bağını koparmak derecesinde dehşetli bir isyana dönüşür. Tek bir Allah’a ibadet etmeyi hürriyetine engel gören narsisist nefs, büyüyen isyanının sonunda sebeplere, maddeye ve tabiata ezeliyet vermek zorunda kalır ve sahte ilahlara tapar derecede alçalır.

 

V.

Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmak” diye tarif edilen ibadetin üç temel şartı vardır: 1- Ma’bud’un/ilahın mevcut olması, 2- Ma’bud’un tek olması, 3- Ma’bud’un ibadete layık olmasıdır.

Dokuzuncu Söz’de ibadetin manası şöyle özetlenmiştir: “Dergâh-i İlahide abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp, kemal-i Rububiyetin ve kudret-i Samedaniyenin ve rahmet-i İlahiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.” Kul nefsinde fakrını görünce rahmet-i İlahiyeye yönelir, rahmetin sonsuz zenginliğini fark eder ve bu hâlet-i ruhiyesini “elhamdülillah” kudsi kelimesiyle dile getirir. Sayısız düşmanları olan bir insan, sonsuz aczini hissedince kudret-i Samedaniyeye sığınır, kudretin sonsuz gücünü arkasında hisseder ve bu hâletini “Allahu ekber” ile ibadete dönüştürür. İnsan, mahiyetinde noksanlarını ve kusurlarını gördüğünde ise, kemal-i Rububiyeti fark eder ve O’nun kudsiyetini, kusursuzluğunu anlar ve hâlini “Sübhanallah” ile ilan eder. Tüm bu hakikatler göstermektedir ki, ibadetin özü tesbih (Sübhanallah), tekbir (Allahuekber) ve hamd’dir (Elhamdülillah). İbadet, Ma’bud-u Hakiki olan Allah’ın celaline karşı tesbih, kemaline karşı tekbir ve cemaline karşı hamd etmektir. Allah’ın rahmetiyle yakınlığı hissedildiğinde hamd; zatıyla yüce oluşu, varlıklardan sonsuz uzak oluşu anlaşıldığında ise tesbih vazifesi yapılır. Bu makamların farkları gözetilerek kulluk ve ibadetler mükemmelleşir.

İbadet kalple, akılla ve kalıpla yapılır. İbadetin özünde, kalple teslim ve inkıyad, akılla iman ve tevhid, kalıpla amel vardır. İnsan ibadetlerle kulluğun aşağı mertebesi olan “gaibane ubudiyet”ten, kulluğun yüksek mertebeleri olan “hazırane muhataba” makamına yükselmeye çalışır. Gaibane ubudiyette, ilahi sanat eserlerine bakılarak kulluk vazifeleri ifa edilir. Hazırane muhataba makamı ise huzur ve hitap makamıdır. Bu makam varlıklar üzerinde Cenab-ı Hakkın Esma-i Hüsna’sının tecellilerine tanıklık edilerek ibadet etme mertebeleridir.

En genel manada, varlıkların ibadetleri iki türlüdür: 1- Fıtri ibadetler, 2- İhtiyari ibadetler. İhtiyari ibadetler ise iki kısma ayrılır: 1- Müsbet ibadetler (namaz, zekât, oruç, dua vs.) 2- Menfi ibadetler (takva, hastalıklar, musibetler vs.) Menfi ibadetler, müsbet ibadetlere göre daha selametlidir. Çünkü menfi ibadetlerde insan aczini, zaafını ve kusurunu tam anlamıyla fark eder ve halis bir ubudiyete mazhar olur. Ucb, riya, gurur, hırs gibi ihlâsı bozan hallerden kurtulur.

Menfi ibadetlerin en önemli bir nevi “takva”dır. Takva, günahlardan ve yasaklardan kaçınmaktır. Takva içinde büyük sevap gizlidir. Mesela, bir haramı terk etmek vaciptir. Bir vacip işlemenin ise çok sünnetlere karşılık bir sevabı vardır. Günümüz şartlarında günahtan kaçınmak kastıyla ve takva niyetiyle küçük bir sakınmayla, yüzlerce günah terk edilebilir. Bunun sonucu olarak ise yüzlerce vacip, binlerce sünnet sevabı kazanılabilir.

Bir diğer ibadet nev’i ise “ibadet-i tefekküriye”dir. Kur’an’ın birçok ayetinde tefekkür emredilmiştir. Tefekkür o derece kıymetlidir ki, bazen bir saat tefekkür bir sene ibadet sevabını kazandırabilir. Tefekküri ibadet, Kur’an ve iman hakikatlerini tefekkür etmektir. Tüm ibadetlerde olduğu gibi tefekküri ibadette de, Allah’ın yakınlığını sırrını yakalayarak, O’nu görüyorcasına bir huzur kazanma hâleti vardır.

En kıymetli ve en kapsamlı ibadet namazdır. Namaz, rengârenk ibadet türlerini içine alan bir gökkuşağıdır. Namaz, aynı zamanda küçük miraçtır (mirac-ı asgar). Hz. Muhammed’in (a.s.m.) Allah’ın huzuruna perdesiz çıkışı olan Büyük Mirac’ın (Mi’rac-ı Ekber) manasını her âbid’e kazandıran en büyük bir ilahi hediyedir namaz. Namazı küçük miraç kılmak için ise şu üç hakikate riayet gerektir; 1- Manen, hayalen ve niyeten iki cihanı (dünya ve ahiret) arkada bırakılmalıdır, 2- Maddiliğin ağırlıklarından, sınırlarından sıyrılmalıdır, 3-Külli ubudiyet niyeti ve itikadı taşınmalıdır. Bu manalar yaşandığında namazdaki her bir “Allahuekber” zikri bir miraç basamağını çıkmak hükmüne geçecektir.

 

VI.

İbadetlerde niyet ve ihlâs çok kıymetlidir. Niyet, az ibadeti çok yapar. İhlâs ise ibadetleri en mükemmel haliyle Allah’a takdim etmeyi temin eder. Böylelikle, halis bir niyet ile az bir ömürde sonsuz bir hayat kazanılır.

Niyet öyle bir “maya” ve “iksir”dir ki, sıradan işleri ve hareketleri dahi ibadete çevirir. Niyet bir ruhtur, ölü hâletleri canlandırır, ibadetlere dönüştürür. Niyet manevi bir kimyadır, ibadetlerin mahiyetini değiştirir. Günahı sevaba, sevabı günaha dönüştürür. Gösteriş niyetiyle yapılan bir ibadet günaha dönüşebildiği gibi, Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanmak niyetiyle yapılan basit bir iş de ibadet olur.

Niyet bir ruhtur. O ruhun da ruhu ihlâstır. İhlâs ise yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Bir zerre ihlâslı ibadet, binlerce hâlis olmayan ibadetlerden üstündür. İhlâs dupduru olmak, arınmak, öze dönmektir. İhlâs kişinin imanında ve ibadetinde Allah’ın emir ve rızası dışında her şeye kapılarını kapatması demektir. Sehl-i Tüsterî’ye “insanın nefsine en çok ağır gelen nedir?” diye sorduklarında, “ihlâstır” cevabını vermiştir. Akabinde bunun sebebini ise şöyle açıklamıştır: “Çünkü ihlâsta nefsin payı yoktur”.

Allah’ın en ihlâslı kulu Hz. Muhammed’dir (a.s.m.). O’nun (a.s.m) âleminde ihlâsın ne derece önemli olduğunu şu hadislerinden anlayabiliriz: “Dini hayatında ihlâslı ol, az amel yeter”; “İnsanlar helâk oldu -âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu -ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu -ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.”

 

VII.

Hz. Muhammed (a.s.m.) her şeyde olduğu gibi ibadet ve ubudiyet noktasında da en kemal mertebededir. İbadetleri hem ilk yapmış, hem de en mükemmeline ulaşmıştır. Bütün ümmetinin kıyamete kadar feyiz kaynağı Onun (a.s.m.) eşsiz ibadetleridir. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) ibadetinde ve ayetleri tefekküründe –İsm-i Azam sırrıyla- öyle bir feyzi vardır ki, tek bir ayetten aldığı feyiz, bir peygamberin hayatı boyunca kazandığı feyze bedeldir. Hz. Muhammed (a.s.m.) hayatının en sıkıntılı anlarında dahi ibadetin en ince esrarına riayet etmiştir. Mesela, İslamiyet’in en kritik savaşı olan Bedir’de –ilahi emirle- Sahabelerine cemaatle namaz kıldırmasının dünya tarihinde eşi benzeri yoktur. Savaşanlar kuvvetler arasında sayıca denge olmadığı (Müşrikler 1000, Mü’minler 305) ve savaşta ruhsatla amel edilebileceği halde, sünnet sevabı en büyük bir siyasi meseleden daha büyük görülmüştür. Bedir’deki bu tablo ibret-i âlem bir ibadettir ve belki de kulluk sırrının zirve noktasıdır.

Kısa bir ömürde sonsuz hayatı kazanmak, sınırsız sevap kazanmak, her bir ömür dakikasını bir ömür kadar faydalı kılmak, sıradan davranışları bile ibadete çevirmek ve her an Allah’ın huzurunda olma bilinciyle yaşamak için Sünnet-i Seniyye esas alınmalıdır. Çünkü sünneti yaşamak Peygamber Efendimiz’i (a.s.m.) hatırlatır. Onun sünnetine ittiba etmekle Allah’ın katında en makbul ve en sevimli bir kulluk hâline bürünülür. Bu halet ise insana huzur-u İlahi’de olma şuurunu kazandırır. Ve sonuç olarak “Sünnet-i Seniyyeye ittibaı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevaptar yapabilir.”

Kur’an “Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana [Hz. Muhammed’e (a.s.m)] uyun ki Allah da sizi sevsin.” ayetiyle, Allah sevgisinin hakiki ölçüsü olarak Sünnet-i Seniyyeyi yaşam biçimine dönüştürmeyi ders vermiştir. Sünnet-i Seniyye, hayatı her ânıyla ibadetleştiren ve Allah’ın sevgili kulu olma sırrını kazandıran bir tılsımdır, bir iksirdir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir