Medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat muhabbet iledir.

Bâri’e tevbe edin…

Bâri’e tevbe edin…

goldencalfKur’an-ı Hakîm bir cihetten talim-i Esma kitabıdır. Allah yüzden fazla ismini ezeli kelamında halifelerine öğretir. Hazret-i Âdem aleyhisselama öz olarak öğretilen Esma-i Hüsna, Hazret-i Muhammed aleyhissalatü vesselama Kur’an ve Cevşen-i Kebir ile en geniş manada ders verilmiştir. Bunun bir neticesidir ki Kur’an tilavetinde bütün ilahi isimler birer parlak yıldız gibi nazar-ı dikkati celp ederler.

Bakara suresinde Hazret-i Musa aleyhisselamın “hemen Bâri’e tevbe edin” hitabında da -bir cihetten- Esma talimi sözkonusudur. Hazret-i Musa aleyhisselamın Esma-i Hüsna’dan Allah, Rab, Rahman, Halık gibi çok bilinen bir isim yerine fazla bilinmeyen Bâri’ ismini zikretmesinin önemli bir hikmeti olmalıdır. Dikkat çekici ayrı bir husus ise Bâri’ isminin ayette iki defa tekrar edilmesidir. Kur’an’da üç defa zikredilen Bâri’ ismi -Bakara suresinden başka- Haşir suresinin 59. ayetinde de talim edilmiştir. Surede, Bâri’ isminin Halık ve Musavvir isimlerinin ortasında yer almasının özel bir manası vardır. Allah’ın yaratıcılığı ifade eden bu üç ismin (Halık, Bâri’, Musavvir) ard arda zikredilmesinde Kur’anî bir talim-i Esma nüktesi gizlenmiş, sırlanmıştır.

Hazret-i Musa aleyhisselam kavmine şöyle hitap eder: “‘Ey kavmim! İcl’i/buzağıyı (ilâh) edinmenizle muhakkak ki siz, kendi nefislerinize zulmettiniz. Hemen Bâri’e tevbe edin. Artık nefislerinizi öldürün. Bu Bâri’ katında sizin için daha hayırlıdır.’ demişti. Böylece O tevbenizi kabul buyurdu. Muhakkak ki O Tevvab’dır ve Rahîm’dir. [Bakara 2/54]”

Hazret-i Musa aleyhisselamın hitabından anlaşılmaktadır ki, İsrailoğullarının buzağı yapmak yetenekleri ile Bâri’ ismine muhatap oluşları arasında güçlü bir irtibat vardır. Belki de onları buzağı heykeli yapmaya sevk eden sanatsal yetenekleri Bâri’ isminin varlıklar üzerindeki tecellilerinin gizli kapılarını açabilecek bir anahtar mahiyetindedir.

Mesela, Süleyman aleyhisselama Belkıs’tan haber getiren hüdhüd’ün “Bir kavme rast geldim. Zemin ve âsumandan mahfiyatı çıkaran Allah’a secde etmiyorlar… [Neml 27/25]” sözünde de bu manada Kur’anî bir nükte vardır. Bediüzzaman Said Nursi’ye göre Kur’an “evsaf-ı kemâliye içinde hüdhüdün hendesesine telvih eden, yalnız vasf-ı mezburu ihtiyar eyle[miştir.] [Muhakemat, s. 82]” Yani hüdhüd, Allah’ı kendi ilmi ve sanatıyla tavsif ve tarif etmiştir. Allah hüdhüd’e su çıkarma sanatını öğrettiğinden, o da Allah’ı “yerden ve gökten gizlilikleri çıkaran” ünvanıyla vasıflandırmıştır. Benzer şekilde Hazret-i Musa aleyhisselamın birçok Esma-i Hüsna içinde Bâri’ ismini seçip kavmine hitap etmesinin, İsrailoğullarının -buzağı heykeli yapmak gibi- madenleri estetik sanatlarla şekillendirebilme yeteneklerine bakar hikmetleri olsa gerektir.

Mısır’da heykelcilik çok eski tarihlere dayanır. Mısırlılar ağaç, taş ve madenleri işleyerek ilah tanıdıkları şeylerin heykellerini yapmışlardır. Halkın heykellere kutsiyet vermeleri zaman içinde heykelciliği hem bir sanat, hem de bir ticaret metaı haline getirmiştir. Heykelciliğin İsrailoğulları arasında da geliştiği Samiri’nin altın buzağı heykeli yapmasından anlaşılmaktadır.

Kur’an’da icl (altın buzağı) olayı ayrıntılı bir şekilde Tâhâ suresinin seksen beşinci ayetinden doksan sekizinci ayetine değin anlatılmıştır. Kıssanın özeti şudur: İlahi emirleri almak üzere Tur dağına çıkan Hazret-i Musa aleyhisselamın gecikmesi üzerine Samiri, kavminin Mısır’dan yüklenip getirdiği altın mücevherleri toplatır ve eriterek buzağı heykeli yapar. “Bu, sizin ve Musa’nın da ilahı, fakat o unuttu” der. Hazret-i Musa aleyhisselamın yokluğunda peygamber sıfatıyla İsrailoğullarına nasihat eden, bu durumun bir imtihan olduğunu telkin eden Hazret-i Harun aleyhisselamın sözleri tesirsiz kalır. Hazret-i Musa aleyhisselam Tur dağından döndüğünde Hazret-i Harun aleyhisselama sitem eder. Samiri’yi de kavminden uzaklaştırır, sürgüne gönderir. Altın buzağı heykelini yakıp toz haline getirerek küllerini denize atar.

Samiri’nin buzağı heykeli yapması ve geçici bir süre dahi olsa kavminde rağbet görmesi İsrailoğullarının putperest, bakarperest Eski Mısır’ın batıl inançlarının etkisinden kendilerini kurtaramadıklarının bir belirtisidir. İsrailoğullarının Hazret-i Musa aleyhisselama “Biz, Allah’ı açıkça görmedikçe asla sana inanmayız. [Bakara 2/55]” ve “Ey Musa! Onların ilâhları gibi bize de ilâh yap. [ A’raf 7/138]” diyerek direnç göstermelerinin asıl sebebi de bu olsa gerektir.

Heykelciliğin üç bin yıllık geçmişe dayandığı, insanlık tarihinin en meşhur heykellerinin yapıldığı ve heykellerin kutsal ruhlara birer beden olduğuna inanıldığı bir medeniyetin derin izlerini silmekte zorlanan İsrailoğullarına Hazret-i Musa aleyhisselamın Bâri’ ismini hatırlatması çok manidardır.

Bâri’ yontmak ve tesviye etmek manasına gelen bery kökünden bir isimdir. Bir kalıptan döker gibi düzgün, tertipli ve kusursuz yaratıcı manasına gelir. Bütün varlıkların organ ve cihazlarını bir biriyle uyumlu bir şekil ve surette yaratan Bâri’dir.

Bediüzzaman Said Nursi, Bâri’ ismini “vücuda getirmek” ve Musavvir ismini de “teşekkül ettirmek” manasında yorumladığı bir cümlesinde insanın yaratılışında tecelli eden Esma-i Hüsna silsilesine şöyle dikkat çekmiştir: “Her bir zihayat, çok isim ve sıfatların tecellisine mazhardır. Meselâ, bir zihayat vücuda geldiğinde Bâri’ isminin cilvesine, teşekkülünde Musavvir sıfatının cilvesine, gıdalandığı zaman Rezzak isminin cilvesine, hastalıktan şifa bulduğunda Şâfi isminin tecellisine ve hakeza, tesirde mütesanit, âsârda mütehalif, çok sıfat ve isimlere mazhardır. [Mesnevi-i Nuriye, s. 49]”

Otuz İkinci Söz’de ise “yedi sayfa” perspektifinden bir çiçek ve bir insan üzerinde ilk bakışta tefekkür edilebilen Allah’ın on altı isminin nakışları sayfa sayfa gösterilmiştir. Bâri’ ismi “ayrı ayrı âzâlara, ayrı ayrı hüsün ve zînet vermek” manasında “üçüncü sayfa”da yansıyan iki ilahi isimden (diğeri Sâni’) biridir.

Nasıl ki bir ressam ve bir heykeltıraş, resim ve heykel yapmadan önce sanatı için gereken en nitelikli malzemeyi (tuvali, boyaları, alçıyı, madeni vs.) toplar, bir araya getirir. Daha sonra yapmak istediğinin (mesela bir insanın) –âzâ ve cihazlarını yerli yerine yerleştirecek en uyumlu bir şekilde- dış hatlarını belirler. Daha sonra da her bir azayı detaylı bir olarak şekillendirir, tasvir eder, boyar, süsler, zinetlendirir.

Halık, Bâri’ ve Musavvir olan Allah da –heykelden daha mükemmel- canlı bedenlerini yaratırken önce Halık ismiyle vücuduna lazım bütün maddeleri, belki zerreleri hassas miktarlarıyla bir araya getirir. Bâri’ isminin tecellisiyle bedendeki – birbiriyle uyumlu- her bir âzâyı özel ölçüsünde, kalıbında, estetik eğri büğrülüğüyle yaratır. Musavvir ismiyle de -sürekli yenilenen bir tazelikle- en güzel suret ve şekilleri netice verecek bir tarzda zerre zerre, hücre hücre dokur.

Bâri’ bütün varlıklara, özellikle de canlılara, mükemmel bir kalıptan çıkmış gibi estetik bir şekil ve suret verir. O şekil ve suretlerin birçok faydaları ve hikmetleri netice vermesi için eğri büğrü sınırlar koyar. Eğri büğrü sınırlar da statik değil, dinamiktir. O varlığın ömrü boyunca sürekli değişir, yenilenir, tazelenir.

İnsan yüzünde göz, kulak, burun gibi âzâların yerli yerinde olması Bâri’ isminin en mükemmel bir tecellisidir. Her bir ağacın dal, budak, yaprak, çiçek ve meyvelerinden müteşekkil harikulade kalıbı da Bâri’ isminin tecellisidir. Gökyüzünde şekilden şekle giren bulutların akıllara hayret veren dinamik sureti de Bâri’ isminin alışılmışın ötesinde bir başka yansımasıdır. Ta uyduların, gezegenlerin, yıldızların, galaksilerin –her birine özel, mükemmel bir kalıptan çıkmış gibi- farklı şekil ve suretlerde yaratılışları kâinat genişliğinde bir ihtişamda Bâri’ isminin tecellisidir.

İşte Hazret-i Musa aleyhisselam, Samiri’nin altın buzağısına tapan halkına “Bâri’e tevbe edin” derken, maddi bir bedene hiç muhtaç olmayan, belki mekândan münezzeh olan ve her biri birer sanat harikası olan bütün bedenlerin eşsiz yaratıcısına hakiki manada iman ve itaat etmeye davet etmiştir.

“[Bâri’ olan Allah] ihatalı nihayetsiz ilmiyle her şeye manevi bir kalıp hükmünde bir miktar tayin eder. Ve o ayine-i ilmindeki her şeyin suretine ve plânına göre kolayca her bir şeyin zerreleri o kalıb-ı ilmî içine yerleşir, muntazaman vaziyetlerini muhafaza ederler. [Lem’alar, s. 303]”



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Paylaşım