Esma-i Hüsna ve yıldızları isimlendirmek

Mevcudat müdrik ve âlimin malıdır. İlimle alır, isimle ahzeder, suretlerinin temessülüyle temellük eder.

Düşünmek, konuşmak ve hıfzetmek…

Adem’i (AS) ve onun varisi ademoğlunu halife yapan mu’cizevi sır Kur’an’da talim-i esma ile tabir edilir. İnsan Allah’ın mülkündeki varlıkları düşünerek “ilimle alır”, dile dönüştürerek “isimle ahzeder” ve hafızasında kaydederek “suretlerinin temessülüyle temellük eder.” Bu sebeple iç dünyamızı idrak ve ilmimiz genişliğince yeniden yeniye imar ve inşa ederiz. Uçsuz bucaksız bir kainatta yaşasak da iç kainatımızdaki mülkümüz ve de hilafetimiz ancak ufkumuz, ilmimiz, itikadımız nispetindedir.

İnsanın günlük hayatındaki ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için 1.500-3.000 kelime bilmesi yeterlidir.  Ayrıca sınırlı kelimelerimiz de olsa bu kelimeleri kendimize mahsus bir üslup ile yan yana getirmek suretiyle yeni sayısız cümleleri kurma istidadına sahibiz. Bu da Allah’ın biz ademoğluna ilim ve dil vasıtasıyla verdiği çok büyük bir saltanat/hilafettir.

İsimlendirmek anlam dünyasında tek parça olan varlığı çok sayıda parçalara bölerek ona özel bir değer yüklemektir. Tevhid bakışıyla ifade edecek olursak bu, vahidiyet içinde ehadiyet tecellileri fark etmektir. Bismillah’ın bir yorumu da bu olsa gerektir. Her hayrın başında olan bismillah her şeyin özel olduğunu fark etmek şuuruyla onlar Allah’ın ehadi tecellilerinin bir yansıması olduğunu kalben, lisanen ve kavlen ilan etmektir.

Talim-i Esma ve Peygamber Efendimiz (ASM)

Kur’an ahlakını en zirve mertebe yaşayan ve Kur’an’dan sonra en beliğ sözleri söyleyen Peygamber Efendimiz’in (ASM) talim-i esma hakikatini hayatına en mükemmel bir tarzda yansıttığına da şahit oluruz. Cevşen-i Kebir’indeki bin bir Esma-i Hüsna ile duası ve hayatın her alanında Esma-i Hüsna ahlakını en dengeli, ölçülü ve istikametli yaşamak manasındaki Sünnet-i Seniyyesi bunun en aşikar bürhanıdır. Peygamber Efendimiz’in (ASM) şahsi eşyalarını isimlendirmesinde de bu sırrın yansımalarını görürüz. Zira şahsi eşyaları dahi isimlendirmekte o şeye hem özel bir anlam hem de değer atfetmek vardır.

Mesela Peygamber Efendimiz (ASM) evindeki kuşuna Dacin adını takmıştı. Kırmızıya çalan atına Murtecez, koyu siyah atına ise Sekb ismini vermişti. Rac adını verdiği bir eyeri vardı. Develerine Adba ve Kusva, katırına Düldül ve merkebine de Ya’fur adını koymuştu.  Süslü, gümüşten kılıcına Zülfikar, yayına Züssead ve ok kabına da Zülcumu ismini vermişti. Müveşşi ve Sebuğ adında iki miğfere sahipti. Neb’a adında bir mızrağı, Zeker adında bir kalkanı vardı. Futuk, Müveccih ve Zeluk isimlerini verdiği üç kalkanı daha vardı. Müsra, Münseni ve Anze adında üç mızrağı bulunmaktaydı. Küz ismini verdiği yastığı, Sadır adında ibriği, Mudalle ve Midleh isimlerinde aynaları, Cami dediği bir masası vardı. Bardaklarından birinin ismi Reyyan diğerinin ismi de Müdebbib idi. Bunun gibi su kabı, tarağı, sürmedanlığı, koku şişesi, leğeni, havlusu, kemerleri, çadırları, bayrakları ve sancaklarının her birinin ‒bildiğimiz ve de bilmediğimiz‒ özel bir adı bulunmaktaydı.

Peygamber Efendimiz’in (ASM) isim vermek noktasındaki hassasiyetinde beni en çok etkileyen kısmı ise doğmadan vefat etmiş çocuklara da isim verilmesini tavsiye etmesidir: “Düşük çocuklarınıza isim veriniz. Çünkü onlar ahirette sizin için yüksek dereceler hazırlamak üzere öncülerinizdir. Camiüs’s Sağir, 3/1075” İsimlendirme hakikatindeki bu ulvi ve uhrevi bakış ancak Onun (ASM) gibi bir peygamberin (ve manevi varislerinin) ahlakı olabilir.

Yıldızların İsimlendirilmesi

Dağları, nehirleri, denizleri, çölleri, şehirleri, bitkileri, hayvanları, eşyaları, keşifleri, sokakları, kitapları vs. isimlendiren ademoğlu gökteki yıldızlara da farklı adlar takmıştır. Eski çağlardan itibaren insanoğlunun ilgisini çeken gezegen ve yıldızlar çoğunlukla kökeni Arapça, Latince ve Yunanca olan kelimelerle isimlendirilmiştir.

Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gökyüzündeki en parlak yıldızlardır (gezegen) ve eski çağlardan itibaren insanoğlunun dikkatini çekmiştir. Merkür çok hızlı hareket ettiği için ona “tanrıların habercisi” Hermes’in adı verilmiştir. Romalılar Venüs’ü parlak bir mücevher olarak gördüklerinden “aşk ve güzellik tanrıçası”nın ismini vermiştir. Mars ise kızıllığıyla kan ve ateşi hatırlattığı için “savaş tanrısı”nın adını almıştır. En büyük gezegen olan Jüpiter ise “tanrıların kralı”nın ismiyle onurlandırılmıştır. Satürn ise “Jüpiter’in babası”nın ismidir.

Teleskopun icadından sonra keşfedilen Uranüs, Neptün ve Plüton da mitolojik tanrı isimlerinden paylarını almıştır. Uranüs’e “gökyüzü tanrısı”, mavi gezegen Neptün’e “deniz tanrısı” ve Plüton’a ise karanlık görünümü sebebiyle “yer altı tanrısı”nın ismi verilmiştir.

Yine gökyüzünde çıplak gözle görünen yıldızlardan Kastor, Polluks, Cepheus, Cassiepeia, Anteres yıldızları, Ülker takımyıldızında yer alan yedi yıldız (Elektra, Alkyone, Metope, Kelaino, Asterope, Maia, Taygete), galaksimize en yakın galaksi olan Andromeda gibi birçok gök cisminin adı mitolojik karakterlerin isimlerine dayanmaktadır.

Teleskopun bulunmasıyla çok fazla gök cismi keşfedilmiştir. Yıldızların isimlendirilmesine dair ilk sistemi 1603 yılında Johann Bayer geliştirmiştir. Yunan alfabesindeki harflerin eklenmesiyle isim türetmeye dayanan bu sistem zaman geçtikçe yıldızların isimlendirilmesi ihtiyacını karşılayamamıştır. Zira yüksek çözünürlüklü teleskoplar sayesinde keşfedilen gök cisimlerinin sayısı gittikçe artmıştır. Bu çok sayıdaki yıldıza isim vermekte yaşanan kargaşa ve tartışmayı çözmek ve kalıcı olarak önlemek için Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) 1919 yılında kurulmuştur. IAU 2016 yılında yıldızlara verilen özel isimlerin onaylanmış yeni bir listesini yayımlamıştır.

IAU tarafından yeni keşfedilen gök cisimleri isimlendirilirken şu adımlar takip edilir: İlk olarak geçici bir isim verilir. Bu geçici isimde gök cisminin türü (uydular için S, kuyruklu yıldızlar için D, C, X ya da P, gezegen halkaları için R), keşfedildiği tarih ve o yıl keşfedilen kaçıncı gök cismi olduğu belirten bir sayı olabilir. İkinci olarak yeni keşfin doğrulanması beklenir ve keşfi yapan bilim insanlarının önerileri dikkate alınarak resmi ismi verilir.

IAU 2015 yılında dünya çapında “NameExoWord” ilanıyla bir oylama yaparak 14 yıldız ve 31 dış gezegenin yeni isimlendirmelerini yapmıştır. 31 Ekim 2015 tarihinde yapılan oylamada 182 ülkeden 573.242 oy verilmiştir. Kazanan 45 yeni isim ünlü bilim insanları, kurgusal karakterler, antik kentler ve ölü dillerden seçilmiş kelimeler, farklı kültürlerden mitolojik figürlerden kaynaklanıyor.

Mesela 55 Cancri isimli yıldıza Copernicus ve 55 Cancri b isimli dış gezegene de Galileo’nun ismi verilmiştir. İskandinav mitolojisinde bir deniz tanrısı olan Ægir epsilon Eridani b dış gezegeninin yeni adı olmuştur. UNESCO tarafından Dünya Miras Listesi’ne giren Palmira’nın Arapçası olan Tadmur ise Errai b (gamma Cephei b) dış gezegeninin ismi olmuştur. Samilerin hububat ve tarım tanrısı olan Dagon ise Fomalhaut b (alpha Piscis Austrini b) dış gezegeninin yeni ismidir. Cervantes, mu Arae yıldızına isim olurken onun roman karakterleri olan Quijote, Dulcinea, Rocinante ve Sancho ise sırasıyla mu Arae b, c, d, e dış gezegenlerinin isimleri olarak kayıtlara geçmiştir. Korku karakterleri olan Lich, Draugr, Poltergeist ve Phobetor ise PSR 1257+12 yıldızı ve üç dış gezegeninin yeni ismi olmuştur. İspanyollar tarafından sınır dışı edilen Endülüslüler tarafından inşa edilen Titawin şehri upsilon Andromedae yıldızına, Endülüslü astronomlardan Saffar, Samh ve Majriti de bu yıldızın gezegenlerine isim olmuştur.

Kur’an Tefsirinde Yıldızların İsimlendirilmesi

Kur’an ve tevhid merkezli bir kainat tasavvuruna sahip olan eserlerde, özellikle de Kur’an tefsirlerinde Yunan hikmetine ait mitolojik unsurları, kelimeleri ve yorumları katmama noktasında büyük bir hassasiyet gösterilmelidir. Risale-i Nur eserlerinde bu hassasiyete tam anlamıyla bağlı kalan Bediüzzaman Said Nursi tefsir usulü bağlamında telif ettiği Muhakemat isimli eserinde meselenin ehemmiyetini şu şekilde dile getirmiştir:

İsrailiyatın bir taifesi ve hikmet-i Yunaniye’nin bir kısmı daire-i İslamiyet’e duhul etmeleriyle din süsüyle görünerek efkârı ihtilale verdiler.

Vakta hikmet-i Yunaniye’yi Müslüman etmek için Me’mun’un asrında tercüme olundu. Fakat pek çok esatîr ve hurafâtın menbaından çıkan o hikmet bir derece müteaffine olduğundan, safiye olan efkâr-ı Arab’ın içlerine tedahül ettiğinden, bir derece efkârları karıştırdığı gibi tahkikten taklide bir yol açtı.

Bediüzzaman eserlerinde bu mitoloji kaynaklı ve Allah’ın varlığı, birliği, uluhiyeti, rububiyeti ve malikiyetine aykırı şirk unsurlarına çağrıştıran isimleri özellikle kullanmamıştır. Gökyüzü, yıldızlar ve gezegenlerden bahsederken kelimelerini özenle seçmiştir. Mesela Jüpiter yerine Müşteri, Satürn yerine Zühal, Venüs yerine Zühre ve Çoban Yıldızı kelimelerini seçerek eserlerinde bilinçli bir tercihte bulunmuştur. Meleklerin kanatlı yaratılışlarından bahseden ayetin (Fatır, 35/1) tefsirini yaptığı Yirmi Beşinci Söz’deki aşağıdaki cümle bunun tek bir misalidir.

Bir sineğe bir meyveden bir meyveye, bir serçeye bir ağaçtan bir ağaca uçmak kanadını veren, Zühre’den Müşteri’ye, Müşteri’den Zühal’e uçacak kanatları O veriyor.

Risale-i Nur’da hem Güneş hem de Şems kelimeleri kullanılmıştır. Bediüzzaman’ın Ay ve Kamer tabirlerinin her ikisine de kitaplarında yer verdiğine şahit oluruz. Her iki gök cisminden birlikte bahsettiği yerlerde ise Ay ve Güneş’i, Şems ve Kamer’i birlikte kullanması da anlamlıdır.

Sani-i âlem olan şu kâinatın ustası, iş başında olarak Şems ve Kamer’i hangi çekiçle yerlerine çakıyorsa aynı çekiçle, aynı anda zerreleri yerlerine mesela zihayatların gözbebeklerinde yerleştiriyor.

Benim Rabb-i Rahîmim dünyayı bana bir hane yaptı. Ay ve Güneş’i o haneme bir lamba ve baharı bir deste gül ve yazı bir sofra-i nimet ve hayvanı bana hizmetkâr yaptı.

Her şeyin istisnası olduğu gibi Risale-i Nur’da da bu söz konusu mudur? Bunun bir istisnası Otuz Üçüncü Söz’ün Yirmi Birinci Penceresi’nde geçen “Herkül Burcu” ifadesidir diyebiliriz. Şöyle ki:

Güneş’i bütün seyyarâtı ile saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir süratle, bir tahmine göre Herkül Burcu tarafına veya Şemsü’ş-Şumus canibine sevk etmek elbette Ezel ve Ebed Sultanı olan Zât-ı Zülcelâl’in kudretiyle ve emriyledir.

Tekellüflü tevillere girme niyetinde değilim fakat bu istisnai kullanımın sebebi olarak şunu söylemek mümkündür diye düşünüyorum: Said Nursi’nin anlam dünyasında Herkül ve Rüstem’in menfi de olsa bir yeri vardır ve bir iki yerde mevzubahis edilir lakin bu daha çok mitolojik unsurların iki temsilcisi olarak hicvedilmeleridir. Mesela din hissi (hamiyet-i diniye) ile milli hislerin (hamiyet-i milliye) kişiye kazandırdığı gayret ve fedakarlığın karşılaştırmasının yapıldığı Hutbe-i Şamiye isimli eserde bu bağlamda her iki karaktere yer verildiği görülür:

Bu masum çocuğun yerinde Rüstem-i İranî ve Herkül-i Yunanî o acip kahramanlıklarıyla beraber tayy-ı zaman ederek o çocuk yerinde burada bulunduklarını farz ediniz. Onların zamanında şimendifer olmadığı için elbette şimendiferin bir intizamla hareket ettiğine bir itikadları olmayacak. Birden bu tünel deliğinden başında ateş, nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik berkleri olduğu halde, birden çıkan şimendiferin dehşetli tehdit hücumuyla Rüstem ve Herkül tarafına koşmasına karşı o iki kahraman ne kadar korkacaklar, ne kadar kaçacaklar! O harika cesaretleriyle bin metreden fazla kaçacaklar.

Hasılıkelam Cenab-ı Hak ademoğluna her şeye isim verebilme yeteneği vermiştir. Bu yetenek Adem’i (AS) ve onun varisi biz ademoğlunu yeryüzüne halife yapan mu’cizevi sırdır ve Kur’an’da talim-i esma ile tabir edilmiştir. En mükemmel insan olan Peygamber Efendimiz’in (ASM) hayatına da bu ehemmiyetli hakikat her yönden hükmetmiştir. Peygamber Efendimiz (ASM) kainatta Esma-i Hüsna’yı en hakikatli bir şekilde okuyup hayatı ve ahlakına yansıtmakla birlikte özel eşyalarını isimlendirmek noktasındaki eşsiz örnekliğiyle de bizlere hüsnümisal olmuştur. Sünnet-i Seniyye rehberliğinde varlıkları isimlendirmemiz her bir şeye verdiğimiz özel anlam ve değerin bir yansımasıdır. Tevhid bakışıyla bu aslında vahidiyet içinde ehadiyet tecellileri fark etmektir. Çöllerden dağlara, nehirlerden denizlere, bitkilerden hayvanlara, kitaplardan keşiflere, şahsi eşyalardan yıldızlara kadar her şeye taktığımız ya da benimsediğimiz bir isim vardır. İsimlendirme becerimiz ölçüsünce kurguladığımız idrak ve ilmimiz genişliğince iç dünyamızı yeniden yeniye imar ve inşa etme imtihanını veriyoruz. Gerçekte uçsuz bucaksız bir kainatta yaşasak da iç kainatımızdaki mülkümüz ve de hilafetimiz ise ancak isimlendirmelerimiz, ufkumuz, ilmimiz ve itikadımız nispetinde olmaktadır.

Bütün bu yazdıklarımız aslında ancak bir giriş. Asıl olan yıldızlar, galaksiler ve süper küreler aleminde Allah’ın Nur, Münevvir, Kadir, Muktedir, Kayyum, Kuddüs, Hakem, Ferd, Adl, Cemil, Celil, Azim, Vahid, Ehad vb. tüm ihtişamıyla tecelli eden Esma-i Hüsna’yı iman bakışı ve Kur’an teleskopuyla görmek azim ve cehdidir. Allah bu sırra iştiyak duyan herkesin talim-i esma sırrında feyiz ve nasibini artırsın inşallah.

Kaynakça:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir