Asrımızın kronik toplumsal hastalıklarından biri de ırkçılık, unsurculuk, milliyetçiliktir. Hayatı boyunca ırkçılığın ve menfi milliyetçiliğin tedavisi için uğraşan Bediüzzaman’ın eserlerinde reçete değerinde birçok tespitler yer alır. Milliyetçilik meselesinin ana tema olarak işlendiği Yirmi Altıncı Mektub’un Üçüncü Mehbas’ı ile Yirmi İkinci Mektub olan Uhuvvet Risalesi gibi eserlerde bu sosyal illetin tedavi metotları öğretilir. İlerleyen satırlarda yalnız Bediüzzaman’ın menfi milliyetçiliğe dair bir benzetmesi ele alınacaktır. Bu benzetme ile hangi manaların kast edilmiş olabileceğinin arayışı içinde olunacaktır.

Bediüzzaman bir mektubunda “Unsuriyet fikri frengi illeti gibi bir maraz[dır]” tespitiyle, ırkçılığı frengi hastalığına benzetir. Bir başka mektubunda ise “Frenk illeti tabir ettiğimiz ırkçılık, unsurculuk fikriyle Avrupa âlem-i İslam’ı parçalamak için içimize bu frenk illetini aşılamış.” cümlesini kurar. Her iki cümlede de benzer bir vurgu vardır. Peki, Bediüzzaman milliyetçiliği “frengi illeti” olarak vasıflandırmakla neye dikkat çekmiştir? Frengi illeti ile milliyetçilik arasında ne tür benzerlikler vardır?

Bu gibi soruların cevaplarını bulmak amacıyla frengi isminin nereden geldiği, hastalığın mahiyeti, ilk görüldüğü coğrafyalar, 20. Asrın ilk yarısında –özellikle savaş dönemi Osmanlı coğrafyasında- hastalığın yaygınlık derecesini inceleyelim. Tüm bu bilgiler ışığında “frengi illeti” benzetmesini yorumlanmaya çalışalım.

Frengi, Avrupa manasına gelen Farsça “freng” sözcüğünden türemiştir. Hastalığın menşeinin Avrupa olduğu vurgulanmıştır. Tıp dilinde Latince “sifilis” olarak isimlendirilir. Frengi hastalığı ortaçağ Avrupa’sında yaygın olarak görülen bir hastalıktır. 16. yüzyılda Asya ve Avrupa’da büyük salgınlara yol açmıştır. İlk frengi vakaları ise Amerika’nın 1493’te keşfinin akabinde İspanya’da görülmüştür. İslam coğrafyasında ise Tanzimat’tan sonra yayılmaya başlamıştır.

Frengi, cinsi temasla yayılan zührevi hastalıkların en başta gelenidir. Hastalık kısa zamanda ilerleyerek birçok organda büyük hasarlara yol açar. En nihayet insanın ölümüne sebep olur. Bulaşıcı, bakteriyel bir hastalıktır. Bulaştıktan 3 ay sonra hastada iştahsızlık, baş ağrıları, ateş, deri döküntüleri görülür. 6 ay sonra ise hastalık belli başlı organlarda yerleşir. Frengi salgınından korunmanın en birinci yolu zinadan, gayri ahlaki ilişkiden kaçınmaktır.

20. yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı coğrafyasında frengi, tifüs, veba, kolera gibi salgın hastalıklar vardır. O dönemde Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşında cephede şehit olanlardan çok daha fazlası, bu gibi salgın hastalıklar sebebiyle vefat etmişlerdir.

Osmanlı coğrafyasında -diğer hastalıklarla birlikte- frengi hastalığı gerek halkı, gerekse orduyu derinden etkilemiştir. Nitekim 1883 yılında ordunun yeniden yapılandırması için Almanya’dan davet edilen Baron von der Goltz, pek çok askerin frengili olduğunu tespit etmiştir. Hastalıkla etkin mücadele edilmesi zaruretini padişaha bildirmiştir. Bunun üzerine görevlendirilen Alman dermatologu Dr. Ernst von Düring, 16 doktor ve 2 eczacıdan oluşan bir ekiple Anadolu’yu at üzerinde seyahat ederek 14 kez taramıştır. Dr. Düring’in önerisiyle Kastamonu, Bolu, Bartın, Düzce ve Cide’de yeni frengi hastaneleri yapılmasına karar verilmiştir. Bu çalışmaları sebebiyle Dr. Düring mirmirânlık (sivil paşalık) rütbesi ile onurlandırılmıştır.

Dr. Düring’in frengi salgınıyla ilgili gözlemlerine dair şu değerlendirmeleri dikkat çekicidir:

Suriye, Fırat, Dicle havzası hariç Küçük Asya’da Osmanlı nüfusu 1844’den 1890 yılına kadar 12 milyondan 7 milyona düşmüştür. Bunun sebebi bütün Türkler için geçerli olan ağır askeri hizmet ve diğer taraftan syphilis (frengi) hastalığıdır. Ayrıca İstanbul’dan Düzce’ye kadar olan seyahatimde, bölgede hızlı bir nüfus düşüşünün olduğu dikkatimi çekmiştir. Zira bölgede bulunan çok sayıdaki Türk mezarlıkları bunu teyit etmektedir. Bugün buralarda Tatar ve Çerkezler bulunmaktadır. Artık buralarda Türk kalmamıştır. Türk halkı tamamen ölmüş. Bir Çerkez muhtar bana kendi köyünün nüfus defterini gösterdi. Defterdeki kayıtlara göre 30 yıl önce 100 hanede toplam 500 insan yaşamaktaymış. Ertesi gün bu köyü ziyaret ettik. Köyde 3 hanede 7 kişinin kaldığını gördük ve evde bulunan yaşlı bir adam bize şöyle dedi: Bütün halk frengi hastalığından öldü.

Frenginin yayılmasının bir sebebi de Avrupalı kadınların İstanbul, Selanik, Edirne, İzmir, İskenderun ve Beyrut’ta yerleşmeye başlamasıdır. Bunlar Yahudi, Fransız, İspanyol, İtalyan ve Yunan kadınlarıdır. Polis kayıtlarına göre bu kadınların sayısı Pera ve Galata’da 5000, İzmir’de ise 2000 olarak tespit edilmiştir. Frengi hastalığının Suriye, Kastamonu ve Sivas’ta ve hatta bütün Karadeniz sahili boyunca yaygın olduğu ve bulaşıcı hâl aldığı görülmüştür. Dr. Düring, Kastamonu vilayetinde halkın % 70-80’nin frengi olduğunu tespit etmiştir.

Frengi hastalığı, özellikle Romanya ve Galiçya’da bulunan orduların geri dönüşleri esnasında oldukça yaygınlaşmıştır. Frengi ile mücadele edebilmek için 18 Ekim 1915 tarihinde “Emraz-ı Zühreviye’nin Men-i Sirayeti Hakkında Nizamname” yürürlüğe konmuştur. Ayrıca, frengi ile mücadele etmek amacıyla frenginin ne olduğunu ve nasıl korunmak gerektiğine dair halka aydınlatıcı bildiriler dağıtılmıştır. Frengi hastalığı ile mücadele sırasında fuhuş-kontrol altına alınmaya çalışılmış, hastalıkla ilgili dispanserler ve muayenehaneler açılmış, bedava muayene yapılmış ve ilaç dağıtılmıştır. Yine frengi ile mücadele için 1332 (1916) senesi Sıhhîye Müdüriyeti Umumiyesi bütçesine kinin tedariki için iki defa 50.000 liralık tahsisat verilmesine dair kanun çıkarılmıştır.

Tüm bu bilgiler ışığında milliyetçiliğin “frengi illeti” olarak vasıflandırılmasının çok yerinde bir benzetme olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü hem frengi, hem milliyetçilik menşei Avrupa olan –biri maddi-zührevi, diğeri fikri-toplumsal– iki dehşetli salgın hastalıktır. İslam toplumunun ayrışması için milliyetçilik fikri özellikle menfi bir şekilde uyandırılmıştır. Bediüzzaman’ın dediği gibi “Dessas Avrupa zalimleri, bunu [milliyetçiliği] İslamlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar; ta ki parçalayıp onları yutsunlar.

Max Weber de milliyetçiliğin ecnebi menşeli oluşuna dikkat çekmiştir:

Gerçekten de her yerde, özellikle de radikal milliyetçiler genellikle yabancı kökenden gelir.

Her iki illet (frengi ve milliyetçilik) hem İslam dünyasına, hem de Osmanlı’ya savaşlardan çok daha fazla –maddi, manevi- zarar vermiştir. Müslüman neslinin azalmasına, çözülmesine, zayıflamasına sebep olmuşlardır. Özellikle de Müslümanların birbirine yabancılaşmaları, hatta birbirlerini düşman telakki etmeleri gibi akıl almaz bir felaket yaşanmıştır. Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla sineklerin ısırmamasıyla uğraşılırken, dehşetli yılanlara arka çevirmek gibi büyük bir gaflet haline düşülmüştür. Dehşetli ejderhalar gibi Avrupa’nın doymak bilmez hırslarıyla pençelerini açtıkları görmezlikten gelinerek, İslam dünyasındaki dindaşlara kin ve düşmanlık beslenmiştir.

Her iki illetin arkaplanında da dini emirlerde lakaytlık, hatta isyan vardır. Birinde zina gibi büyük bir günah, diğerinde ise milliyeti kutsallaştırmak (ma’bud ittihaz etmek) gibi şirk gizlenmiştir. Milliyetçilerin fikir babalarından Ernest Renan “ecdada tapma en meşru bir ibadettir; bizi olduğumuz hale getiren ecdattır.” sözüyle milliyetçiliğe kutsiyet kazandırmak istemiştir. Bediüzzaman’ın “Milliyetçiler, milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar” tespitinde Renan ve emsalinin görüşleri özetlenmiştir.

Her iki illet de ölümcül tehditlerdir. Biri insanı, diğeri de insaniyet-i kübra olan İslamiyet milliyetini tehdit eder, belki öldürür. İttihad-ı İslam’ın ve İslam kardeşliğinin önündeki en büyük engellerden biri milliyetçiliktir.

Geleceğe ümitle bakabiliriz ki, İslam dünyasını birbirine bağlayan nurani bağlar [rabıta-i dini, vatani, sınıfi gibi] oluşmaya başlanmıştır. “Bir adamın kıymeti himmeti nispetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.” Sırrı gün geçtikçe İslam toplumunda daha bir inkişaf etmektedir. Yakın bir gelecekte de İttihad-ı İslam gökkuşağının lacivert renginin bir tonu olan “hayâ ve hamiyetten neş’et eden civanmerdâne humret” yüzümüze konarak bizleri masumane güldürecektir.

 

Kaynakça:

Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Yayınları, s. 310, 410.

Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Yayınları s. 386.

Bediüzzaman Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, Yeni Asya Yayınları s. 64.

Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Yayınları s. 96.

Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, Yeni Asya Yayınları s. 113.

Mümtaz’er Türköne, Milletler ve Milliyetçilikler,  Etkileşim Yayınları, İstanbul 2012.

Ramazan Çalık, Muzaffer Tepekaya, “Birinci Dünya Savaşı Esnasında Anadolu’daki Salgın Hastalıklar ve Ermeniler”, http://www.sosyalbil.selcuk.edu.tr/sos_mak/makaleler%5CRamazan%20%C3%87ALIK%20-%20Muzaffer%20TEPEKAYA%5C%C3%87ALIK,%20RAMAZAN.pdf

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir