Medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat muhabbet iledir.

Ahirzaman fatihi

Ahirzaman fatihi

Kendi nev’inden birini öldüren ender varlıklardan biridir insanoğlu. Kitlesel katliamı gerçekleştiren ise yegâne varlıktır. Çünkü insanın öfkesine yaratılışta herhangi bir sınır konulmamıştır. İnsan bu duygusunu kontrol edip sınırlamazsa, aşırı öfkesinin (tehevvür) çok büyük tahribatı olabilmektedir. Basit cinayetlerden Dünya Savaşlarına kadar insanlık tarihinde bunun birçok tezahürleri ortaya çıkmıştır.

Öfke duygusu, zararlı şeylerden korunma, hakkı ve hukuku savunma maksadıyla fıtrata yerleştirilmiştir. Yoksa diğer varlıklara zarar verme, zulmetme, maddi-manevi baskı kurma için verilmemiştir. Hele hele haksız yere masum bir insanı öldürmek, öfke duygusunun yaratılış maksadının tam aksi istikametinde kullanılmasıdır.

Allah katında haksız yere bir kişi öldürmekle tüm insanlığı öldürmek arasında herhangi bir fark yoktur. “Kim katil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. (Maide 5/32)” ayeti açık bir şekilde bu hakikati ihtar etmektedir. Bu hakikatin sırrı ilahi adaletin ezeliyetinden kaynaklanır. Zaman ve mekânın her türlü sınırlarından yüce olma manasına gelen ezeliyet açısından sayıların, büyüklüklerin ehemmiyeti azdır. Nasıl ki Allah’ın ezeli kudreti açısından bir insanı yaratmakla tüm insanları yaratmak arasında herhangi bir zorluk yoktur. Çünkü sonsuzun karşısında en büyük ile en küçük arasında fark yoktur. Benzer şekilde ezeli adalet açısından da bir ile milyar aynıdır.

***

Kur’an ahlakında savaşmak yerine, cihad etmek vardır. Savaşta dünyevi menfaatler, hırslar (hâkimiyet, toprak, servet, kölelik vs.) adına bozmak, yıkmak ve öldürmek söz konusudur. Cihad ise gönülleri fethetmek amacıyla yapılan bir faaliyettir. Cihad, doğru İslamiyet’in insanlığa ulaşmasına engel teşkil eden her şeyle mücadele etmektir. Cihadın, küçük ve büyük (asgar ve ekber) olmak üzere iki nev’i vardır. “Büyük cihad” manevidir; nefs-i emmare ve şeytana karşı ömür boyu sürdürülür. “Küçük cihad” ise maddidir; yeryüzündeki fitne, fesat ve zulmü ortadan kaldırmak maksadıyla geçici bir süre devam eder.

Cihad hizmeti birçok fatihler yetiştirmiştir. İran fatihi Sa’d bin Ebi Vakkas’tan Suriye fatihi Halid bin Velid’e; Endülüs fatihi Tarık bir Ziyad’dan Kudüs fatihi Selahaddin Eyyubi’ye; ta Mısır fatihi Yavuz Sultan Selim’e kadar nice şanlı komutan -altın harflerle- ismini İslam tarihine nakşetmiştir. Fakat Fatih denince ilk akla Sultan II. Mehmet gelir. Çünkü Peygamber Efendimiz’in (asm) en büyük fetih müjdesine o mazhar olmuştur. “Setüftehu’l Kustantıniyyetü feni’me’l emirü emirüha veni’mel ceyşu ceyşuha / İstanbul elbette feth olunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel bir komutan ve onun askeri ne güzel bir askerdir.” Müjdesinin gerçekleşmesiyle, İstanbul, İslam medeniyetinin tüm dünyaya açılan çok büyük bir kapısı olmuştur.

***

Küçük cihadın (cihad-ı asgar) fatihleri olduğu gibi, büyük cihad (cihad-ı ekber) fatihleri de vardır. Büyük cihad hizmetinde bulunan maneviyat âleminin Sultanları, ruhların, kalplerin, akılların ve nefislerin fatihleri olmuşlardır. İmam-ı Azam’dan Abdülkadir-i Geylani’ye; İmam-ı Gazali’den İmam-ı Rabbani’ye kadar birçok İslam mücahidi manevi fatih ünvanına liyakatlidir.

Asr-ı Saadet’te ve Dört Halife döneminde maddi/manevi cihad fatihleri aynı kişilerdi. Sonraki dönemlerde ise –kaderin sevkiyle ve hilafetin saltanata dönüşmesiyle- maddi cihad ile manevi cihad fatihleri farklı kulvarlara çekildiler. Ta 5 Şubat 1937 yılına kadar… Bu tarihte İslam’ın cihangir bir devletinin anayasasında laiklik ilkesine yer verildi. “La ikrahe fi’d-dini kadtebeyene’r-rüşd / Dinde zorlama yoktur, doğruluk sapıklıktan, iman küfürden iyice ayrılmıştır. (Bakara 2/256)” ayetinin işaretiyle din için maddi cihad dönemi kapandı. Bediüzzaman Said Nursi’nin ifadesiyle “dinde ikraha ve icbara ve mücahede-i diniyeye ve din için silahla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, hükümetlerde bir kanun-i esasi, bir düstur-u siyasi ol[du], hükümet laik Cumhuriyete dön[dü].” Yine aynı dönemde, İslamiyet’in tüm dünyaya yayılmasının en büyük engelleri olan “cehalet”, “vahşet” ve “dini taassup”un “eğitim” ve “medeniyet”le; “Papazların ve ruhani reislerin baskıları” ve “körü körüne taklid”in “hürriyet” ve “taharri-i hakikat” ile son bulmasıyla manevi cihad hizmeti çok büyük bir önem kazandı.

***

“Feth”, “kapalı, kilitli olanı açmak” manasına gelir. Her açmak bir başlangıçtır. Kur’an’ın başlangıcı “Fatiha”dır. Namazın başlangıcı “iftidah tekbiri”dir. Her hayrın başı da “besmele”dir. Güzel bir başlangıç güzel bir süreç için, güzel bir süreç ise güzel bir netice için yapılan fiili bir duadır.

“Fatih” ise “feth” kökünden türeyen bir kelimedir. Kapılar açan, çağ açan, çığır açan manalarına gelir. Manevi cihadıyla yüz binlerce insanı Sahabe yapan, yüz milyonlarcasını da veli mertebesine ulaştıran; başta Bedir, Uhud harpleri gibi maddi cihadlarıyla, İslam’ın dünyayı fethetmesinde anahtar rol oynayan, Peygamber Efendimiz’in (asm) insanlık tarihinde eşi benzeri yoktur. Bu sebeple dünyanın maddi, manevi en büyük fatihi ünvanını kemaliyle hak eden Odur (asm).

Allah, Ezeli Kelam’ında kendisini “hayru’l-fatihin” (A’raf 7/89), “fatihlerin en hayırlısı” diye vasıflandırmıştır. Bu ayet bizlere maddi/manevi fetihleri nasip eden ve fatihleri fatih yapanın Allah olduğunu ihtar etmektedir.  Bu sırrı anlayan İslam kahramanları -Celaleddin Harzemşah misali- “Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek Onun vazifesidir.” Diyerek tevazu, mahviyet ve ihlâslarını muhafaza etmişlerdir.

Allah, kapalı ve kilitli maddi/manevi tüm kapıları açandır. O’nun bu manadaki ismi Fettah’tır. Allah Kur’an’da kendini “Fettahu’l Alîm” (Sebe 34/26) olarak isimlendirmiştir. Fettah isminin en çarpıcı bir tecellisi suretlerin açılması (feth-i suver) hakikatidir. Her baharda hayvanlar ve bitkiler sayısınca canlıların suretleri basit maddelerden fethedilmektedir. Dünyanın her tarafında, aynı anda, tek bir fiille, sistemli bir tarzda, eşsiz suretler şeklinde gerçekleşen bu hakikat Fettah isminin en görkemli icraatlarındandır. Ana rahminin karanlık dünyasında insan suretinin açılmasından, fezanın ana rahimleri olan bulutsularda yıldız suretlerinin açılmasına kadar Fettah isminin benzersiz yansımaları vardır. Tüm canlı nev’lerine özel olarak ihsan edilen ayrı ayrı cihazları ve duyguları, farklı âlemlerin anahtarı yapan da Fettah’tır. Fani imtihan dünyasını kapatıp ebedi ahiret âlemlerinin kapılarını açacak olan da yine O olacaktır…

***

Kâinatın gizli âlemleri ve bu âlemlere açılan gizli kapılar vardır. Bu âlemler görünüşte açık zannedilse de gerçekte kapalıdırlar. Kâinattaki gizli kapıların tamamını açan bir anahtar vardır. Bu kıymettar anahtar insanın nefsine takılmıştır. Allah’ın en büyük bir emaneti olan bu eşsiz anahtar ise “ene”dir. Nur Külliyatında enenin bu esrarengiz yönü şöyle ifade edilmiştir: “Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de manen kapalıdır. Cenab-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfiyi açan ene namında bir miftahı insanın eline vermiştir. Fakat ene de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa kâinatın da kapıları açılıyor.”

Gayp âlemleri, Levh-i Mahfuz’dan berzah âlemlerine, yedi kat semalardan ahiret âlemlerine kadar insanın algılayamadığı, sayısız gizli âlemlerdir. Tüm bu gaybî âlemlerin de ötesinde bir gayp daha vardır ki, belki de gerçek gayp odur. Evet, gerçek gayb, Allah’ın yetmiş bin perde arkasında gizlediği, zaman ve mekândan münezzeh olan Zat’ıdır. Allah fiillerini, isimlerini, sıfatlarını, şe’nlerini ve zatını, imtihana tabi tuttuğu insandan gizlemiştir. Fakat kendisini tanıyabilmesi için insanın hem iç dünyasında (enfüsî), hem dış dünyasında (âfâkî) sayısız işaretler/ayetler yaratmıştır. Peygamberler ve kitaplar göndererek insan aklına ve kalbine sayısız kapılar açmıştır.

***

Ahirzaman, manevi cihadın en dehşetli boyutlarıyla yaşandığı bir zaman dilimidir. Ümmetin asırlardır çekinerek beklediği, Deccal ve Süfyan bu dönemde icraatlarını yapmıştır. Bu dehşetli şahıslar, şahs-ı manevilerinin gücüyle, yeryüzünde ve özellikle de İslam âleminde birçok insanın dinleriyle bağlarını ya zayıflatmışlar veya tamamen koparmışlardır. Hem Deccal’in, hem de Süfyan’ın yıkımları maddi olmaktan ziyade, manevidir. Bu sebeple onlara karşı maddi güçle cihad etmek mümkün değildir. Ahirzaman’ın dini cihadı, Kur’an hakikatleriyle ve tahkiki imanın manevi silahıyla olacaktır.

Bediüzzaman Said Nursi, tahkiki imanı ve Kur’an hakikatlerini ahirzaman insanının anlayışına hitap eden bir üslupla tefsir etmiştir. Mesela, İbni Sina gibi bir dâhinin aklına kapalı kalan ahirete iman hakikatini, Onuncu Söz isimli eserinde, her yaştan insanın anlayabileceği bir seviyede izah etmiştir. Sa’d-ı Taftazani’nin kırk sayfada ancak âlimlere izah edebildiği kader ile cüz’i ihtiyarın bağdaşması meselesinin anahtarlarını ise, Yirmi Altıncı Söz’ün iki sayfasında, biraz düşünen her aklın eline cömertçe vermiştir. Otuzuncu Söz’ün “ene” bahsinde iç dünya delillerinin şifrelerini; “zerre” bahsinde ise dış dünya delillerinin anahtarlarını keşfetmiş ve kâinatın yaratılış kodlarını çözmüştür. Bediüzzaman’ın eserlerinin hakikat âlemlerini fetheden bu gibi özellikleri, 1930’lu yıllarda, ümmi bir talebesi olan Âdilcevazlı Emrullah oğlu Bekir Ağa’ya –Nur Talebelerinin hislerine tercüman olan- şu hakikatli sözleri söylemiştir: “Bu eserler başlı başına, ayrı ayrı birer fatihtir. İnşaallah, her cihetle feth ederek fatih olacaktır.”

Bediüzzaman’ın âlim bir talebesi olan Ali Ulvi Kurucu ise içinde coşan hislerini “Gönüller Fatihi Büyük Üstada” başlıklı şiiriyle ancak teskin edebilmiştir. Kurucu’nun veciz ve manidar satırları, yukarıda tüm zikredilenleri özetler mahiyettedir:

Fatih gibi rehberleri andırmada hâlin.

Dağlar gibi sarsılmadın, en korkulu günlerde,

Her ânı ölümler dolu tazyikin önünde.

Dünyalara dehşet salıyor, sendeki iman;

Sarsılmayan imanına düşman bile hayran.

Rehber sana zira Yüce Peygamberimizdir.

Kur’an seni te’yid ediyor mu’cizelerle;

Ey şanlı gönül fatihi hiç durmadan ilerle!

Tarih-i hayatın doludur harikalarla;

Hiç sönmeden âlemde güneşler gibi parla!

Kaynakça

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, “http://www.risaleinurenstitusu.org”

-Barla Lahikası, s. 45.

-Lem’alar, s. 135.

-Hutbe-i Şamiye, s. 34.

-Şualar, s. 243.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Paylaşım