Medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat muhabbet iledir.

Seradan süreyyaya

Seradan süreyyaya

ülker

Risale-i Nur’da sıkça geçen tabirlerden biri “seradan süreyyaya” ifadesidir. Bazen bu tabir Arapça karşılığı olan “eyne’s-sera mine’s-süreyya” şeklinde Nur satırlarında yer alır. Bu iki türlü ifade, iki şey arasındaki nihayetsiz uzaklığı dile getirmenin en güzel, en tesirli, en beliğ tabirlerinden biridir. Lakin halk arasında yerden göğe tabirinin -seradan süreyyaya nispeten- daha fazla rağbet kazandığı da bir gerçektir.

Yirmi Dördüncü Mektub’da geçen bir cümle var ki, iki şey arasındaki farklı uzaklıkları bildiren farklı tabirler ard arda sıralanmıştır: “Lehü’l Mülk: Yani, ferşten Arşa, serâdan süreyyaya, zerrattan seyyârâta, ezelden ebede kadar her bir mevcut, semâvat ve arz, dünya ve ahiret, her şey Onun mülküdür. (Mektubat, 24. Mektub, s. 226)”

“Ezelden ebede” tabiri hem zaman, hem de mekân bakımından çok uzak olmanın ifadesidir. Ezel, geçmiş zamanın bir ucu değildir, Bediüzzaman’a göre. Ezel, geçmiş, şimdi ve gelecek zamanları tümüyle kuşatan, zaman ve mekân sınırlarının olmadığı yüce bir makamdır. Ebed ise, zaman ve mekân içindeki sınırsızlıktır, sonsuzluktur. Böyle bir yaklaşımla ezelden ebede tabiri, zamansızlık ve mekansızlıktan zaman ve mekandaki sonsuzluğa uzanan nihayetsiz bir uzaklığın ifadesidir.

“Zerrattan seyyarata” tabiri maddi büyüklüklerdeki uzaklıklara işaret etmektedir. Bu tabir atomlardan gezegenlere diye yorumlanabileceği gibi; atomaltı parçacıklardan, belki esir zerrelerinden ta yıldızlara, gökadalara, süperkümelere kadar tüm boyut farklılıklarının bir mikyası olarak da yorumlanabilir.

“Ferşten Arşa” tabiri ise süfli âlemlerden ulvi âlemlere yükselen bir nihayetsiz uzaklığın ifadesidir. Ferş, dünyadır, cismaniyettir, bir cihetten de eşyanın mülk cihetidir. Arş ise semadır, şeffafiyettir, bir manada da eşyanın Allah’a bakan melekûtiyet cihetidir. Ferşten Arşa ifadesi, Allah’ın güzel isimlerinin yetmiş bin perde ile gölgelenerek tecelli ettiği cismani âlemden, perdelerin birer kalktığı ve ilahi tecellilerin tüm azametiyle yansıdığı sema tabakalarına, ta Arş-ı Azama kadar yükselen ulvi âlemlere değin nihayetsiz bir uzaklığın ifadesidir.

“Seradan süreyyaya” ifadesi yüzeysel manasıyla iki şey arasındaki maddi uzaklığı ifade eder. Bu sathi anlam “zerrattan seyyarata” tabirini çağrıştırır. Mecazi mana ise “ferşten Arşa” ve “ezelden ebede” manalarını da kuşatacak bir genişliktedir.

Seradan süreyyaya ifadesinin Risale-i Nur Külliyatında geçen yerleri tahlil etmeden önce “sera” ve “süreyya” kelimeleri üzerinde biraz durup, astronomi bilgilerinden faydalanarak bu tabirin üzerinde biraz yoğunlaşmakta fayda vardır. Sera, yerküredir. Süreyya ise, “yedi kız kardeş” olarak da isimlendirilen Ülker takımyıldızıdır. Astronomi biliminde diğer bir ismi M45’dir. Süreyya, yani Ülker çıplak gözle görülebilen en güzel ve en meşhur bir açık yıldız kümesidir. Ülker gökyüzünde mevki olarak boğa takımyıldızında bulunur.

Aslında Ülker yıldız kümesinde 100’den fazla yıldız vardır. Fakat çıplak gözle Ülker’e bakıldığında ancak dokuz yıldız fark edilir. Bu yıldızlara astronomide yunan mitolojisinden isimler (Atlas, Alcyone, Merope, Electra, Sterope, Celaeno, Maia, Tavgete, Pleione) takılmıştır. Yıldız kümesinin öne çıkan mavi yıldızları yaklaşık 100 milyon yaşındadır. Bu yaştaki bir yıldız (bir yıldızın ortalama 9 milyar yıl yaşadığı düşünülürse) bebeklik dönemindedir.

Ülker yeryüzünden 440 ışık yılı (4,16 katrilyon km) uzaklıktadır. Bu öyle bir uzaklıktır ki, dünyanın çevresini bir yılda dolaştığını düşündüğünüz biri (yani bir yılda 40.000 km yol alan) Ülker’e yaklaşık 100 milyar yılda ulaşabilir. Eğer bu kişi saatte 30.000 km hızla hareket eden bir uzay mekiği ile yol çıkmış olsa, Ülker yıldız kümesine –ömrü yetseydi- ancak 16 milyon yılda ulaşabilirdi. Yani, Âdem Aleyhisselam zamanında bir kişi uzak mekiğine bindirebilmiş olsaydı bile, günümüzde yine Ülker yıldızına varılabilmiş olmayacaktı.

İşte süreyya gökyüzünü zinetleyen bu eşsiz güzelliğiyle, hayali seyahatleri cezbeden erişilmez yüksekliğiyle ve ancak ışık yıllarıyla ifade edilebilen devasa uzaklığıyla dillere destan olmuştur. Ulaşılması imkânsız mesafeleri söze dökmenin en güzel bir ifadesi asırlarca bu tabirle hayat bulmuştur.

Risale-i Nur Külliyatında “seradan süreyya” tabiri farklı uzaklıkları belirtmek maksadıyla birçok farklı makamlarda kendine yer bulmuştur.

Mesela, Kur’an ile insan sözü arasındaki sonsuz uzaklık, hayal sinemasında etkileyici bir görsellikle canlandırılmak istenirken “seradan süreyyaya” tabirinden faydalanılmıştır. Bütün zaman ve mekânlara nur ve hayat serpen Allah’ın ezeli sözleri ile cüz’i bir ebediyet kazanma sevdasıyla yanıp tutuşan insan sözü arasındaki nihayetsiz uzaklık şöyle dile getirilmiştir:

“İşte Kur’ân, kıymettar bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakkın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf, o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan süreyyâya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem, ortası yoktur; çünkü, vücud ve adem gibi ve iki nâkızeyn gibi, iki zıddırlar. Ortası olamaz.”

Nur Risalelerinin bir başka bölümünde ise hakikat ile hayal arasındaki nihayetsiz uzaklığa dikkat çekmek için bu tabirden (fakat Arabi halinden) istifade edilmiştir:

“Hakikat böyle iken, beşerin en acîb bir dalâleti budur ki, kader kaleminin sayfası olan Levh-i Mahfuzun yalnız bir cilve-i aksi olarak, fihriste-i san’at-ı Rabbâniye olup, ehl-i gafletin lisânında tabiat denilen bu kitâbet-i fıtriyeyi, bu nakş-ı san’atı, bu münfail mistâr-ı hikmeti, tabiat-ı müessire diyerek masdar ve fâil telâkkî etmesidir. Eyne’s-sera mine’s-süreyya. Hakikat nerede, ehl-i gafletin telâkkîleri nerede?”

Ferşten Arş’a doğru yükselen -Allah’a yakınlığın- nihayetsiz mertebeleri vardır. Kur’an ayetlerinin manalarının –melekler gibi- semayı, Arşı nurlandıracak yüce bir manevi makamda oldukları sera ve süreyya metaforuyla anlatılmıştır. Şöyle ki:

Süreyyayı serâda değil, semada aramak gerektir. Kur’ân’ın mâanîsini de esdafında ara. Yoksa karma karışık olan senin cebinden arama; zira bulamıyorsun. Bulsan da, sikke-i belâgat olmadığından, Kur’ân kabul etmez.”

Risale-i Nur’un bir başka eserinde ise hak ve batıl iki meslek arasındaki manevi uzaklığı zihinlerde canlandırmak için “seradan süreyyaya” ifadesine başvurulmuştur. Vahdetü’l Vücut ile maddiyyun mesleğinin, zahiren birbirlerini çağrıştırıyor olsalar bile, gerçekte aralarında –aydınlık ve karanlık gibi- manen sonsuz bir uzaklık bulunduğu dile getirilmiştir:

“Ehl-i vahdetü’ş-şuhud olan muhakkikîn-i sofiyye o derece Vâcibe hasr-ı nazar etmişler ki, mümkinatın hiçbir kıymeti kalmamıştır; ‘Bir vardır’ derler. El’insaf! Serâ-süreyya kadar birbirinden uzaktır. Maddeyi cemî envâ ve eşkâliyle halk eden Hâlık-ı Zülcelâle kasem ederim ki, dünyada şu iki mesleğin temasını intaç eden rey-i ahmakaneden daha kabih ve daha hasis ve daha sahibinin mizac-ı aklının inhirafına delil olacak bir rey yoktur.”

Bediüzzaman Said Nursi, Eski Said’den Yeni Said’e geçiş esnasındaki ruhi inkılabının manevi iniş-çıkışlarından bahsederken, bu değişimin ne derece çalkantılı geçtiğini ve manevi iniş-çıkışlarının ne derece meşakkatli olduğunu belirtmek istediğinde de “seradan süreyya” tabirine başvurmuştur:

“Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmârenin gururundan gayet müthiş ve manevi bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh süreyya’dan serâya, kâh serâdan süreyyaya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı.”

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim, Risale-i Nur Külliyatı’nda “seradan süreyya” tabiri farklı mecazi manaları yüklenerek -bazen “ezelden ebede”, bazen “ferşten arşa”, bazense “zerrattan seyyarata” manalarında- hakikat, zaman, mekan, boyut gibi farklılıklardan kaynaklanan nihayetsiz uzaklıklara bir ünvandır. Seradan süreyyaya tabirinin zahiri manası olan yeryüzünden Ülker yıldızına ifadesi ise, birçok mecazi mananın keşfinde ve anlaşılmasında birer dürbün mesabesindedir.

 

Kaynakça:

http://tr.wikipedia.org/wiki/ülker_(yıldız_kümesi)

Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, s. 55.

Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s. 299.

Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat, s. 18, 118.

Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s. 151.



Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.


Paylaşım
%d blogcu bunu beğendi: