Medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat muhabbet iledir.

Okunmalı, lâakal on beş günde bir

Okunmalı, lâakal on beş günde bir

Risale-i Nur Külliyatı’nda -enfüsî ve içtimaî yönleriyle- ihlâsı işleyen iki risale vardır: 20. Ve 21. Lem’alar. İhlâs gibi sırlarla dolu bir konudan bahseden bu Lem’alar’ın muhtevası da esrarlıdır. İhlâs Lem’alarını diğer eserlerden ayıran hususi birçok yönünden bahsetmek mümkündür. 21. Lem’a’nın giriş bölümündeki “Bu Lem’a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı” ibaresi de bu yönlerden biridir. Bediüzzaman Said Nursi’nin talebelerine İhlâs Risalesini en az iki haftada bir defa okumayı tavsiye etmesi, ekser okuyucusu tarafından samimiyetle dikkate alınır. Nur talebeleri bu tavsiyeden, ihlâsın ne derece ehemmiyetli olduğu mesajını alırlar ve tekrar tekrar okuma gayretini taşırlar. İhlâs gibi en duru kulluk, en makbul dua, en yüksek güzel ahlak, en kısa hakikat yolu, en sağlam dayanak noktası, en büyük güce sahip olma idealini yaşamaya çalışırlar.

Fakat bu genel yaklaşımda, sanki eksik olan bir şeyler vardır.

Ne başka yazarların kitaplarında, ne de Bediüzzaman’ın diğer risalelerinde karşılaşılmayan bu tavsiye üzerinde daha derinlemesine, daha müdakkikane ve farklı bakış açıları geliştirerek düşünmek gerekmektedir. Bu manada bir arayışla birlikte, ihlâsın engin hakikatine açılan –birbirinin tekrarı olmayan- yeni kapılar, yeni pencereler açılacaktır.

Öncelikle, Bediüzzaman’ın ne demek istediğini anlamak adına “lâakal” kelimesinin manası üzerinde biraz oyalanalım. Lâakal, sözlük anlamı olarak “en azından”, “daha aşağı olmaz” manasına gelir. Bu manadan hareketle İhlâs Risalesi’ni on beş günü beklemeden, geciktirmeden, sıklıkla okumak gerektiği anlaşılır. Aslında, İhlâs Risalesi her hafta, belki her gün okunması gereken çok özel bir eserdir. Kastamonu Lahikası’ndaki bir mektupta, İhlas Risalesinin hem “nefs-i emmare” hem de “mecazi nefs-i emmare”nin[1] bütün vesveselerini susturduğu, onların açtığı manevi yaraları tedavi ettiği ve manevi bir istiğfara vesile olduğu ifade edilir.[2] Nefs-i emmarelerin vesvese ve desiselerine her gün, her saat maruz kalan bu asrın insanı için İhlâs risalesi sığınılacak bir limandır. Nefsanî vesveselerin anbean akıl, kalp, sır gibi latifeleri yaraladığı bir asırda İhlâs Risalesinin tiryaklarına bitmeyen bir ihtiyaç vardır.

İhlâs Risalesi, Nur talebesinin şahsi okumalarına –lâakal on beş günde bir- manevi âb-ı hayat pompalayan bir kalp gibidir. Bu nazarla İhlâs Risalesi, başta tevhid meseleleri olmak üzere tüm Risale-i Nur okumalarına yeni bir ruh katar. Hem imani meselelere dair okumaların bir dirhemi batmanlar kıymetine yükselir, hem de tevhid, nübüvvet, haşir, ibadet gibi meselelerin manevi teleskoplarıyla İhlâs Risalesinin sırlarına, derinliklerine manevi seyahatler başlar.

Mesela, Sözler’i takip eden bir Nur talebesinin dünyasında önce Besmelenin esrarıyla ihlâsın sırları meczolur. Besmelenin hakikati açıldıkça ihlâsın paha biçilmez bir anahtarı elde edilir.

Okumalar ilerledikçe her bir Söz’den İhlâs Risalesine köprüler kurulur. Onuncu Söz’e gelince, ihlâsı korumanın en büyük vesilelerinden biri olan “rabıta-ı mevt” hakikatine hakkalyakin kapılar açılır. Haşir risalesinden ebediyete ve ezeliyete açılan kapılarla, ihlâsın en tesirli derslerine muhatap olunur.

On Altıncı Söz’ün menziline girince en esrarlı ihlâs telkinleriyle karşılaşılır. İhlâs kelimesinin geçmediği İhlâs suresinin ihlâs telkinleri tevhidin yedi mertebesinin[3]sırlarında gizlendiği gibi, On Altıncı Söz’ün tevhid sırlarıyla feyizlenen ihlâs nurları, vicdanın derinliklerini aydınlatmaya başlar. Ehadiyet, vahidiyet, ferdiyet, samediyet, ezeliyet, ebediyet gibi tevhid hakikatlerinin inkişafıyla fıtri ihlâs terbiyelerine muhatap olunur. Hüve Nüktesi, Yirmi İkinci Söz, Otuzuncu Söz, Otuz İkinci Söz, Otuz Üçüncü Söz gibi tevhid risalelerindeki yeni tevhid dersleriyle ihlâsın zirvesine basamak basamak uruc edilir.

Yirmi Altıncı Söz’ün kader ve cüz-i ihtiyariye dair ince meselelerinde, ubudiyetin en kritik noktalarında ihlâsı muhafaza etmenin yolları ders alınır. Bütün hayırların kaderden, Allah’ın takdirinden, bütün şerlerin ise nefs-i emmarenin peşine takılan cüz-i ihtiyariden kaynaklandığı şuuru kazanılarak en safi ihlâs hâllerine bürünülür.

Otuzuncu Söz’de konaklandığında, ihlâs ile ene arasındaki bağlantılar kurulur. İnsanı Allah’a en yakın eden ve çok ağır emanet olan enenin mahiyeti keşfedildikçe, ihlâsın sırları inkişaf etmeye başlar. Diğer taraftan ihlâsı tahrip eden her şeyin altında -yaratılış maksadının dışında kullanılan- bir benliğin gizlendiği fark edilir.

Hâsıl-ı kelam, İhlâs Risalesini düzenli ve sıklıkla okuyup özümseyen bir Nur talebesi, okuduğu Risaleler ile İhlâs Risalesi arasında yeni yeni köprüler inşa eder. Tevhid, haşir, nübüvvet, ibadet hakikatlerinde terakki ederek ihlâs-ı tammenin sırlarına nurani bir ayna olur.


[1] “Mecazi nefs-i emmare”, nefs-i emmarenin terbiye olmasından sonra devreye giren, insanın hayatının sonuna kadar nefsiyle mücahede ederek terakki etmesine vesile olan, akıl ve kalbin seslerine tamamen duyarsız olan, daha dehşetli bir nefistir.

[2] Bkz: Kastamonu Lahikası, s. 181.

[3] Bkz: Sözler, Lemeat, s. 637-638. “Tevhid-i şuhud”, “tevhid-i ulûhiyet”, “tevhid-i rububiyet”, “tevhid-i kayyumiyet”, “tevhid-i celal”, “tevhid-i sermedi”, “tevhid-i cami”.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Paylaşım