papatyaI

İnsan fıtrat ve yaradılış itibariyle medenidir. Medeniyet, bencilce bir hayat değil, belki millet için, insanlık için yaşamaktır. Buna binaen medeniyetin en büyük bir düşmanı bencilliktir.

Şehirlilik manasına gelen medeniyet, insaniyete yaraşır en mükemmel bir yaşayış içinde olmaktır. Bir toplumun ahlak, hukuk, ilim, sanat, sosyal hayat, ekonomi, siyaset ve teknik bakımından tüm yükselişlerinin havuzudur medeniyet. Bediüzzaman’ın tabiriyle medeniyet “şimendifer-i kemalat”tır. (Münazarat, s. 30) İlmi, ahlaki, hukuki, siyasi, teknik her türlü kemalat vagonlarını çeken bir taşıt misalidir.

Hakiki medeniyet, yalnız şekilde, davranışta değil, ahlakta ve inançta da insanîliktir. Görünümü bakımlı, temiz, sevimli, güleç, cana yakın, âdil, güvenilir, eğitimli; içi ise bakımsız, kirli, asık, somurtkan, gaddar, zalim, korkak, ahlaksız, itikatsız biri ancak medeni görünüşlüdür. Gerçek medeni insan hem iç hem dış güzellikleri birleştirendir.

Vahşet, memlûkiyet, esirlik, ecirlik devirlerini geride bırakarak “serbestiyet ve malikiyet” devrine adım atan insanlık, medenileşme sürecinde önemsenir bir merhaleye ulaşmıştır. Bununla birlikte insanlığın ekseriyetine huzur ve saadet getiren bir medeniyetin eksikliği de mevcuttur. Yoksulluk, zulüm, adaletsizlik, menfaatperestlik, ahlaksızlık, şiddet, terör gibi küresel sorunlar hakiki medeniyetin önünü tıkamıştır. Tüm bu büyük sorunları yardımlaşma, şefkat, adalet, diğergamlık, ahlak ve barışa dair tesirli manevi ilaçlarıyla tedavi edebilme istidadındaki Kur’an’ın ezelî sadâsını can kulağıyla dinleme zamanı gelmiştir.

Bediüzzaman Said Nursi’ye göre Kur’an medeniyetinin beş esası vardır. Bunlar, 1-hak ve adalet, 2-fazilet, 3-muavenet, 4-hüda ve hidayet, 5-uhuvvet hakikatleridir. Hayatı hak, kalbi marifet, lisanı muhabbet ve aklı kanun olan Kur’an medeniyetinin ruhu “sıdk”tır. Sıdkın hâkimiyetini kaybettiği bir İslam dünyasında, Kur’an medeniyeti de gizlenmiştir. İnsaniyete yaraşır bir medeniyet olan Kur’an medeniyetinin yeniden dirilişinde hayat düğümü sıdk hakikatidir.

 

II

Sıdk, sözlüklerde “gerçeği konuşmak, gerçeğe uygun bilgi vermek, dürüst ve güvenilir olmak, yalanın karşıtı” diye tanımlanmıştır. Bir şeyin objektif gerçekliği “hak”, bunun aslına uygun biçimde anlatılması “sıdk”tır.

Risale-i Nur Külliyatı’nda ise “sıdk” hakikati -farklı cihetleri nazara verilerek- şöyle tarif edilmiştir: 1- İslâmiyet’in üssü’l-esası, 2- ulvî seciyelerinin rabıtası, 3- hissiyat-ı ulviyesinin mizacı, 4- urvetü’l vüska, 5-imanın hassası, 6- bütün kemalata isal edici, 7- ahlak-ı âliyenin hayatı, 8- âlem-i İslamın nizamı, 9- nev-i beşeri kâbe-i kemalata isal eden 10- Ashab-ı Kiramı bütün insanlara tefevvuk ettiren ve 11- Muhammed-i Haşimi’yi (a.s.m.) meratib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran bir hakikattir.

Sıdk, aslen Kur’an’ın bir vasfıdır. Zümer suresinin “Sıdkı (Kur’an’ı) getiren (Hz. Muhammed) ve O’nu tasdik edenler (mü’minler) ise, işte bunlar takva sahibi kimselerdir. Zümer, 39/33” ayetinde, Allah kendi kelamını sıdk ile vasıflandırmıştır. En’am suresinde de “Rabbinin sözü, sıdk ve adalet bakımından tam kemalindedir. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. En’am, 6/115” denilerek, Kur’an en mükemmel bir sıdk mertebesinde olduğu belirtilmiştir.

III

Sıdk, aynı zamanda Peygamber Efendimiz’i (a.s.m.) insanlığın zirvesine çıkaran ehemmiyetli bir hakikattir. Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) her bir hâli sıdktır. Bundan dolayı Onun (a.s.m.) sıdkının delilleri mu’cizeleriyle sınırlı değildir. Efendimiz’in (a.s.m.) “hemen umum harekâtı ve ef’âli, ahval ve akvâli, ahlâk ve etvârı, sîret ve sureti, sıdkını ve ciddiyetini ispat eder. Mektubat, s. 91”

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şaka yaparken dahi sıdktan ayrılmamıştır. “Ben şaka yaparım, fakat doğru konuşurum” kaidesini hayatında hâkim kılmıştır. Efendimiz’e (a.s.m.) göre sıdkın mizanı şudur: “Sana şüphe veren şeyi terk et, emin olduğun şeye ulaşıncaya kadar git. Zira sıdk kalbin itminanıdır, yalan şüphedir.” Onun (a.s.m.) hayatında sıdk ve doğruluğun ne derece ehemmiyetli olduğu şu sözünden rahatça anlaşılır: “Daima doğruluğu araştırın; doğrulukta helâkinizi görseniz bile. Muhakkak ki kurtuluşunuz ancak doğruluktadır.”

Sıdk, hem dünyada hem de ahirette cennet gibi bir hayatı netice verir. Kizb ise dünyevi ve uhrevi cehennem tohumu mahiyetindedir. Bir hadiste sıdk ve kizbin bu uhrevi meyvelerinden şöyle bahsedilir: “Şüphesiz ki sözde ve amelde doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir İyilik de Cennete iletir Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk diye kaydedilir Yalancılık, fücura sürükler Fücur da Cehenneme götürür Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında kezzâb diye yazılır”

 

IV

Medeni toplum, aynı zamanda ahlaklı bir toplumdur. Ahlakın esasında ise sıdk ve doğruluk vardır. Aziz Üstad’ın ifadesiyle “Ahlak-ı aliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlakı daima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır. İşaratü’l İ’caz, s. 162.” Sıdk, yüksek ahlakın hem ruhu, hem hayatı, hem mihveridir. Yüksek ahlakın hakikatinde sıdk vardır. Yüksek ahlakın hayatiyeti de sıdka bağlıdır. Tüm ahlaki güzelliklerin odak noktasında sıdk vardır.

 İmanın özü sıdktır, doğruluktur. Küfrün özü ise kizb ve yalandır. Güzel ahlak imanın, kötü ahlak ise küfrün neticesidir. Bu sebeple güzel ahlakın özünde doğruluk vardır. Kötü ahlakın özünde ise yalancılık vardır. Yalancılık, güzel ahlakı öldüren dehşetli bir hastalıktır. İçtimai hastalıkların özünde yalancılığın bulunduğunu teşhis eden Bediüzzaman, yalancılığın nasıl farklı suretler giyerek salgın hale geldiğini şöyle teşhis etmiştir: “Evet, sıdk ve doğruluk İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir. Riyakârlık, fiilî bir nevi yalancılıktır. Dalkavukluk ve tasannu, alçakça bir yalancılıktır. Nifak ve münafıklık, muzır bir yalancılıktır. Yalancılık ise, Sâni-i Zülcelâlin kudretine iftira etmektir. Hutbe-i Şamiye, s. 51”

İkiyüzlülük, dalkavukluk, su-i zan, iftira, hile, sahtekârlık, gurur, kibir, şikâyet, hırs, cimrilik, ye’s gibi her kötü ahlak bir kizb türüdür. İkiyüzlülük, maskeli bir yalandır. Dalkavukluk, yalanın en alçakça hâlidir. Su-i zan, yalanın kara gözlüklü simasıdır. İftira, âr ve namus hissini yitirmiş bir yalancılıktır. Hile, güven zedeleyici bir yalan türüdür. Sahtekârlık, yalanın en aldatıcı hâlidir. Gurur, acziyetten kaynaklanan bir yalandır. Kibir, büyüklendikçe küçültücü bir yalan çeşididir. Şikâyet, nimetin inkârını netice veren bir yalandır. Hırs, her dâim serap peşinde süründüren en yorucu yalandır. Cimrilik, en zengin birini bile fakirleştiren garip bir yalandır. Ye’s, ilahi rahmetten ümit kestiren yalancı bir hâldir. Küfür ise, insanı her şeye yabancılaştıran ve sahte ilahlara köle kılan dehşetli bir yalandır.

İhlâs, izzet-i nefis, hüsn-ü zan, hakperestlik, güvenilirlik, tevazu, şükür, iktisat, cömertlik, ümit gibi her bir güzel ahlak ise rengârenk sıdk hâlleridir. İhlâs, doğruluğun en saf, en ulvi, en esrarengiz hâlidir. İzzet-i nefis, en şerefli bir doğruluk duruşudur. Hüsn-ü zan, her şeyin güzel yüzünü gösteren bir doğruluktur. Hakperestlik, doğruluğun en âdil veçhidir. Güvenilirlik, dürüstçe bir doğruluktur. Tevazu, eğildikçe yücelten bir doğruluk hâlidir. Şükür, nimetin gerçek kıymetini hissettiren bir doğruluktur. İktisat, hakiki maksada ulaştıran bir doğruluk tavrıdır. Cömertlik, en fakir birini bile zenginleştiren ve gerçek zenginliğin farkına vardıran bir sıdktır.  Ümit, sonsuz rahmete açılan bir doğruluk kapısıdır. İman ise, insanı kâinata sultan ve Allah’a hakiki bir muhatap kılan yegâne doğruluktur.

V

Doğruluk güzel ahlakın esası olmakla birlikte, her doğru söz ahlaken güzel ve doğru değildir. Gıybeti netice veren doğru söz ahlaki açıdan hem kötüdür hem de zararlıdır. Gıybet, kardeşliği zedeleyen, içtimai hayata çok büyük zarar veren manevi bir hastalıktır. Hatta gıybetin öyle bir derecesi vardır ki, masum birini öldürmek kadar insanlığa zarar verebilir. Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) “Gıybet, katl gibidir” hadisi bu manayı ihtar etmektedir.

Kur’an’da, “Gıybet etmeyin” diye emredildikten sonra “Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Hucurat, 49/12” denilerek gıybetin ne derece çirkin olduğu ifade edilir. Bediüzzaman’ın yorumuyla, gıybet altı derece -aklen, kalben, insaniyeten, vicdânen ve fıtraten, asabiyeten, milliyeten- çirkin gösterilerek şiddetle yasaklanır. Gıybet, “alçak” ve “pis” bir “silah”tır. Kin, düşmanlık, kıskançlık, tarafgirlik gibi kötü duyguların bir dışavurumudur.

Sıdk ve doğruluk, yalnız yalan söylememek değildir. Doğruluğa giden yolda çekiştirmemek, alay etmemek, gıybet etmemek de vardır. Bu sırdandır ki, Kur’an’ın bir suresinin ismi “hümeze”dir. Hümeze, birini çekiştirmek, gammazlamak manasına gelir. Surede “Yazıklar olsun arkadan çekiştirenlerin [hümeze], kaş göz işareti yapıp alay edenlerin [lümeze] tümüne! Hümeze 104/1” ikazıyla sıdk ve doğruluğun önemli bir köşe taşı tespit edilir.

Her söz doğru olmalıdır. Fakat her doğruyu söylemek doğru değildir. Çünkü doğru bir söz gıybet olabilir. Yalan söz ise yalnız gıybet değil, aynı zamanda iftiradır. Başta İslam dünyası olmak üzere tüm insanlığın acil ihtiyacı olan, öncelikle yalanın her türünü terk etmek, sonra gıybet etmemek ve en nihayetinde ise doğruluk ve sıdktan ayrılmamaktır.

Bediüzzaman Said Nursi ne veciz söylemiş: “Her söylediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek doğru değil. Bazan zarar verse sükût etmek… Yoksa yalana hiç fetva yok. Hutbe-i Şamiye, s. 56.”

VI

Hakiki medeniyet, görünüşte, davranışta, ahlakta ve inançta insanîliktir. İnsanlığın acil ihtiyacı olan yardımlaşma, şefkat, adalet, diğergamlık, ahlak, barış gibi hisleri canlandırarak insanî bir medeniyet inşa eden Kur’an’ın sesine kulak verme zamanı gelmiştir.

Medeni toplum, yalnız ahlaklı toplum değildir. Belki ahlakla birlikte hukuk, ilim, sanat, sosyal hayat, ekonomi, siyaset ve teknik bakımından tüm yükselişlerini sıdka dayandırmış bir toplumdur. Doğru hâkim, doğru bilim adamı, doğru sanatçı, doğru sosyolog, doğru iktisatçı, doğru siyasetçi ve doğru mühendislerin oluşturduğu ilerlemiş bir toplumdur medeni toplum…

İnsaniyete yaraşır bir medeniyet olan Kur’an medeniyetinin ihyasında hayat düğümü sıdk hakikatidir. Kur’an medeniyetinin mayası ve ruhu sıdktır.

Başta İslam dünyası olmak üzere insanlığın en büyük manevi sorunlarından biri sıdk ve doğruluğun hak ettiği rağbeti görmemesidir. Kur’an medeniyetinin ihyası için yeniden sıdkın revaç bulması ve kıymet kazanarak insaniyette hâkim olması gerekmektedir.

Sıdk ebedidir; sıdka istinat eden bir medeniyet de ebedileşir. Kur’an medeniyetinin esası sıdk olduğu için ebediyete namzettir.

Sıdk, Kur’an medeniyetinin ihyasında en ehemmiyetli bir hakikattir. Kur’an medeniyeti sıdk ile yeniden canlanacak, muhabbetle beka bulacak ve şura ile kuvvet kazanacaktır.

Yaklaşık yüz sene önce (1910) Şam diyarından yükselen Bediüzzaman Said Nursi’nin asırlık sözlerinde işte böyle büyük bir ümit ve müjde vardır: “Yaşasın sıdk! Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin! Şura kuvvet bulsun!”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir