niyet

Mana-i harfî, mana-i ismî, niyet, nazar…

Bediüzzaman Said Nursi’nin “kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelimeyle dört kelâm öğrendim” [1] diye çok büyük kıymet verdiği dört ana kavram…

Bediüzzaman, daha on dört yaşında iken -üç ay gibi kısa bir zamanda- doksan kitabı ezberlemişti. Ki bu temel kitaplar medreselerde ancak on beş senede tedrici olarak okutuluyordu. Kırk yaşına kadar binlerce kitabı inceleyen bir Bediüzzaman’ın “yalnız dört kelimeyle dört kelam öğrendim” sözünde bir çok çağrışımları davet eden mecazî manalar gizlidir.

Bu dört kelime Bediüzzaman’ın mana âleminin ve ilim dünyasının özüdür, ruhudur. Nasıl ki, üç milyar harften meydana gelen DNA -adenin, guanin, stozin, timin denilen- dört harf ile yazılmıştır. Her organik maddenin yaratılışında karbon, azot, hidrojen ve oksijen gibi dört temel element vardır. Mana-i harfi, mana-i ismi, nazar, niyet kavramları da Bediüzzaman’ın mana dünyasının hayatî unsurlarıdır, çekirdekleridir, elementleridir.

Niyet ve mahiyet

Eşyanın manevi kimyasını değiştirici tesiri vardır niyetin. Bu tesir öylesine büyüktür ki bir şeyi zıddına dönüştürecek mahiyettedir. “Niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalb eder.[2]

Mesela, sünnet-i seniyyeye uyma niyetiyle yemek, uyumak, konuşmak gibi âdet kabilinden işler bile ibadet kıymetini kazanır. Kısa ömrün ebedi bereketi olan “niyetle mübah âdât, ibadât”[3]mahiyetine bürünür. Niyet iksiriyle ömrün tamamı ibadetleştirir. “Az bir ömürde Cennet, bütün lezaiz ve mehâsiniyle kazanılır. Ve niyetle insan daimî bir şâkir olur, şükür sevabını kazanır.[4]

Kötü niyet ise, riya ve gösterişle yapılan ibadetleri günaha dönüştürür. Ebedi meyveler veren ibadet çekirdekleri riya toprağında, gösteriş suyuyla beslenirse ahirette zakkum meyvelerini netice verecektir.

Günahlar ile sevapların birbirine karıştığı ahirzaman dükkânında en duru, en bereketli uhrevi sermaye takva niyetidir. Takva, sayısız günahlara karşı hem bir kalkandır, hem de günahtan kaçınmak niyetiyle çok büyük sevaplar kazandırır. Takva niyeti, ahirzamanın dehşetli günahlarını sevaplara dönüştüren manevi bir arıtmadır, istihaledir.

Niyet ve fıtrat

Niyet, fıtratın dile gelişidir. Fıtrattaki her türlü istidat ve kabiliyeti “arş” emriyle harekete geçiren kalbin tılsımlı sesidir niyet. Fıtrat ise daima doğruyu söyler. Fıtrat sıdktır. Fıtrî olanda asla yalan, kizb yoktur. Hatta cansızların fıtri niyetlerinde dahi doğruluk vardır. Bediüzzaman’ın kullandığı suyu misali bu meseleyi çok güzel açıklamıştır:

Bir avuç su, bir demir gülle içinde eğer niyet etse incimad, bürûdetin zamanı. İçindeki inbisat meyli der: ‘Genişlen! Bana lazım fazla yer.’ Bir emr-i bîemânî. Metîn demir çalışır, onu yalan çıkarmaz. Belki onda doğruluk, hem de sıdk-ı cenânî, O demiri parçalar.”[5]

Niyet fıtratın dili olduğu için ikinci bir niyeti gerektirmez. Hatta ikinci niyet fıtratı bozar. Sunileştirmekle fıtriliği, içtenliğini yok eder. Mesela, kibirli bir halde tevuzua niyet edilse de mütevazı olunamaz. Mutlu haldeyken üzüntülü görünme niyeti ise insanı gülünç hâle düşürür. Stresten bunalmış birinin ferahlamış gibi görünme niyeti de ancak bir aldanıştır. “Fıtri olarak vicdanda şuurla bizzat hissedilen vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur ve niyetle inkıta bulur.” Çünkü fıtri olan, ikinci niyetle mahiyetini kaybederek sunileşir. Suni, yapmacık bir şey ne kadar güzel olursa olsun asla fıtri olanın yerini tutamaz. Hülasa, “Niyet bir cihetle fıtri ahvalin ölümüdür.[6]

Niyet ve ibadet

Niyet ibadetin besmelesidir. İbadetin seyrini belirleyen pusula gibidir niyet. Hem de ibadetin ruhudur ki, her tarafına nüfuz ederek onu hayatlandırır. İlahi huzurun yüksek makamlarına ancak külli niyetle çıkılır. Külliyet kazandıkça niyet, ibadeti de küllileştirir.

Mesela sabah namazına niyet ederken farklı zaman dilimlerindeki dirilişler hatırlanmalıdır. Çünkü sabah namazı, kâinatın ömründe ilk patlama ânını, insanın ömründe ana rahmi sürecini ve senenin ömründe ilkbaharı, nevruzu hatırlatan bir zamandır. Sabah namazına niyet ederken tüm bu zamanlardaki ilahi inkılâplar, o inkılâplar içindeki rabbani icraatlar, o icraatlar içindeki rahmani nimetler tefekkür edilir. Bu manada külli bir niyet, iç içe tüm zamanların karanlıklarını aydınlatan bir elektrik düğmesine dokunmak gibidir. Sözün özü “namazın bir elektrik lambası ve namaza niyetin onun düğmesine dokunması gibi o âlemin zulümâtını dağıtır.[7]

Niyet ibadete ruh olduğu gibi, namaz gibi bir ibadet de ömre ruh olur. Nasıl ki güzel bir niyet ile namaz hayatlanır, namaz da fani ömrü ebedileştiren güzel bir niyet hükmüne geçer. “Namaz kılanın diğer mübah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün sermaye-i ömrünü ahirete mal edebilir. Fani ömrünü bir cihette ibka eder.[8]

Külli niyet, Allah’ın ehadiyetinin, samediyetinin ve ezeliyetinin farkında olmaktır. Halis niyet, kalp ve vicdan gözüyle yalnız ehadiyet-i Zatiyeye teveccüh etmektir. Niyet, her şeyin Allah’a muhtaç olduğunu, O’nun ise hiçbir şeye muhtaç olmadığını yakînen bilerek samedaniyete aynalık etmektir. Niyet, Allah’ın zaman ve mekândan münezzeh olduğunun şuuruna vararak ezeliyetin ve ulûhiyetin dergâhında –kesretin, maddi büyüklüklerin ve rakamların yetersizliğini görüp- keyfiyetin sırrına ermektir. Şahid-i Ezeli olan Allah’ın huzurunda “bir ân-ı seyyale yaşamak kâfi gelir. Belki, vücuda gelmeden, bilkuvve niyet hükmünde olan istidadı yine kâfidir” [9] hakikatindeki kulluk bilinciyle emre âmâde olmaktır.

Niyet, yeryüzü ahalisini gökyüzü ahalisinin kulluk vüsatine ulaştırır. Şöyle ki: Yeryüzü, gökyüzüne nispeten küçük bir mescid gibidir. Öyle bir mescid ki ânbeân sürekli dolar ve boşalır. Aynı zamanda yeryüzü mescidi o kadar dardır ki, ekser varlıklar kendilerine sıra gelmediği için ibadet edemeden ayrılmak zorunda kalırlar. Çekirdekler, tohumlar, yumurtalar, nutfeler sayısınca varlıklar kulluk vazifelerini ancak niyetleriyle izhar ederek gayp âlemlerine göçerler. Her biri yeryüzünü kısa bir zamanda istila edebilecek olan bu varlıkların çoklukla yaratılmalarının bir hikmeti, Halık-ı Hakîm olan yaratıcılarına niyetleriyle sonsuz ibadetleri takdim etmeleri içindir. Fatır-ı Zülcelalin dergâhında yeryüzü, gökyüzüne denk tutulmuştur, çünkü: “Âlem-i şehadetin darlığına ve müstakbel ibadetlerin Allamü’l-Guyûbun ilminde mevcut olduğuna binaen, niyetten fiile henüz çıkmayan onların ibadetleri kabul edilmiştir.”[10]

Öyle mübarek zamanlar olur ki, sanki yeryüzü Kabesinin kalbiyle niyet eder. Mekke ağzıyla ve Arafat diliyle külli bir zikir çeker. Müminler sayısınca tesbiplerle pek büyük bir namazı (salât-ı kübra) ihya eder:“Adeta bayram namazlarında âlem-i İslamın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele-i kübraya mazhar olup, aktar ve etrafıyla Allahuekber deyip, kıblesi olan Kâbe-i Mükerremenin samimi kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Cebel-i Arefe diliyle Allahuekber diyerek, o tek kelime, etraf-ı arzdaki umum müminlerin mağara-misal ağızlarındaki havada temessül ediyor. Bir tek Allahuekber kelimesinin aks-i sadasıyla hadsiz Allahuekber vuku bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semavatı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüc ederek sada veriyor.”[11]

Külli niyet ve şükür

Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâhi ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsik / Sana iyilikten (hasenattan) ne isabet ederse, işte o Allah’tandır. Ve sana kötülükten (seyyiattan) ne isabet ederse, o kendi nefsindendir.[12]

Ayetten açıkça anlaşıldığı üzere tüm iyilikler Allah’a aittir. İnsan ise ancak kötülüklerine sahip çıkabilir. İyilikler tamamen Allah’tandır. Çünkü isteyen, emreden “rahmet-i İlahiye”dir ve yaratan da “kudret-i Rabbaniye”dir. İnsanın durumu cevap anahtarı verilmiş bir sınava girmek gibidir. Böyle bir sınavda başarı kişiye ait değildir, çünkü cevaplar açıklanmıştır. Başarısızlık ise tamamen cevap anahtarını görmezlikten gelen, kendi bilgisine güvenen kişiye aittir. Kötülüklerin de tamamen insana nispet edilmesi nefsinin emmare olması, yani kötülükleri emretmesi, iyiliklere taraftar olmaması, yalnız kendine güvenmesi sebebiyledir.[13] Bununla birlikte, Rahmanü’r-Rahim olan Allah’ın rahmetinin tecellisi olarak “niyet”, “dua”, “iman”, “şuur”, “rıza” nispetinde iyiliklerden insan hissedar edilmiştir.[14]

İnsanın iyiliklerde, hasenatta hakkı olmamasının bir sebebi de, iyiliklerin geçmiş nimetlere bakması ve onların şükrü olmasıdır. İnsanın kendisine önceden verilmiş maddi-manevi sayısız nimetlerin şükrünü eda etme gibi büyük bir vazifesi vardır. Hatta bu öyle bitmez bir vazifedir ki, en küçük nimetin şükrüne dahi kifayet etmez. Mesela, bir nimete “elhamdülillah” diyerek şükreden biri, nimetin manevi fiyatını vermiş olmaz. Çünkü “elhamdülillah” demek de bir nimet olduğu için ikinci bir “elhamdülillah”ı gerektirir. Bu ise sonu olmayan bir süreçtir. Bu sebeple en küçük bir nimete hakkıyla şükredebilmek için ancak külli bir niyet gerekmektedir.

Bediüzzaman Said Nursi “külli niyet” meselesini padişahın huzuruna çıkan bir fakir temsiliyle izah etmiştir. Şöyle ki: Hiç ihtiyacı olmayan, sonsuz hazineler sahibi bir padişah halkının “sadakat” ve “hürmet” derecelerini ölçmek için hediye kabul eder. Fakirinden zenginine, kölesinden efendisine her tabakadan insan, sahip olduğu en değerli hediyeleri padişaha sunarlar. En sonda huzura, beş kuruşluk hediyesiyle -gönlü zengin- bir fakir girer. Etrafını inceler ve fark eder ki, memleketin en meşhurları, en zenginleri her biri milyonlara değer hediyeleri padişaha takdim etmişler. Fakir zat, kendi hediyesinin hiçliğinin ve padişahın da hediyelere muhtaç olmadığının bilinciyle “niyet”ini ve “inanç”ını dile getirmekten de geri durmaz. Birden der: “Ey padişahım! Buradaki tüm kıymetli hediyeleri, kendi küçük hediyemle birlikte sana takdim etmek isterdim. Çünkü sen onların tamamına, belki daha fazlasına layıksın. Eğer gücüm yetseydi, hepsini sana hediye ederdim. Senin her türlü hediyelerden müstağni olduğunun da farkındayım.” Padişah ise kendisine gelen tüm hediyeler içinde, fakir adamın küçük hediyesiyle birlikte takdim ettiği bu “külli niyet”ini ve “hadsiz itikad”ını en büyük bir hediye gibi kabul eder ve çok büyük bir kıymet verir.

Aczini ve fakrını fark ederek namaz kılan bir insanın durumu da temsildeki fakir adam gibidir. Namazın kıyamında “İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn/ Yalnız Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım (istiane) dileriz.”[15] ayetini telaffuz ederken bu manada hadsiz itikad ve külli niyet taşınır. Her bir namazda kıyamete kadar tüm müminlerin, meleklerin, yıldızların, zerrelerin ibadetlerini külliyetiyle Allah’a takdim edebilme nöbetinin sırrı bulunmaktadır.

Namazın tahiyyatı da külli niyet şahikasıdır. Tahiyyatta, miraç mu’cizesinde Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) Allah ile konuşmasındaki külli manalar tefekkür edilir. “Tahiyyat” kelimesiyle tüm canlıların fıtratlarının dilleriyle sundukları hayat hediyeleri; “mübarekat” kelimesiyle tüm tohumlar, çekirdekler ve yumurtaların bereketli niyetleri; “salavat” kelimesiyle tüm müminlerin namazları ve ibadetleri; ve “tayyibat” kelimesiyle de insanların, cinlerin ve meleklerin imanları, marifetleri, muhabbetleri külli bir niyetle ilahi huzurda takdim edilir.[16]

Peygamber Efendimizin (a.s.m.) “Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır” sözü tüm bu manaları kuşatan özlü bir sözdür. Her şeyde olduğu gibi niyette de en güzel rehberdir Efendimiz (a.s.m.). Onun (a.s.m.) halis niyetiyle şeffafiyet kazanan zikir, tefekkür ve ibadetlerinin aynalarında yıldızlarla yaldızlı gökyüzü gibi nurani sevap ve fazilet yerleşmiştir. Öyle ki “İsm-i Azama mazhar olan Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselamın bir ayette mazhar olduğu feyz-i İlahî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabil[mişt]ir.”[17]

Niyet ve ihlâs

Niyet bir sırdır. Kalpte gizlenmiştir. İnsanın gerçek niyetini ancak kalbin iç yüzünü gören yaratıcısı bilir. Niyetin özü, en kâmil hali ihlâstır. Bediüzzaman “Niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır.” [18] sözüyle niyet ile ihlâs arasındaki bu bağlantıyı dile getirmiştir.

İbadetlere ruh katan niyet ve ihlâsın pek büyük bir ehemmiyeti vardır. Güzel bir niyet ile noksan, kusurlu ibadetler kıymet bulur, küllileşir. İhlâs ile de bu ibadetler külliyetiyle doğrudan Allah’a takdim edilir. Niyet ve ihlâs ile az bir ömürde sonsuz bir hayata liyakat kazanılır.

İhlâs dupduru olmak, arınmak, öze dönmektir. İhlâs kişinin imanında ve ibadetinde Allah’ın emir ve rızası dışındaki her şeye karşı kapılarını kapatmasıdır. İhlâs nefse zerre kadar pay vermemektir. Bu sebeple ihlâs “en sâfî bir ubudiyet”tir.[19]

İhlâs, ibadetin besmelesini “emr-i İlahî” ve hatimesini de “rıza-yı Rabbanî”ye bina etmektir. İhlâs, gizli şirklerden kurtuluştur. Bu hikmetten olsa gerektir ki, tevhidin yedi mertebesiyle zikredildiği sureye ihlâs ismi verilmiştir. İhlâs suresi göstermektedir ki, tevhid hakikatinde terakki edildikçe ihlâs da tekâmül etmektedir. Cüneyd-i Bağdadi’nin ihlâs tarifinde tevhidin bu yüksek hakikatine bir işaret vardır: “İhlâs, Allah ile kul arasında bir sırdır; onu melek bilemez ki yazsın, şeytan bilemez ki bozsun, nefis ve heva bilemez ki saptırsın.” Bağdadi’nin sözünden anlaşılacağı üzere şeytanın desiselerinden tasaffi etmiş en güvenli hakikat yolu, en makbul ibadettir ihlâs.

Ahiret işlerinde niyet ve ihlâsın ne derece büyük berekete vesile olduğu Bediüzzaman’ın şu sözlerinden anlaşılıyor:

Hak ve hakikati dinleyen ve söyleyene sevap kazandıranlar yalnız insanlar değildir. Cenâb-ı Hakkın zîşuur mahlûkları ve ruhanîleri ve melâikeleri kâinatı doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler. Madem çok sevap istersin; ihlâsı esas tut ve yalnız rıza-yı İlahîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki efradları, ihlâs ile ve niyet-i sadıka ile hayatlansın, canlansın, hadsiz zîşuurun kulaklarına gidip onları nurlandırsın, sana da sevap kazandırsın.”[20]

Hülasa

Niyet, safiyettir, duruluktur.

Niyet, bir ruhtur. İbadetler halis niyetle hayatlanır, ebedileşir.

Niyet, bir iksirdir, bir mayadır. Niyet eşyanın mahiyetini değiştiren manevi bir kimyadır. Günahı sevaba, sevabı günaha dönüştürür.

Niyet, bir farkındalıktır. Teklifin ağır yükünü omzuna almakla, emanet-i kübra sorumluluğunun bilincinde olmaktır.

Niyet, bir şifredir. Meleğin yazamadığı, şeytanın bozamadığı, nefsin saptıramadığı…

Niyet, nuraniyettir. Cismaniyetin kesafetinden kurtuluştur. Ruhaniyetin hayvaniyete hâkimiyetidir.

Niyet, insaniyettir, medeniyettir. Kusurunu, noksaniyetini fark ederek enaniyet ve firavuniyet iddiasından vazgeçmektir.

Niyet, melekiyet kazanmaktır. İsyan kirlerinden arınmaktır. Şeytaniyetin karanlıklarından uzaklaşmaktır.

Niyet, ehadiyet ve vahdaniyet ve rahmaniyet ve samedaniyete ayinedarlıktır.

Niyet, kalbin istikametidir.

Niyet, fıtratın sesidir.


[1] Mesnevi-i Nuriye, s. 45.

[2] A.g.e., s. 45.

[3] Sözler, Lemeat, s. 664.

[4] Mesnevi-i Nuriye, s. 61.

[5] Sözler, Lemeat, s. 642.

[6] Mesnevi-i Nuriye, s. 169.

[7] Sözler, 21. Söz, s. 247.

[8] Sözler, 4. Söz, s. 27.

[9] Sözler, 10. Söz, s. 74.

[10] Mesnevi-i Nuriye, s. 184.

[11] Lem’alar, 17. Lem’a, s. 131.

[12] Nisa, 4/79.

[13] Bkz: Lem’alar, 11. Lem’a, s. 88.

[14] Bkz: Sözler, 26. Söz, s. 428.

[15] Fatiha, 1/5.

[16] Bkz: Şualar, 15. Söz, s. 556-558.

[17] Sözler, 24. Söz, s. 314.

[18] Mesnevi-i Nuriye, s. 61.

[19] Lem’alar, 21. Lem’a, s. 221.

[20] Lem’alar, 20. Lem’a, s. 156.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir