Öyle bir tablo düşünelim ki insanlığın yeryüzü macerasının en sık yaşanan farklı manzaralarını özetlesin. Yine öyle bir tasvir hayal edelim ki Hz. Adem’den (AS) kıyamete kadar insanlığın ortak hissiyatına tercüman olsun. Böyle bir yüksek bakış ancak zaman ve mekanla kayıtlı olmayan, tüm zaman ve mekana nazır bir makam sahibine ait olabilir. Ezeli ve ebedi olandan başkasının sahip olamayacağı bir bakıştır bu. Ezeliyetin tüm ihtişamıyla yeryüzündeki yegane tecellisi ise Kur’an’dır.

Kur’an ezeli kelam olduğundan insanlık tarihinin tamamını kuşatan ve tüm insanlığa hitap eden bir kitaptır. Bu sebeple Kur’an’daki temsiller, özellikle de peygamber kıssaları mazinin derinliklerine ait tarihi bilgilerin ötesinde bir mana ifade ederler. Bir başka ifadeyle Kur’an’daki kıssalar tüm insanlığı ilgilendiren ve tüm asırlara ibret olabilecek mesajları taşıyan canlı olaylar olarak görülmelidir. Kur’an’da –ehemmiyetine binaen– en sık tekrarlanan kıssa Hz. Musa’ya (AS) ait olanıdır. Onun kıssası içinde en dikkat çekici olaylardan biri ise bir ineğin kesilmesi meselesidir. Bu mesele o kadar dikkate değer bir meseledir ki Kur’an’ın en büyük suresine isim olmuştur.

Peki, Allah ezeli kelamı olan Kur’an ile tüm insanlarla konuşurken bu olayı niçin zikretmiştir? Bir ineğin kesilmesi meselesinin tüm insanlığa vereceği ders ve özellikle de günümüze ulaştıracağı nasıl bir mesaj olabilir?

Bu gibi soruların en güzel ve muknî cevaplarını Kur’an’ı ezberbozan bir yaklaşımla yorumlayan Bediüzzaman’ın ifadelerinde görmekteyiz. Onun dikkat çektiği yaklaşıma göre Kur’an’ın kıssaları “cüz’i hadiseler”in temsil ettiği her asırdaki her topluma hatta her insana hitap eden “külli düstur”ları ve kainatta cari olan “kanun-i umumi”leri ders vermektedir.

Bediüzzaman’a göre ineğin kesilmesi meselesiyle Hz. Musa (AS) kendi milletinin seciye ve istidatlarına işlemiş olan “bakarperestlik mefkuresi”ni kesip öldürmüştür. Kur’an’ın tüm muhataplarının bu olaydan ibret alıp kendi dünyalarına taşıyabilecekleri birçok hisse vardır. En genel manada bu hisse Allah’ın haricinde hiçbir şeye perestiş edilmemesi, kutsiyet atfedilen şeylerin faniliğinin görülüp –Samed aynası olan– kalplerde onlara yer verilmemesi ve şirke dönüşebilen manevi irtibatın kesilmesidir.

İnsan –fıtratı gereği– ihsanın kölesidir. İhtiyaç ve arzularında sınır olmayan insan kendisine verilen ihsanları ya mahluktan bilir ya da Halık’tan. Halık’ından bildiğinde perestiş ve ibadetini yalnız O’na karşı yapar. Aksi halde kendi gibi yaratılmış olan varlıklara ibadet etmek derecesinde bir kutsiyet vermeye mecbur kalır. Bu iki yaklaşım insanlık tarihinde iki büyük çığırı/cereyanı netice vermiştir: nübüvvet ve felsefe.

İnsanlık tarihinin büyük bir zaman dilimini tarım toplumu süreci meydana getirir. Tarımın yükü ise inek ve öküzün üzerindedir. Rızkını Rezzak-ı Zülcelal’den bilmeyen nice putperest kavim minnettarlığını inek ve öküze karşı sergileyerek onları mukaddes kabul etmiş ve hatta mabud derecesine çıkarmıştır. Kur’an’da “en’am” diye vasıflandırılan ve her parçasıyla nimet olarak insanlığa ikram edilen bir varlıktan kaynaklanan ihsanlar fani varlığın kendisinden bilindiğinde, bu beraberinde kutsamayı netice vermiştir.

İnsanlık uzun yüzyıllar tarım toplumu sürecini yaşasa da bu haliyle kalmamıştır. Alvin Toffler’in analiziyle M. Ö. 8000’lerden M.S. 1750’lere kadar yaklaşık 10 bin yıl tarım toplumu sürecidir. Toffler bu süreci birinci dalga olarak isimlendirmiştir. 1750’lerden 1950’lere kadar iki yüz yıllık süreç ise ikinci dalga olarak nitelendirilen sanayi toplumudur. 1950’li yıllarda transistörün bulunuşu ve ikinci nesil bilgisayarlarda kullanılmasıyla birlikte yeni bir döneme girilmiştir. Üçüncü dalga olarak vasıflandırılan ve günümüze kadar süren bu dönem bilgi toplumu olarak isimlendirilmiştir.

Günümüz “bilgi” toplumlarında eski Mısırlılar ve İsrailoğulları gibi açıktan ineğe kutsiyet atfedilmiyor belki ama gerçekte şükre vesile bir nimet olması gerekirken akılları ve kalpleri kendisiyle meşgul edip Allah’ın marifet ve muhabbetine perde olabilen başka metaların varlığı da inkar edilemez: mülk, para, şöhret, makam, çoluk çocuk, ideoloji, bilim, teknoloji vs.

İtikadi ve ahlaki zafiyetler yozlaşan toplumlar bir kısım metaları kutsallaştırmıştır. Tarım toplumunun mukaddesi inek gibi bir kısım hayvanlardı. Bu hayvanların tanrıların ruhunu taşıdıklarına inanılırdı. Bu nedenle Mısır’ın gökyüzü tanrıçası Hathor inek biçiminde, “yaratıcı” tanrı Ptah ve ölülerin tanrısı Osiris boğa şeklinde tasvir edilmişti. Günümüzde hayvanları mukaddes sayan çok tanrılı bir dine rağbet olmasa da kalpleri meşgul eden ve muhabbetullaha perde olan pek çok mergup meta da eksik değildir.

Tarım toplumunun hayvan silüetli tanrılarının yerini günümüzün bilgi toplumunda birçok yeni sanal tanrı(ça) işgal etmiştir. Kur’an ise –Hz. Musa’nın (AS) ineği kesmesi kıssasıyla– Allah’ın haricinde hiçbir şeye perestiş edilmemesi ve O’nun haricinde kutsiyet atfedilen her şeyle kalbî bağların kesilmesi ders ve terbiyesini tüm insanlığa veriyor. Bize düşen elbette bu kıssadan üzerimize düşen hisseyi alıp hayatımızı Kur’an ahlakına göre şekillendirmek olmalıdır.

Ne büyük bir saadet maddi kurbanıyla birlikte milenyum ineklerini de kesebilene…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir