Medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat muhabbet iledir.

Ateşin atası

Ateşin atası

Namazda, özellikle farz namazlarında okuyacağınız sureyi bilinçli bir şekilde mi tercih edersiniz? Yoksa o an ilk aklınıza geleni mi okursunuz? Okuduklarınız genelde en kısa sure mi olur? Ya da en rahat telaffuz edebildiğiniz mi? Peki o anki hissiyat ve efkârınıza en uygun düşen bir sureyi tercih ettiğiniz de olur mu?

Bu gibi sorulara verilecek cevaplarımız çok önemli olmakla birlikte, benim şimdi cevap aradığım çok daha başka bir soru[n]…

Hissiyat ve efkârınızla bağdaştırmakta zorlandığınız ve namaz tefekkürlerinizde bir türlü derinleşemediğiniz için çok dertlendiğiniz herhangi bir sure/ayet oldu mu?

Sizi bilmem, ama bir ara benim için oldu. Epey uzun zaman anlamlandırmakta zorlandığım, tefekkür girdabından selametle çıkamadığım ve istediğim manada tam bir huzuru yakalayamadığım bir sure vardı. Vicdanımdan yankılanan bir ses “Onu diğer surelerden ayırmaya hakkın yok!” diye manevi baskı yapsa da -nefsimin desiselerinden arınamadığımdan olsa gerek- bazen son sünnetlerin sükûnet iklimine bırakmak suretiyle sığ tefekkürümü gizlemek istediğim bir sureydi.

Kur’an’ın 111. Suresi: Evet, Tebbet…

Kalbimi ve tüm şiddetli hislerimi hiddet ateşiyle alevlendiren bu sureyi tefekkür ederken zihnim de peş peşe ateşli sor[g]uların kıvılcımlarıyla alevlenir, yanar, kül olurdu.

Allah’ın huzuruna çıkan bir kul niçin asırlar öncesinde yaşamış birine mükerreren beddua ederdi ki? Bu kısa surenin bütününün bu mesele etrafında cereyan etmesinin hikmeti neydi? Bir de bu hadiseyi en kutsi bir halette zikretmenin ne gibi bir anlamı olabilirdi?

Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Peygamber Efendimiz’e (ASM) en büyük düşmanlığı yapmış, içindeki nefret kıvılcımını tüm müşriklere bulaştırmış ve küfür yangınına körükle koşmuş birine elbette zerre-miskal şefkat gösterilemezdi. Elbette Peygamber Efendimiz’e (ASM) büyük bir sevgi besleyen ümmetinin -asırlar sonra da olsa- yapılan zulümleri hazmetmesi mümkün değildi. O asrı andıkça ve hatırladıkça malum zata kalben öfke duyması ve düşmanlık hissetmesi anlaşılabilir bir hakikatti. Lakin on dört asır sonra yaşayan bir mü’min için bu tazelenen nefretin ya da bu bedduanın yine de ne gibi bir hikmeti vardı?

Kur’an’da anlatılan bütün peygamber kıssaları gibi Tebbet suresi de tarihi bir anekdot olmanın ötesinde külli bir mana taşıyordu. Nasıl ki Allah ezeli kelamında Hz. Âdem (AS) ile konuşurken aslında bütün insanlıkla, belki bütün kâinatla ulvi ve umumi bir konuşma yapmaktaydı. Tebbet suresi de zahiren Ebu Leheb’e hitap ediyordu, lakin bununla birlikte sonraki asırlarda zulüm ateşini tekrar alevlendirecek, İslamiyet’e ve Müslümanlara ateş püskürecek nice dehşetli İslam düşmanına da ezeliyet canibinden haykırmaktaydı.

Eğer Kur’an yalnız Peygamber Efendimiz’in (ASM) amcasını muhatap almış olsaydı Abdüluzza ibn Abdülmuttalip ismini zikrederdi. Oysa ona meşhur lakabıyla hitap etti. Onun lakabını -açtığı çığırı takip eden- her zalim için bir simge kıldı. Herkes bilir ki Ebu Leheb ateş babası/atası manasına gelirdi. İlkin, hiddet ve şiddetinden yanakları kıpkırmızı olduğu için Abdüluzza’ya bu lakabı zahirde insanlar vermişti. Lakin zaman tefsir etti ki bu yakıcı lakap onun kalp ve ruhuna da ebediyen nakşedilecekti. Bu öyle bir kızıl nakıştı ki Cehenneme sürgün edilen büyük bir kervana atalık etmenin zilletli nişanıydı.

Abdüluzza’dan sonra –onu aratmayacak derecede- Resul-i Ekrem’e (ASM) ve varislerine ateş püsküren nice Ebu Lehebler geldiler, geçtiler. Her asrı nurlandıran pek çok müceddidler, müçtehidler ve mehdiler yetiştiği gibi, yaşadıkları asrı küfür karanlığına çekmek isteyen nice firavun-misal despotlar ve zalimler, yani kendi asırlarının ateş babaları da hiç eksik olmadı. Özellikle de ahirzamanın iki dehşetli figürü olan Deccal ve Süfyanın ahlaki ve dini her türlü değeri tahrip edici faaliyetleriyle Ebu Leheblik şerde ve şeytanlıkta dip yaptı.

Eğer bizler tüm asırlardaki, özellikle de ahirzaman Ebu Leheblerini düşünmeden Tebbet suresine muhatap olursak, elbette bu sure bizler için murad olunan derecede bir anlam ve bir değer ifade etmeyebilir. Şayet Ateşin Ataları olan insi şeytanlar, deccaller ve süfyanlardan Allah’a sığınmayı niyet ederek huzur ve namaz ikliminde Tebbet suresine yönelirsek hepimiz için –belki hiçbir asırda olmadığı kadar- çok büyük kıymet kazanır ve çok kritik hakikatleri ihtar eder.

Hâsıl-ı kelam, ebedi ve uhrevi ateşten korunmak için Cehennem çekirdeklerini [küfür] ellerinde tutan Ateşin Ataları [Ebu Lehebler] doğru tespit edilmelidir. Ta ki yanlış kervanların peşinden koşulmasın ve dönüşü olmayan yakıcı çöllere süluk edilmesin.

Abdüluzza’ya lanet okuduğu ve şiddetli bir nefretle yanıp tutuştuğu halde ahirzamanın Ebu Leheblerinin farkında olmayan, onları bilmeyen, tanımayan; daha kötüsü safderunlukla onlara acıyan, belki seven, hatta rahmet okumakta beis görmeyen asrın cibali babalarının şaşı gözleri baksın, sağır kulakları çınlasın, gafil akılları uyansın, ölü kalpleri ürpersin, çürümüş vicdanları sızlasın…

Haşiye: Tebbet suresi, İhlâs ile Nasr sureleri arasında bir köprüdür. Nasr suresinin nihayetinde büyük bir müjde verilir ki fitnelerin hükmettiği zamanlarda en büyük inayet ve nusret tevbedir, bağışlanmaktır. Tevbe ise ihlâsa ulaştıran en kısa yollardan biridir. Bu istikametli yolun en önemli adımı ise şeytanlardan, özellikle de dehşetli insî şeytanlar olan asrın Ebu Leheblerinden istiaze etmektir. Öyle ise asrımızın Ebu Leheblerini doğru olarak keşfedip tespit edelim ki ihlâsın sâfi ve istikametli yolundan saparak günah çöllerinde çaresizliğin en dehşetli yakıcı hallerine mahkûm olmayalım. Ne ellerimiz, ne dudaklarımız, ne akıllarımız, ne de kalblerimiz kurumasın…



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Paylaşım