Medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat muhabbet iledir.

Cehennem Gerçekten Var, Ama Niçin?

Cehennem Gerçekten Var, Ama Niçin?

Cehennemin “derin kuyu; hayırsız, uğursuz” anlamına gelen Arapça asıllı bir kelime olduğunu ileri süren İslam bilginleri olmuşsa da dil âlimleri bu konuda farklı görüşler bildirmişlerdir. Grekçe’degeenna, Latince’de gehenna olarak kullanılan kelimenin aslı, büyük ihtimalle İbranice ge-Hinnom’dan (Hinnom Vadisi) gelmektedir. Hinnom Vadisi’nin bulunduğu yer coğrafi olarak Kudüs’ün güney ve güney batısıdır. Nitekim bu isim “gen ben Hinnom” (Hinnom oğlu vadisi), “ge bene Hinnom” (Hinnom oğulları vadisi) ve “ge Hinnom” şeklinde Ahd-i Atik’te de geçmektedir.

Ge Hinnom İsrail tarihinde, İsrailoğullarının sözde ibadet saydıkları gayri insani ve gayri ahlaki faaliyetleri ifade ettiği için kötü bir şöhrete sahiptir. Orada saltanatını savaş ve salgın hastalıklarla sürdüren bir Cehennem tanrısı olduğuna inanılan Molek’e tapılmakta ve onun öfkesini yatıştırmak için çocuk kurban edilmektedir. İlk defa Yahuda Kralı Ahaz (M.Ö. 735–716) Hinnom vadisinde buhur yakıp çocuklarını ateşten geçirmiş, Ahaz’dan sonraki ikinci kral Manasse de yine orada oğluna aynı muameleyi yapmıştır. Kral Yoşiya ise, dini reformu sırasında (M.Ö. 622) bu âdeti yasaklamıştır. İbadet adına çocukların katledilip yakılması yüzünden İsrail peygamberlerinin ge Hinnom’u lanetlemeleri üzerine bu yer İşaya’dan itibaren zamanla gelişen Yahudi eskatolojisindeki Cehennemin sembolü olmuş ve ölüm sonrasında azap çekilecek yere bu ad verilmiştir.

Tüm hak dinlerde olduğu gibi -tahrif olmasına rağmen- İncil’de de Cehennem gerçeği tüm açıklığıyla bildirilmiştir. İncil’in bir ayetinde Cehennemden korkulması gerektiği şöyle ifade edilmiştir: “Bedeni öldüren, ama canı öldüremeyenlerden korkmayın. Canı da bedeni de Cehennemde mahvedebilen Tanrı’dan korkun.” İncil’in bir başka yerindeyse ard arda gelen şu ayetler günah işleyerek Cehennem azabını hak eden bir organın suçunun diğer organlara sirayet etmemesinin önemine dikkat çekmektedir: “Eğer elin günah işlemene neden olursa, onu kes. Tek elle yaşama kavuşman, iki elle sönmez ateşe, Cehenneme gitmenden iyidir. Eğer ayağın günah işlemene neden olursa, onu kes. Tek ayakla yaşama kavuşman, iki ayakla Cehenneme atılmandan iyidir. Eğer gözün günah işlemene neden olursa, onu çıkar at. Tanrı’nın Egemenliği’ne tek gözle girmen, iki gözle Cehenneme atılmandan iyidir.

Amerika’da Oklahama eyaletinde Faith Bible Church kilisesi pastörü Dr. Mark Hitchcock “Ölümden sonraki yaşam, Cennet ve Cehennem” başlıklı yazısında Cehennemin gerçekliğini Kitab-ı Mukaddesten kaynaklar göstererek şu on madde ile özetlemiştir. Cehennem; 1-Fiziksel, zihinsel ruhsal acı duyulan bir yerdir, 2-Sönmez ateşin olduğu yerdir, 3-İnsanlar için hazırlanmıştır, 4-Bir hatırlama yeridir, 5-Tanrı’dan uzak kalınan yerdir, 6-İfade edilemez perişanlık, acı, keder ve hüsranın yeridir, 7-Giderilmemiş şiddetli susuzluk vardır, 8-Cennetin yanı sıra ebedi kalınacak diğer tek yerdir, 9-İçine girenlerin, diğer insanların gelmesini istemeyeceği yerdir, 10-İnsanın hak ettiği, kazandığı yerdir.

İncil’de “sönmez ateş” olarak vasıflandırılan Cehennem hakkında, şimdiye kadar gelen Papa’lar Cehennemin maddi, cismani tarafını çağrıştıran ifadelerden özellikle kaçınmışlardı. Çoğunlukla Cehennemi manevi anlamda Allah’tan sonsuza dek ayrı kalmak olarak nitelemişlerdi. Oysa geçen ay Roma’da gerçekleşen bir toplantıda Papa 16. Benedikt, Cehennemin yalnızca dini bir sembol olmadığını ve günah işleyip tevbe etmeyenler için sonsuz Cehennem ateşinin olduğunu dile getirerek Hıristiyanları uyardı. Papa şunları söyledi: “İnsanlar artık fazla söz etmese de Cehennem ateşi gerçek ve sonsuzdur. Katolik doktrinine göre, Hıristiyan inancının temelini günahların affı oluşturur. Cehennem, Tanrı’dan sonsuza kadar ayrı kalma durumudur… Şu anki toplumun sorunu Cehennemden bahsetmiyor oluşu. Ama gerçekten de var. Dev alevlerin olduğu, içinde kötü insanların yandığı ve inkâr edenlerin sonunda gideceği yer. Şu anki toplum sanki yokmuş gibi davranıyor.

Ulaşım, bilgi ve iletişim teknolojilerinin hızla gelişmesiyle küresel bir köy haline gelen dünyamızdaki ahlaki yozlaşmaya dikkat çekmek ve kötü gidişin önüne geçmek niyetinden olsa gerektir ki, Papa 16. Benedikt yukarıda bahsi geçen cümleleri sarf etme ihtiyacı hissetmiştir. Oysa Papa’nın bu söylem tarzı günümüzün toplumsal yaralarına çare olmaktan uzak bir yaklaşımın ifadesidir. Çünkü günümüzde ateist fikirler birçok insanın zihnini kurcalamayı sürdürmektedir. Diğer taraftan pratik ateizm olarak tabir edilen yaratıcıyı günlük yaşamdan dışlamak anlayışı daha da yaygınlaşmakta ve dindar insanların bile hayatlarını etkilemektedir. Yaratıcıya ait en ufak bir şey düşünmeden ve ibadet niyetiyle herhangi bir şey yapmadan gününü gün etme anlayışı ise asrın yaygın yaşam biçimi olarak öne çıkmaktadır. Bağımlılık yapan eğlence hayatı ve doymak bilmeyen sefahet iştahı ise gün geçtikçe artmakta ve insanı ilahi huzurdan uzaklaştırmaktadır. Bu tehditlere maruz birine Allah’ı tanıtmak, ahireti ispat etmek ve sonrasında Cehennem azabıyla korkutmak bile onu kötülüklerden vazgeçirmeye yetmemektedir. Zira kalp ve ruhu esir almış bir nefis “Allah Gafurü’r Rahimdir, hem Cehennem çok uzaktır” diyerek, yine sefih hayatını sürdürmektedir.

Papa’nın tarihi açıklamasından yarım asır önce, asrın bu sefahet hastalığını teşhis eden Bediüzzaman yegâne tedavi yöntemini daha gerçekçi ve seküler hayatın cazibesini hesaba katacak bir şekilde göstermiştir. Ona göre gerçekçi ve etkili çözüm gayrimeşru zevklerin, eğlencelerin içinde dünyevi Cehennemi hissettirmekten geçmektedir. Bediüzzaman kimsenin fark etmediği yâda fark etse de bu kadar açık bir şekilde dile getiremediği önemli bir gerçeği tespit etmiştir. O, ahlaki yozlaşmanın temelinde, akıl ve kalbin sesini dinlemeyen ve onlara baskın gelen bir duygunun etkili olduğunu görmüştür. Onun tespit ettiği bu duygu geleceği görmeyen, anlık küçük bir zevki Cennetin ebedi zevklerine tercih ettiren ve benzer şekilde Cehennemin ebedi sıkıntı ve elemlerinden ziyade anlık sıkıntı ve elemlerden kaçınan bir duygudur. Dolayısıyla bu duygu insana hâkim olduğunda ahiretin elmas gibi nimetleri ve zevkleri bilinse bile dünyanın kırılacak şişe parçası değerindeki zevkleri onların yerine tercih edilebilmektedir. Anlık zevklere ve lezzetlere bağımlı olan bu duyguyu dizginlemenin yegâne çaresi, o gayrı meşru zevklerin içindeki acı ve elemi göstermekten başkası değildir. İşte, inançlı insanların dahi sefahet girdabına kapıldıkları bir süreçte, Papa 16. Benedikt’in yaklaşımı yetersiz ve etkisiz kalmaya mahkûm olmaktadır. Her ne kadar bir Papa’nın -bilindiği kadarıyla ilk defa- Cehennemin cismani varlığına dair bir açıklama yapmış olması hakkaniyet açısından önemli bir gelişme olmakla birlikte, çağın hastalıklarını teşhis edip tedavi eden Asrın Hekiminin Kur’an’dan mülhem fikirlerinin bilinmemesi nedeniyle, gerçekçi bir çözümün uzağında bulunmaktadır.

Cehennem gerçekten var denildiğinde, inançlı inançsız her insanın zihnini soru yada sorular kurcalar. Niçin Cehennem var? Merhameti ve şefkati sonsuz, Rahman ve Rahim olan Cenab-ı Hak Cehennemi niçin yaratmıştır? Bu konuyla ilgili Risale-i Nur’un farklı yerlerinde Cehennemin yaratılış hikmetlerine dair birçok bölüm bulmak mümkündür. Bu bölümlerin her biri Cenab-ı Hakkın Cehennemi niçin yarattığına dair ufuk açıcı tespitleri barındırır.

Cehennemin en önemli yaratılış hikmeti Cenab-ı Hakkın kendisine, isim ve sıfatlarının tecellilerine bakan yönüdür. Cenab-ı Hakkın iki türlü tecellisi vardır. Bu tecelliler farklı âlemlerde farklı hükümler alırlar. “Sıfat-ı ezeliye âlemi”nde biri celal, diğeri cemal olur. “Sıfat-ı ef’al âlemi”nde ise biri lütuf ve hüsün, diğeri kahır ve heybet şeklinde görünür. “Zikir âlemi”nde biri hamd, diğeri tesbih olur. “Âlem-i kelam”da emir ve nehiy, “âlem-i irşad”da tebşir ve inzar olarak ortaya çıkar. İnsanın vicdanına tecelli ettiğinde biri reca/ümit, diğeri havf/korku olur. Ahiret âlemindeyse biri Cennet ve nur, diğeri ise Cehennem ve nar olarak tecelli ederler. Kâinatta karanlık, kış, hastalık, felaket, ölüm, Kıyamet vb. şekilde ortaya çıkan Cenab-ı Hakkın tüm celali tecellileri ve bu tecellilere yol açan esma-i Hüsnası hangileri ise, bu isimler celal ve ihtişamın en zirve noktada görüleceği ahirette Cehennemin varlığını gerektirirler.

Cehennemin yaratılış hikmetinin Cenab-ı Hakka bakan yönlerinden biri de O’nun izzeti ve namusunun bir gereği olmasıdır. Bunu bir misalle şöyle akla yaklaştırabiliriz. Korkunç cinayetleri işleyen bir cani bulunduğu şehrin izzetli hâkimine “Sen beni cezalandıramazsın, hapse atamazsın” diyerek meydan okusa, elbette o şehirde hiç cezaevi olmasa bile o edepsiz için bir yer yapılacaktır. Benzer şekilde küfrüyle Allah’ı inkâr eden ve isyanıyla O’nun izzetine dokunan biri için Cehennemin varlığı gereklidir.

Cehennemin bir vazifesi de dünya tarlasının ebedi bir mahzeni ve ambarı olmasıdır. Yeryüzündeki her türlü şerler, çirkinlikler ve küfürler Cehennemi netice verecektir. Başka bir ifadeyle dünya tarlasında zehirli çekirdekler ahirette sümbül verecekler, zakkum ağacı ve azap meyvelerine dönüşeceklerdir.

Yeryüzünü imtihan dünyası olarak hazırlayan Cenab-ı Hak tüm zıtları birbirine karıştırmıştır. Hayır şerle, güzel çirkinle, fayda zararla, sevgi korkuyla, ışık karanlıkla ve sıcak soğukla beraberdir. Bir anlamda Cennet ve Cehennemin tohumları dünya tarlasına serpilmiştir. Fakat iyi ve kötü tohumlar birbirine karıştırılmıştır ki, imtihan ve tecrübe olabilsin ve insanların yetenekleri gelişerek farklı dereceleri ortaya çıksın. İmtihan ve tecrübe zamanı sona erdikten sonra ise, zıtların beraber bulunmalarının herhangi bir anlamı kalmayacaktır. İnsanlar ödül yâda cezalarını görmek üzere dünyayı terk ettikleri gibi, kâinat da ve kâinattaki zıtlar da “tasfiye ameliyatı”na uğrayacaklardır. İyilik, hayır ve sevap olan maddeler Cennete çekileceği gibi, kötülüğü, şerri ve günahı netice veren maddeler de Cehennemi dolduracaklardır. Hakîm olan Cenab-ı Hak kâinattaki hiçbir şeyi israf etmeyecek ve ahiretin binasında en münasip bir şekilde tavzif edecektir.

Dünyada her şeyin hakikati ve lezzeti bir açıdan zıddıyla bilinir. Karanlığın varlığı aydınlığın daha iyi fark edilmesini sağlar. Lezzet elem sayesinde daha iyi anlaşılır. Aynı sır bir yönüyle ahirette de geçerli olacaktır. Cehennemin varlığı, Cennetin pek çok lezzetlerinin ve güzelliklerini ortaya çıkışına hizmet edecektir. Başka bir ifadeyle Cennet olmazsa belki Cehennem de gerçek anlamda azap yeri olmayacaktır. Bediüzzaman, Şualar isimli eserinde bu gerçeği şu özlü ifadeleriyle dile getirir: “Nasıl ki Cennet, vücut âlemlerinin mahsulâtını taşıyor ve dünyanın yetiştirdiği tohumları bâkiyâne sümbüllendiriyor. Öyle de, Cehennem dahi, hadsiz dehşetli adem ve hiçlik âlemlerinin çok elîm neticelerini göstermek için, o adem mahsulâtlarını kavuruyor. Ve o dehşetli Cehennem fabrikası, sair vazifeleri içinde, âlem-i vücut kâinatını âlem-i adem pisliklerinden temizlettiriyor

İnsan küfürle, isyanla ve günahlarla kendisine emanet olarak verilen sayısız istidat ve yeteneklerini bozuyor. Ayrıca kendisine verilen göz, kulak, kalp ve ruh gibi eşsiz cihazlarını yaratılış amacında kullanmayarak ve günahlarda istimal ederek Cenab-ı Hakkın hikmetine ters bir hayat sürebiliyor. Tüm bunlarla birlikte kâinattaki varlıkların Cenab-ı Hakkın varlığını ve birliğini haykıran ubudiyetkarane hallerini ve tanıklıklarını hiçe saymakla ve yalanlamakla büyük bir haksızlıkta bulunuyor. “Süt, ayran bozulursa yenir, yağ bozulursa zehir olur” kabilinden üstün, kıymetli bir şeyin bozulmasının daha fazla zararlı olması sırrıyla, insan küfürle ve isyanla vicdanını bozduğunda çok büyük bir değişim yaşıyor. Kendisine verilen en değerli cihazlarını ve duygularını köreltmekle, iç dünyasını küfrün karanlıklarıyla manen kirletmekle büyük bir hata işliyor. İşte bu derece manevi kirliliği ve bozulmuşluğu ancak Cehennem temizleyebilir. Bu yönüyle Cehennemin bir görevi ve varlık nedeni de insanı manen temizleme ve tedip etme yeri olmasıdır.

Kendisine emanet olarak verilen malı, zamanı, bedeni, ruhu, duyguları vb. Cenab-ı Hakkın emrettiği şekilde kullanan birine her emînane tavrına karşılık sonsuz ödül söz konusu olduğu gibi, emanete ihanet etmenin de benzer şekilde sonsuz bir karşılığının bulunması imtihan dünyasının var oluş hikmetinin bir gereği olsa gerektir. Nitekim Risale-i Nur’da Cehennemliklerin özel elbiseleri olduğundan ve bu elbiselerin onlar için küçük bir Cehennem hükmüne geçeceğinden bahsedilir ve şöyle denilir: “Ehl-i Cehennem ise, nasıl ki dünyada gözüyle, kulağıyla, kalbiyle, eliyle, aklıyla ve hakeza, bütün cihazatıyla günahlar işlemiş; elbette Cehennemde onlara göre elem verecek, azap çektirecek ve küçük bir Cehennem hükmüne gelecek muhtelifü’l cins parçalardan yapılmış elbise giydirilmek, hikmete ve adalete münafi görünmüyor.

Cenab-ı Hak yeryüzünü misafirhane mahiyetinde yaratmış ve koca dağları da misafirleri hazineli direkler kılmıştır. Dağlar bir anlamda insanlar için “ihtiyat deposu”, “cihazat ambarı” ve “defineler mahzeni” mahiyetindedirler. Misafirlerine dağları hizmetkâr yapacak derecede ikram ve ihsan sahibi olan Cenab-ı Hak o çok sevdiği misafirleri için ebedi âlemde ebedi hazineleri ve mahzenleri de hazırlamıştır. Yeryüzünde bu vazifeyi dağlar gördüğü gibi, ahirette yıldızlar göreceklerdir.

Kâinatın mükemmel sisteminde ayı dünyaya, dünyayı güneşe ve güneşi gezegenleriyle birlikte Şemsü’s Şümus’a bağlayan Cenab-ı Hak, süratle gerçekleşen tüm bu faaliyetiyle rububiyetinin haşmetini ve saltanatının gücünü, kudretini göstermektedir. Yaşanılan imtihan dünyası hikmet yeri, ahiret ise kudret yeri olduğundan, Cenab-ı Hakkın ihtişamı ve kudreti ahirette çok daha parlak bir surette görülecektir. Cehennemden beslenen -ahiretin dağları hükmündeki- yıldızlar ise, Cenab-ı Hakkın ihtişamının, celalinin ve büyüklüğünün en muhteşem aynaları olacaklardır.

Risale-i Nur’un bir başka bölümünde ahiretteki yıldızların nurunun Cennetten ve nar ile sıcaklığının ise Cehennemden olması şöyle ifade edilir: “Zat-ı Zülcelâlin kemal-i hikmetinden ve azamet-i kudretinden ve saltanat-ı rububiyetinden uzak değildir ki, Cehennem-i Kübrâyı elektrik lâmbalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip âhirete bakan semanın yıldızlarını onunla iş’âl etsin, hararet ve kuvvet versin. Yani, âlem-i nur olan Cennetten yıldızlara nur verip, Cehennemden nar ve hararet göndersin; aynı halde, o Cehennemin bir kısmını ehl-i azaba mesken ve mahpes yapsın.

İnsanın yaratılışında sürekli yaşama, bekaya karşı şiddetli bir aşk vardır. Ayrılıkların, ölümün olduğu dünyada bile her sevdiği şeyde bir tür beka olduğunu varsayar, öyle sever insan. Sevdiği şeyden ayrılacağını düşündüğünde ve fark ettiğindeyse derinden derine feryat eder. Eğer insan herhangi bir şeyin baki olduğunu varsaymazsa kesinlikle sevemez. Tüm insanlardaki bu beka aşkı, umumi ve fıtri bir dua hükmüne geçtiği için Cenab-ı Hak bu makbul duayı kabul etmiş ve ölümlü insanlar için Cennetiyle Cehennemiyle baki bir âlemi yaratmıştır. Çünkü sonunda yokluk ve hiçlik olduktan sonra milyonlarca sene dünya saltanatı yaşanmış olsa da bu insanın sonsuzluk arzusunun yanında anlamsız kalmaya mahkûm olacaktır. İnsan o kadar bekaya âşıktır ki, vicdanen “Cehennem de olsa beka isterim” der. Bu açıdan değerlendirildiğinde Cehennemin en önemli yaratılış hikmetlerinden biri de bekaya âşık insanı, meşakkatli ve azaplı da olsa, tamamıyla şer olan yokluğun karanlıklarından kurtarmış olmasıdır.

Kaynakça:

Dr. Mark Hitchcock, Çeviri: Süleyman Turan, “Ölümden sonraki yaşam, Cennet ve Cehennem”, (Çevrimiçi)http://www.hristiyanforum.com/forum/showthread.php?t=3359

“Hıristiyanlıkta Cehennem”, (Çevrimiçi) http://tr.wikipedia.org

Hürriyet Gazetesi, Dünya, (Çevrimiçi) http://www.hurriyet.com.tr/dunya/6215486.asp, 31 Mart 2007, Cumartesi

Kutsal Kitap, Arama Motoru, “Matta, 5/22, 29, 30; 10/28; 18/9”, (Çevrimiçi)http://www.kutsalkitap.com/kkitap

Kutsal Kitap, Arama Motoru, “Markos, 9/43–47”, (Çevrimiçi) http://www.kutsalkitap.com/kkitap

Kutsal Kitap, Arama Motoru, “Luka, 12/5”, (Çevrimiçi) http://www.kutsalkitap.com/kkitap

Ömer Faruk Harman, “Cehennem”, TDVİA, C: 7, İstanbul, 1993, s. 225.

Risale-i Nur Enstitüsü, Risale-i Nur Külliyatı, “Sözler, s. 80, 165, 490”, (Çevrimiçi)http://www.risaleinurenstitusu.org

Risale-i Nur Enstitüsü, Risale-i Nur Külliyatı, “Mektubat, s.15, 16, 374”, (Çevrimiçi)http://www.risaleinurenstitusu.org

Risale-i Nur Enstitüsü, Risale-i Nur Külliyatı, “Lem’alar, s. 356”, (Çevrimiçi)http://www.risaleinurenstitusu.org

Risale-i Nur Enstitüsü, Risale-i Nur Külliyatı, “Şualar, s. 51,232, 522, 582”, (Çevrimiçi)http://www.risaleinurenstitusu.org

Risale-i Nur Enstitüsü, Risale-i Nur Külliyatı, “İşaratü’l İ’caz, s. 66, 81, 192”, (Çevrimiçi)http://www.risaleinurenstitusu.org

Sabah Gazetesi, Dünya, (Çevrimiçi) http://www.sabah.com.tr/2007/03/28/dun120.html, 28 Mart 2007, Çarşamba.



Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.


Paylaşım
%d blogcu bunu beğendi: