Medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat muhabbet iledir.

Fikir ve fakr ya da fikir fakirliği

Fikir ve fakr ya da fikir fakirliği

Yemek masasında yemek yerken aklıma hiçbir düşünce gelmediğini yemek masasının dışında fark ettim. İnsan yemek yerken düşünemiyordu. Karnı aç olanlar düşünemiyordu: Hayvanlar her daim açtılar.[1]

Zikir, fikir, şükür…

Bismillah risalesi diyebileceğimiz Birinci Söz’ün özüdür bu üç kelime. Bu dersi alan bir talihli için nimet sofrasının başında “Bismillah” diyerek zikir ve sonunda “Elhamdülillah” söyleyerek şükür elzem bir vazifedir ve vird-i zeban edilesi bir farkındalıktır. Peki ya fikir?

Yemekte fikir vazifesini yerine getirmek yani tefekkür etmek aynı derecede kolay mıdır? Bingül’ün dikkat çektiği gibi karnı aç olan nasıl tefekkür edebilir?

Hayat sınavımın zorunlu ve en zorlu sorularından bazıları da bu (ana) konudan geliyor. Her gün en az iki defa gerçekleştirdiğim yemek esnasında “kıymettar harika-i san’at olan nimetler Ehad, Samed’in mucize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek” vazifesi olarak özetle tarif edilen “fikir” vazifesinin hakkını verebiliyor muyum? Ya da öncelikle böyle bir gayem var mı?

Bu soruya müspet cevap verebilmem için en başta bana ihsan edilen rızık ve nimetleri tefekkür etmenin önemini kabul etmeliyim. Fikirsiz bir zikir ve şükrün eksikliğini de hissetmeliyim. Yemek sonrası yaptığım yemek duasını ise ihmal ettiğim fikir vazifesinin bir kazası manasında takdim edip de avunmamalıyım.

Bana sadece cismani bir mide verilmedi. Göz ve kulak gibi organlarım birer ağız, görmek ve işitmek gibi duygularım da birer manevi mide idi. Hatta akıl, kalp, vicdan, sır gibi ne kadar latifem varsa hepsi kendine mahsus rızka talip birer mide mahiyetinde yaratılmış. Buna binaen havas, hissiyat ve latifelerimin her birinin Rahman-ı Rahim olan Allah’ın ihsan ettiği her bir rızık ve nimette ayrı ayrı hisseleri var.

Rızık sofrasında yeni şeyler tatmak isteyen nefsimi doyurduğum vakit, yeni fikir ve hislerle beslenmek isteyen aklım ve kalbimi de ihmal etmemeliyim. Yemekte midem ve nefsim nasıl zevk hisselerini arıyorlarsa, bana emanet edilen bütün his ve latifelerimin kendilerine mahsus lezzetlerini takip etmeleri de hakları.

Rahmet hazinelerini “tadıp anlamak makamı”na çıkıp şükür ve sena vazifemi yerine getirdikten sonra Esma-i İlahiyenin mücevherlerini akıl ve kalp gibi cihazlarımın terazileriyle “tartıp bilmek makamı”na terakki edip tenzih ve medih vazifelerimi de tamamlamalıyım. Ancak bu makamlardaki vazifelerimin hakkını eda ettikten sonra her şey benim için birer Rabbani mektuba dönüşür ve kudret kalemiyle yazılan rızık mektuplarının “mütalaa makamı”na çıkarak tefekkür ve istihsan vazifelerini de ifa edebilirim.

Yemek sofrasına oturduğumda öncelikle lezzetli, estetik ve mu’cizevi nimetleriyle beni sevdiğini gösteren ve kendisini de sevdirmek isteyen bir Zat-ı Akdes’in Habib, Mahbub, Vedud isimlerinin gölgelerinin gölgeleriyle muhatap olurum. Ardından açlığıma acıyan ve şefkat edenin tebessümünü Rahman, Rahim, Rauf, Rezzak isimlerinin yansımalarında görürüm. Nimetleri yokluk karanlıklarından varlık alemine çıkarmasıyla Halık, özene bezene sanatlı yaratmasıyla Sani, özel kalıplardan çıkmışçasına şekillendirmesiyle Bari ve her birine apayrı suretler vermesiyle de Musavvir isimlerini talim ederim. Rızıkların yaratılışındaki kusursuzluklarda Kuddüs, ölçülü oluşun her türünde Adl, nice fayda ve hikmetlerin gözetilmesinde de Hakim isimlerinin yansımalarına tanık olurum. Kainatın dört bir köşesinden zerrelerin bir araya toplanarak inşa edilişinde Kayyum ve her bir rızkın hayat kaynağı olmasında da Hayy isimlerinin parıltıları gözlerimi kamaştırır. İhsan ettiği nimetleri birbirine benzeterek ülfet etmemi temin etmesinde Vahid, her bir nimeti eşsiz bir şekilde yaratmasında da Ehad isimlerinin tecellilerini seyrederim. Zat-ı Akdes’inin rızka muhtaç olmayışını hatırladığımda Samed, rızka meftuniyet vesilesiyle kendine pereştiş ettirmesinde de Allah isminin tecellilerine mazhar olurum. Ve daha nice Esma-i Hüsna’sının tecellileri beni sofralarına davet ederler…

Her bir sofra ve hatta o sofradaki her bir rızık öyle mufassal bir mektup olur ki oku oku bitmez. Bununla birlikte bu mektupların tek bir satırı, tek bir kelimesi hatta tek bir noktası bile Esma-i Hüsna sahibi olan Zat-ı Akdes’in huzuruna çıkaran bir habl-i metin, bir urvetü’l vüskadır. Evet ‒kuru ekmek bile olsa‒ her bir sofra manen zengindir, fakir olan ise benim. Fikrimin fakirliği deniz ortasında susuz kalmaya beni mahkum eder.

Evet şimdi bir nebze daha iyi anlıyorum: Tefekkür hakikate ulaştıran en kısa, en zengin ve en geniş yollardan biri. Acz, fakr ve şefkat ile birlikte tefekkürün de en kısa, selametli ve geniş yollar arasında sayılmasının sırrına dair yeni tefekkür ve tecrübelere muhtacım.

Hem tefekkür dahi aşk gibi belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tariktir ki Hakîm ismine isal eder.
26. Söz, Zeyl

Adım adım fark ediyorum ki ubudiyet aleminin dört unsurundan biri tefekkür. Bu vücud aleminde Rububiyet dairesi ubudiyet dairesine, sanat levhası da tefekkür levhasına bakıyor. Rububiyetin sanat levhalarına nakış nakış işlediği “murassa” ve “musanna” güzellikler ubudiyetin tefekkür levhasında “iman”, “hamd”, “tekbir”, “tazim” meyvelerini netice vermek istiyor.

Şimdi iki levha, iki daire görünüyor: Biri gayet muhteşem, muntazam bir daire-i Rububiyet ve gayet musanna, murassa bir levha-i san’at. Diğeri gayet münevver, müzehher bir daire-i ubudiyet ve gayet vâsi, câmi bir levha-i tefekkür ve istihsan ve teşekkür ve iman vardır ki ikinci daire bütün kuvvetiyle birinci dairenin namına hareket eder.
Sözler, 18. Söz, 3. Nokta

Dipnot:

[1] İlyaz Bingül, Fikir, (Gram Yayınları, İstanbul: 2016), s. 45.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Paylaşım