Risale-i Nur’un meslek ve meşrebinin en önemli esaslarından biri de meşveret ve şuradır. Çünkü meşveret ve şura, Kur’an’ın ehemmiyetli bir emridir. Bu ehemmiyetin bir neticesidir ki Ebu Hureyre radıyallahu anh “Ben Resulullah’dan daha fazla arkadaşları ile istişare eden hiçbir kimse görmedim.” tanıklığını dile getirmiştir.

Hakiki manada bir hürriyet, ihlas ve tesanüd ancak meşveret ve şura ile mümkündür. Bediüzzaman Said Nursi, şura ve meşveretin ihlas ve tesanüdü netice verdiğini şöyle izah eder: “Haklı şûrâ ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif,  yüz on bir olduğu gibi, ihlâs ve tesanüd-ü hakiki ile, üç adam, yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakiki ihlâs ve tesanüd ve meşveretin sırrıyla, bin adam kadar iş gördüklerini, çok vukuat-ı tari­hiye bize haber veriyor.”

Ve yine “imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi, hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikinden gelen şura-yı şer’î ile yaşayabilir” sözüyle meşveret ve şuranın içtimai hayatın dayanak noktası olduğunu kaydetmiştir.

Şura, meşveret, müşavere, istişare aynı kökten (şevr) türeyen kelimelerdir. Bir şeyi bulunduğu yerden alma ve açığa çıkarıp görünür hâle getirme manasına gelir. Balın kovandan çıkarılması işini anlatmak için bu kökten gelen kelimelerin kullanılması ve danışma işinin de bir meselede isabetli karara varabilmek amacıyla kişilerin fikirlerinin açığa çıkmasını sağlamaktan ibaret olması dikkate alındığında, şuranın terim anlamı ile kök anlamı arasında semantik bir ilişkinin bulunduğu söylenebilir. Şura kelimesi ayrıca “üzerinde ortaklaşa görüş beyan edilen iş” manasına geldiği gibi, görüş bildiren kimseler topluluğunu belirtmek için de kullanılır.

Şura ayeti okunduğunda, bu ayetin mü’minlerin takva, iman, namaz, infak, uhuvvet gibi temel nitelikleri arasında sayılması dikkati çekicidir. Ayrıca, 53 ayetten meydana gelen Kur’an’ın 42. Suresine isim olması da şuraya yüklenen ehemmiyetin açık bir göstergesidir.

42-38

Ve onlar [1] Rab’lerine icabet ederler [2] ve namazı kılarlar [3] ve işlerini aralarında toplanıp istişare ederler [4] ve onları rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler. Şura 42/38.

Şura emri, iman ve namazdan sonra, infaktan ise önce zikredilir. Ayetten aşikâre anlaşılır ki şura iman, namaz, infak gibi ehemmiyetli bir vazifedir. Sanki ayet şahsi ve içtimai hayatın direklerini sıralamıştır. Nasıl ki iman hayatın hayatıdır. Namaz dinin direğidir. Şura da içtimai hayatın direğidir. İktisadi hayatın direği ise infaktır.

Mü’minler iman ve namaz ile ortak ruhu, şura ile ortak akıl ve ortak vicdanı, infak ile ortak nefsi ortaya çıkarırlar. İman, namaz, şura ve infak birleştiricidir. Rububiyet-i âmmeye icabet etmek olan ubudiyet-i külliyenin ayrı ayrı ünvanlarıdır.

42-37

Ve onlar, günahların büyüğünden ve fuhuştan içtinap ederler (sakınırlar). Ve öfkelendikleri zaman affederler. Şura 42/37.”

Şura ayetinin öncesi de aynı hakikati destekler. “Def-i şer, celb-i nef’a müreccahtır” düsturunca amel-i salihten önce takva esastır.  Ayet, kuvve-i şehevi ve kuvve-i gadabiyenin denge noktalarını ders verir. Kebair ve fuhuştan içtinap emriyle iffeti, öfke ve gadabı dizginleyip affetmekle de şecaati telkin eder. Birincisi şehevi kuvvenin, ikincisi de gadabi kuvvenin denge hâlidir. “Gerçek pehlivan güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiğinde nefsini yenendir” sözüyle bu meseleyi özetleyen, Fahr-i Âlem Aleyhissalatü Vesselam ne güzel söylemiştir.

42-39

 “Ve onlar, kendilerine bir saldırı isabet ettiği zaman yardımlaşırlar. Şura 42/39.”

Şura ayetinin devamında da mü’minlerin vasıfları yenileri eklenerek tamamlanır. Takva, iffet, şecaat, iman, namaz, şura ve infak vasıflarından sonra –özellikle düşmana karşı- uhuvvet ve muavenetin mü’minane bir tavır olduğu vurgulanır.

Kur’an’ın bir başka ayeti ise meşvereti emreder. Meşveret ayeti de uzunluğuyla dikkat çeker. Yalnız meşveret emriyle yetinilmemesinin özel manaları olmalıdır.

3-159

O zaman, [1] Allah’tan bir rahmet sebebiyle [2] onlara yumuşak davrandın. [3] Ve eğer sen, kaba, katı yürekli olsaydın, mutlaka senin etrafından dağılırlardı. [4] Artık onları affet ve [5] onlar için mağfiret dile [6] ve işler konusunda onlarla meşveret et. [7] Azmettiğin zaman, [8] artık Allah’a tevekkül et. [9] Muhakkak ki Allah, tevekkül edenleri (Allah’a güvenenleri) sever. Âl-i İmran, 3/159”

Meşveret ayetinde de meşveret eden kişilerin taşıması gereken hususiyetler, Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam modelinde ders verilir. 1- Meşveret, rahmet-i İlahiyenin vesilesidir. 2- Meşverette halim, selim, latif, yumuşak huylu bir tutum benimsenmelidir. 3- Kaba, katı yürekli tavırlardan kaçınılmalıdır. 4- Affedici, toleranslı, hoşgörülü bir anlayışa sahip olunmalıdır. 5- Başkasının hatalarından sevinmek bir yana, mağfirete mazhar olması için duacı olmayı netice veren bir şefkat hissiyle meseleler müzakere edilmelidir. 6- Ortak karar alınması gereken işlerde meşveret etmek vazgeçilmez bir esastır. 7- Alınan karar ne olursa olsun tam anlamıyla azmedilmeli, kararlı olunmalı, işler neticeleninceye kadar sebat ve metanet edilmelidir. 8- Üzerine düşen kendi vazifesini hakkıyla yaptıktan sonra, Allah’ın vazifesine karışmayarak hakkıyla tevekkül edilmelidir. 9- Her bir işin asıl gayesinin, Allah’ın sevgisi, rızası, teveccühünü kazanmak olduğu bilinciyle yaşanmalıdır.

Günümüzden yaklaşık bir asır önce (1910) Bediüzzaman’a “hürriyet ve meşrutiyeti takdir etmeyen kimlerdir?” diye sorulur. Bediüzzaman ise “Cehalet ağanın, inad efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklit hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht-ı riyasetlerinde insan milletinden menba-ı saadetimiz olan meşvereti inciten bir cemiyettir.” Diye cevap verir. Onun bu cevabında meşrutiyetin ve meşveretin düşmanları sayılmıştır. Meşveretin düşmanları: 1- Cehalet, 2- İnat, 3- Garaz, 4- İntikam, 5- Taklit, 6- Gevezeliktir. Öyleyse meşveretin hakkını verebilmek için 1- İlim (hikmet, ihtisas), 2- İnsaf (empati, anlayış), 3- Şefkat (mağfiret), 4- Af (tolerans, hoşgörü), 5- Tahkik (inceleme, araştırma, analiz, sentez), 6- Belagat ve cezalet esas alınmalıdır.

Herkesin kendisine göre en güzeli, en doğrusu vardır. En güzel, en doğru insandan insana farklılık arz ettiğinden ortak bir paydada buluşmak mümkün olamaz. İşte şura ve meşveret ortak güzel, ortak doğruyu buldurur, buluşturur. İstibdadın, despotik uygulamaların panzehiri ancak meşveret ve şuralardır.

Zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatten çıkmış, az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı mânevîdir ki, şûrâlar o ruhu temsil eder.

Asrımız cemaat zamanıdır. Cemaatin (millet, toplum) hakiki temsilcisi ise ancak şuralar olabilir. Meşveret ve şura hakikati aileden devlete kadar her dairede hükmünü hakkıyla icra etmelidir.

Tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder.”

Kur’an’ın dört esasından biri olan tevhid hakikati de meşveret ve şurayı gerektirir. Çünkü tek bir Allah’a inanan insanların kalpleri de birdir. Ruhların, kalplerin, akılların birliğini muhafaza eden, tazeleyen en kutsi vesilelerinden biri de meşveret ve şuralardır.

“Yaşasın sıdk!

Ölsün yeis!

Muhabbet devam etsin!

Şura kuvvet bulsun!”

 

Kaynakça:

Talip Türcan, “Şura maddesi”, TDV İslam Ansiklopedisi, http://www.tdvislamansiklopedisi.org

Bediüzzaman Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 67, http://www.risaleinurenstitusu.org

Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Uhuvvet Risalesi, s. 254, http://www.risaleinurenstitusu.org

Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, s. 47-48, http://www.risaleinurenstitusu.org

Bediüzzaman Said Nursi, Sünuhat, s. 51, http://www.risaleinurenstitusu.org

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir