Medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat muhabbet iledir.

Kurban Edilesi Milenyum İneği: Sanal Dünya

Kurban Edilesi Milenyum İneği: Sanal Dünya

Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar.

Bir tane hakikat, bir harman hayalâta müreccahtır.

Bediüzzaman

Bir tablo düşünün ki, insanlığın yeryüzü macerasının sık yaşanan farklı manzaralarını özetler biçimde sergilesin. Yine öyle bir tasvir hayal edin ki, Hz. Âdem’den (a.s.) kıyamete kadar insanlığın ortak hissiyatına tercüman olsun. Böyle bir yüksek bakış ancak zaman ve mekânla kayıtlı olmayan, tüm zamana ve mekâna nâzır bir makam sahibine ait olabilir. Ezeli olandan başkasının sahip olamayacağı bir bakıştır bu. Ezeliyetin tüm ihtişamıyla yeryüzündeki yegâne tecellisi ise Kur’an’dır.

Kur’an ezeli bir kelam olduğundan insanlık tarihinin tamamını kuşatan ve tüm insanlığa hitap edebilen bir kitaptır. Bu sebeple Kur’an’daki temsiller, özellikle de peygamber kıssaları,  mazinin derinliklerine ait tarihi bilgilerin ötesinde bir mana ifade ederler. Bir başka ifadeyle Kur’an’daki kıssalar, tüm insanlığı ilgilendiren ve tüm asırlara ibret olabilecek mesajları taşıyan canlı olaylar olarak görülmelidir. Kur’an’da –ehemmiyetine binaen- en sık tekrarlanan kıssa Hz. Musa’ya (a.s.) ait olanıdır. Onun kıssası içinde en dikkat çekici olaylardan biri ise ineğin kesilmesi meselesidir. Bu mesele o kadar dikkate değer bir meseledir ki Kur’an’ın en büyük suresine isim olmuştur. Peki, Allah ezeli kelamı olan Kur’an ile tüm insanlarla konuşurken bu olayı niçin zikretmiştir? Bir ineğin kesilmesi meselesinin tüm insanlığa vereceği ders ve özellikle de günümüze ulaştıracağı nasıl bir mesaj olabilir?

Bu gibi soruların en güzel ve muknî cevaplarını Kur’an’ı ezberbozan bir yaklaşımla yorumlayan Bediüzzaman’ın ifadelerinde görmekteyiz. Onun yaklaşımına göre Kur’an’ın kıssaları tüm insanlığa hitap eden külli düsturları, genel prensipleri barındırmaktadır. Bediüzzaman’a göre ineğin kesilmesi meselesiyle Hz. Musa (a.s.), kendi milletinin seciyelerine ve istidatlarına işlemiş olan “bakarperestlik mefkuresi”ni kesip öldürmüştür. Kur’an’ın tüm muhataplarının bu olaydan ibret alıp kendi dünyalarına taşıyabilecekleri hisseleri vardır. En genel manada bu hisse Allah’ın haricinde hiçbir şeye perestiş edilmemesi, kutsiyet atfedilen şeylerin faniliğinin görülüp –Samed aynası olan- kalplerde onlara yer verilmemesi ve manen onlarla irtibatın kesilmesi olmalıdır.

İnsan -fıtratı gereği- ihsanın kölesidir. İhtiyaçlarında ve arzularında sınır olmayan insan kendisine verilen ihsanları ya varlıklardan bilmektedir ya da Allah’tan. Allah’tan bildiğinde ibadetini ve kulluğunu yalnız O’na karşı yapmaktadır. Aksi halde kendi gibi yaratılmış olan varlıklara ibadet etmek derecesinde bir kutsiyet vermektedir. İnsanlığı peşinden sürükleyen iki büyük çığırdan nübüvvet birincisini, felsefe ise ikincisini esas almıştır.

İnsanlık tarihinin büyük bir zaman dilimini tarım toplumu süreci meydana getirir. Tarımın yükü ise inek ve öküzün üzerindedir. Bu sebeple inek ve öküz putperest birçok toplum tarafından mukaddes kabul edilmiş ve mabud derecesinde ehemmiyet kazanmıştır. Kur’an’da “en’am” diye vasıflandırılan ve her şeyiyle nimet olabilen bir varlıktan kaynaklanan ihsanlar, fani varlığın kendisine verildiğinde, bu beraberinde kutsamayı getirmiştir.

İnsanlık uzun süre tarım toplumu sürecini yaşasa da bu hâliyle kalmamıştır. Alvin Toffler’in analiziyle M. Ö. 8000’lerden M.S. 1750’lere kadar yaklaşık 10.000 yıl tarım toplumu sürecidir. Toffler bu süreci birinci dalga olarak isimlendirmiştir. 1750’lerden 1950’lere kadar 200 yıllık süreç ise ikinci dalga olarak nitelendirilen sanayi toplumudur. 50’li yıllarda transistorun bulunuşu ve ikinci nesil bilgisayarlarda kullanılmasıyla birlikte yeni bir döneme girilmiştir. Üçüncü dalga olarak vasıflandırılan ve günümüze kadar süren bu dönem bilgi toplumu olarak isimlendirilmiştir.

Günümüzde eski Mısırlılar ve İsrailoğulları gibi açıktan ineğe kutsiyet atfedilmiyor belki. Fakat akılları ve kalpleri meşgul edip Allah’ın marifetine ve muhabbetine perde olabilen başka metaların varlığı da inkâr edilemez. Mesela, para, şöhret, makam, kadın, ideoloji, bilim, teknoloji vs. Milenyum çağında insanlığı peşinden sürükleyen ve kendine bağlayan yeni meta ise sanal dünyadır. Bu durumda tarım toplumunun sahte ilahı inek olabildiği gibi, bilgi toplumunun mukaddesi de internet olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Aslında internet ile ortaya çıkan sanal dünya Allah’ın en büyük ihsanlarından biridir. Yerinde kullanıldığında sayısız faydaları olan mu’cizevi bir nimettir. Dünyamızı küçülterek bir köye dönüştüren internet, küreselleşmenin ivmesini arttırmıştır. Yerel sınırlar ya ortadan kalkmış ya da en aza inmiştir. Sanal dünya manipülatif birçok bilgiyi de barındırmasına rağmen güvenilir sitelerden istenilen her türlü bilgiye çok kolay ve hızlı bir şekilde ulaşmanın zeminidir. Birçok bilimsel kaynak bu dünyada yerini almaktadır. Böylece sanal dünya bilginin merkezi haline gelmektedir. Diğer taraftan kitaptan elektronik eşyaya varıncaya kadar her türlü alışverişten tutalım, faturaların ödenmesine, elektronik posta gönderilmesine, uluslar arası ücretsiz görüntülü konuşmalara kadar birçok şey internet üzerinden kolaylıkla yapılabilmektedir. Bütün bunların bir sonucu olarak ise gün geçtikçe hayatın vazgeçilmez bir ihtiyacı konumuna yükselmektedir. Tüm bu faydalarının yanında ölçüsü kaçırıldığında insanın hem dünyasının hem de ebedi hayatının saadetini mahveden tehlikeli bir silaha dönüşebilmektedir. İnsana sanal bir cennet vaad eden internetin her an için bağımlılık yapan, zaman öldüren ve geçici zevklerin esaretine nefisleri sürükleyen tehlikeli bir metaa dönüşmesi işten bile değildir.

Bu asrın insanlarını ve özellikle de gençlerini kendi esareti altına alan yeni mergup meta internettir. Gençlerin büyük bir kısmı internete bağlanmadığı günde kendisinde büyük bir eksiklik hissetmektedir. Gün geçtikçe daha etkili bir biçimde hayatın ayrılmaz bir parçası olan internetin, insanlığın istikbalini tehdit eden birçok yönleri bulunmaktadır. Bunları dört temel başlıkta toplamak mümkündür: Yabancılaşma-yalnızlık, ahlaki yozlaşma, dünyevileşme ve bağımlılık. Bu tehlikeleri bertaraf etmenin en kısa ve selametli yolu ise Kur’an’ın dört esası olan tevhid, nübüvvet, haşir, ibadet ile adalet hakikatlerinin inkişafı ve hayata yansımasıdır. Kur’an’ın dört esasının insan ruhuna aksi ise temelde ihlâs, takva, iktisat ve emanet gibi hasletlerinin ihyası şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Yabancılaşma ve Yalnızlaşma

İnsan fıtratı gereği medeni bir varlıktır. Aklı sayesinde çok gelişmiş cihazlarıyla etrafındaki her şeye karşı son derece duyarlıdır. Yalnız olmadığını en iyi fark eden varlık insandır. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler insanın diğer varlıklar içindeki özel yerini ve yüksek mevkiini daha da perçinlemiştir. Fakat madde insana hizmetkâr kılındığı müddetçe onu yüceltmektedir. Aksi halde maddenin (teknolojinin) esiri olan insan “esfel-i safilin” denilen tüm varlıkların gerisine düşen bir alçalışı yaşar. Efendi iken köle olur. Ne yazık ki modern insan maddenin esiri olmaktan kurtulamamıştır. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler insanın kâinata, varlıklara, topluma ve hatta kendisine daha da yabancılaşmasına sebep olmuştur. Yabancılaşma ise yalnızlaşma gibi hüzünlü bir sonu netice vermiştir.

İnsanlar kalabalık metropollerde yaşasalar ve yüz milyonlarca yıldızdan müteşekkil ihtişamlı bir gökadanın bir parçası olduklarını -diğer asırlara göre- çok daha iyi fark etseler de, eşi benzeri olmayan bir yalnızlık hastalığına yakalanmışlardır. Modern şehrin apartman hayatı toplumsal bağları, akrabalık ve komşuluk ilişkilerini alabildiğine zayıflatmış ve samimi dostlukları ortadan kaldırmıştır. İnsanlık kalabalıklar içinde yalnız yaşamanın çelişkisine duçar olmuştur. Her yeni teknoloji insanın ziyadeleşen yabancılaşma ve yalnızlaşma problemine deva olması gerekirken, aksine bu hastalığın kronik hale gelmesine sebep olmuştur. Çünkü Allah’ın ebedi nimetlerinin geçici bir kopyası olarak görülmesi ve O’na karşı yeni bir şükre vesile olması gereken her yeni teknoloji, O’ndan daha fazla uzaklaşmanın ve isyanın vasıtası kılınmıştır. Şükürsüzlük ve küfran-ı nimet ise, dünyada dahi cehennemi bir azabı netice vermiştir.

Son çeyrek asrın en büyük nimetlerinden biri sayılabilecek internetin insanlığı getirdiği nokta da ne yazık ki farklı değildir. Hayalle gerçeğin iç içe girdiği bu sanal dünya insana yalnızlıktan kurtulduğu hissine veriyor olsa da, gerçekte onu daha fazla yalnızlaştırmaktadır. Gün geçtikçe gerçek dünyadan uzaklaşan ve topluma, ailesine yabancılaşan fertlerin sayısında artış yaşanmaktadır. Bazıları sanal dünyanın asosyal kişilikleri bile sosyalleştirerek yalnızlıktan kurtardığını iddia edilebilirler. Oysa toplumsal ihtiyaçlarını sanal dünyadan karşıladığını düşünen bu kişiler, aslında gerçek hayattan gün geçtikçe daha fazla uzaklaşmakta, yabancılaşmakta ve yalnızlaşmaktadırlar.

İnsanın kendisini yalnız hissetmesiyle yalnızlık aynı şeyler değildir. Her insan hayatının belirli ânlarında kendini çok yalnız hissedebilir. Çok sevdiği ve güçlü manevi bağlarla bağlandığı kişilerden uzaklık insanda böyle bir hissin doğmasına neden olabilir. Fakat bu durum fiziksel bir uzaklığın ötesinde insana herhangi bir hüzün vermez. Gerçek manada Allah’a, meleklere ve ahirete inanan bir kişi için ise yalnızlıktan bahsedilemez. Çünkü Allah her zaman ve mekânda onun ve sevdiklerinin yanındadır. Bir başka açıdan, tüm varlıklara nezaret eden sayısız türde melekle doludur kâinat. Ve yok olduğu düşünülen her şey aslında çeşitli vücut âlemlerinde varlıklarını daha esaslı bir şekilde sürdürmektedirler. İnsan da geçici bir ayrılığın ardından ahiret âleminde ebedi olarak tüm sevdiklerine kavuşacaktır. Bu manada âlem tasavvuruna sahip birisi için yabancılaşma ve yalnızlaşma söz konusu olabilir mi? Yalnızlaşma yalnızca inanmayan ve gaflete dalan birinin vasfı olabilir. Her işini Allah emrettiği için yapan, sonucunda yalnız O’nun rızası gaye edinen ve huzur-u ilahide olduğu hiç unutmayarak ihlâsı hayatına taşıyan birinin kendini yalnız hissetmesi mümkün değildir. Bediüzzaman’ın eşsiz ifadesiyle “Allah’ı bulan her şeyi bulur. Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz. Bulsa da başına belâ bulur

Ahlaki Yozlaşma

Diğer varlıklardan farklı olarak insan hal, hareket ve davranışlarında ahlakî kaygılara sahiptir. Basit ve anlık yaşama yerine ilkeli hayat sürme insaniyetin bir gereğidir. Bu ilkeleri ise ya insanın kendisi ya da insanı yaratan Allah belirleyecektir. Dünya üzerindeki hâkim görüş ise bu ilkeleri insanın belirlemesi gerektiği üzerinedir. Çünkü “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak” ilkesi yerine “Allah’ı taklit” yanlışına düşen modern insan kendisine kutsiyet atfetmiş ve bir nevi ilahlaştırmıştır. İlahi ahlakı reddeden bu seküler ahlak anlayışı ise insanı sonu gelmez bir kavgaya, mücadeleye, esarete ve ahlaki yozlaşmaya sevk etmiştir. Şükrü eda edilmeyen her bir teknoloji ise bu mücadeleyi şiddetlendirmiş ve yozlaşmayı hızlandırmıştır.

Ahlaki yozlaşmanın ve insanın nefsine esaretinin yeni vasıtası sanal dünyadır. Çünkü günümüzde sanal dünya, ekseriyetle zaman geçirme ve eğlenme maksadıyla kullanılmaktadır. Hem ülkemizde hem de küremizde sanal dünyanın en rağbet gören alanları ise oyun, sohbet, flört ve gayr-ı ahlaki siteler olmaktadır.

Sanal dünya yalan ile doğrunun, güzel ile çirkinin aynı fiyata satıldığı bir dükkân hâlini almıştır. Hatta bu dükkânda yalan ve çirkine daha fazla rağbet gösterildiği bile söylenebilir. Çünkü gerçek hayatta cesaret edilemeyen birçok söz ve davranış –gizli kimlik sayesinde- bu dünyada sergilenebilmektedir. Adeta sanal dünya herkese bastırılmış duygularını alabildiğine özgürleştiren ikinci sahte bir kimlik kazandırmaktadır. Hatta gerçek hayatta sahip olunan birçok özellik (cinsiyet, yaş, medeni hal, sosyal statü vb.) kişi tarafından bu dünyada rahatlıkla değiştirilebilmektedir. Yalanın ve riyanın her türlüsüne imkân sağlayan sanal dünya, insanların ve özellikle de gençlerin kişiliklerini ve ahlaklarını tehdit etmektedir. Bu sebeple, gerçek hayattaki ahlaki yozlaşmaya karşı günümüz gencinin en önemli manevi kalkanı olan “takva” hasletini, aynı hassasiyetle sanal dünyanın tehditlerine karşı da takınmak gerekmektedir.

Sanal dünya kişiye sanki günahların da sanal olduğu ve mesuliyet gerektirmediğini hissini verebilmektedir. Oysa hayatının her ânında Allah’ın huzurunda olduğunu hisseden birinin gerçek dünya, sanal dünya ayırımı yapmaksızın daima kula yakışır bir tavır içinde olması gerekmektedir. Günaha ve harama karşı takva prensibi sanal dünyada da büyük bir hassasiyetle taşınmak ve yaşanmak zorundadır. Gerçek hayatın sokaklarında binlerce günahlara maruz kalan bir genç, sanal dünyanın sokaklarında milyonlarcasına muhatap olabilmektedir. Gayr-ı meşru lezzetlerin milyonlarcası bir tık kadar kişiye yakındır. Fakat bu durumu dindar bir genç “takva zırh”ıyla kendisi için avantaja ve sevap kaynağına dönüştürebilir. Nasıl ki takva niyetiyle gerçek hayattaki günahlardan çekinmekle bir anda binlerce vacib sevabı kazanılabilmektedir. Benzer şekilde sanal dünyada küçük bir sabır ve sebatla milyonlarca günaha karşı durularak hasenat defterine milyonlarca vacib sevabı kaydettirilebilinir. Polisiye tedbirlerin ve toplumsal kontrol mekanizmaların aciz kaldığı bu dehşetli ahlaki yozlaşmayı engellemenin en etkili metodu, gençlerin iç dünyalarında takva merkezli manevi disiplinin yerleştirilmesidir.

Başta takva olmak üzere güzel ahlak noktasında model şahsiyetler peygamberlerdir. Yani ahlaki yozlaşmanın devası nübüvvet hakikatinin inkişafında aranmalıdır. Nebiler içinde ise Allah’ın “Şüphesiz sen pek büyük bir ahlak üzerindesin” iltifatına mazhar olan Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) ahlakı öne çıkmaktadır. Allah’ın nazarında Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) ahlakı o derece önemlidir ki, “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin” ayeti hakikatince, Allah’a olan muhabbetin mihengi olarak O’nun (a.s.m.) sünnetine uyma ölçü alınmıştır. Allah’ı sevmek ile Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) sünnetini yaşamak ve ahlakına benzemeye çalışmak eş tutulmuştur. Çünkü kul Allah’ı seviyorsa, O’nun emirlerine uyup, yasaklarından çekinecektir. Yani, amel-i salih ve takvayı kulluğunun esası, iki kanadı kılacaktır. Bunu ise insanların içinde en mükemmel bir şekilde Peygamber Efendimiz (a.s.m.) başarmıştır. Öyle ise Allah’ın sevgisini kazandıracak ve güzel ahlakı en zirve noktada yaşamayı sağlayacak en kısa ve en selametli yol Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) sünnetine harfiyyen ittiba etmekten geçmektedir.

Dünyevileşme

Cenab-ı Hak insanın mahiyetine binlerce duygu ve his takmıştır. Bu duygu ve hislerin biri mecazi diğeri hakiki olmak üzere iki mertebesi vardır. Mecazi olan duygu ve hisler, insanın bu dünya hayatındaki yaşamını sürdürmesi için verilmiştir. Hakiki duygular ise çok şiddetlidirler ve ahiret hayatını kazanmak maksadıyla insanın fıtratında derc edilmişlerdir. Mesela şiddetli bir merak, yakıp kavuran bir aşk, doymak bilmeyen bir hırs, müthiş bir inat ve son bulmayan bir gelecek endişesi…

Günümüz insanı şiddetli bir hırsla, aşkla, şevkle, merakla ve endişeyle dünyayı kazanmaya çalışıyor. Çünkü bu asırda hayat şartları hiç görülmedik derecede ağırlaşmış ve geçim sıkıntısı ziyadeleşmiştir. İsraf, iktisatsızlık, kanaatsizlik ve hırs yüzünden bereket de kalkmıştır. İnsaniyetin yaşamak damarı hiç olmadığı kadar zedelenmiştir. Büyük bir ekseriyetin nazarında dünya hayatının en küçük bir ihtiyacı ahiretin en büyük meselesine tercih edilir hâle gelmiştir. Çünkü iç dünyalarda ahirete iman hakikati zedelenmiş ve tereddütlerle sarsılmıştır. Dünyevileşme asrımızın en büyük manevi hastalıklarından biri olmuştur. Bediüzzaman adeta günümüzü de görürcesine -İbrahim Suresinin üçüncü ayetinden aldığı ilhamla- İslam âlemine de bulaşmaya başlayan bu hastalığa yıllar öncesinden şu şekilde dikkat çekmiştir: “Hem, nasıl ki, bir cazibedar sefihane ve sarhoşâne şaşalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini tatil ederek iştirak ediyorlar; öyle de, bu asırda hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı içtimaiyesi öyle dehşetli, fakat cazibeli ve elîm, fakat meraklı bir vaziyet almış ki, insanın ulvî lâtifelerini ve kalp ve aklını, nefs-i emmaresinin arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.

Günümüzün kanaatsizliğe, israfa ve tüketime dayalı anlayışı sanal dünyayı da etkisi altına almıştır. Sanal dünyanın bilinçsiz bir şekilde kullanılması, insanı kontrolünü kaybetmiş bir tüketiciye dönüştürmektedir. Sanal dünya başta insanın en kıymetli sermayesi olan zamanı amansızca tüketmektedir. Yirmi dört saatten bir saatini beş vakit namazı için çok bulan, fakat sanal dünyada saatlerin hesabını yapmayanların sayısı hiç de azımsanmayacak bir sayıdadır. İlahi bir nimet olan sanal dünya, dünyevileşmenin etkisiyle zamanı en hızlı tüketen bir nikmete dönüşmüş vaziyettedir.

Ahirete iman esasında problem yaşayanlar için sanal dünya insanlığa yeni bir cennet vaadi olarak algılanmıştır. Başka bir ifadeyle, insanoğlu yeryüzü cennetini sanal dünyada doyasıya yaşamak peşindedir. Sanal dünya gerçek dünyanın birçok sınırlarını ortadan kaldırmıştır çünkü. Her şey parmaklarınızın ucunda ve gözünüzün önündedir. Bir anda birçok yerde, farklı kimliklerle, çok süratli bir şekilde bulunabilirsiniz mesela. Psikolojik ve toplumsal baskı olmadan! insanın gerçek hayatta aklından geçiremediği hayallerini tatmin etme konusunda sanal dünya oldukça cömert davranmaktadır. Can Dündar’ın yaklaşımıyla sanal dünya “tıpkı Cennet tahayyüllerinde olduğu gibi… Hurilerin ve gılmanların cirit attığı” yalancı bir cennete dönüşmüştür. Pest nefislerin iştahını kabartan bu sahte cennet, hakiki ve ebedi Cenneti kazanma cehdini perdelemekte ve iç dünyalardaki ahiret inancına –belki de farkında olunmayan- derin yaralar açmaktadır.

Dünyevileşmeden kurtuluşun yegâne çaresi ahirete imanın taklitten tahkike çevrilerek takviye edilmesi ve tazelenmesidir. Ve bir saati dünyanın bin senelik mesudane hayatına denk olabilen bir ahiret şuurunun kazanılmasıdır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “nurânî kayıtsız, geniş ve ebedî olan Cennette, cisimleri ruh kuvvetinde ve hiffetinde ve hayal sür’atinde olan ehl-i Cennet, bir vakitte yüz bin yerlerde bulunup, yüz bin hûrilerle sohbet ederek, yüz bin tarzda zevk almak” manasındaki bir Cennet hayatına ciddi bir iştiyak kazanılmasıdır. Sanal dünya gibi dünyevi nimetlerin ahiretin benzersiz nimetlerinin eksik birer taklidi olduğunun hatırdan çıkarılmamasıdır.

Bağımlılık

Günümüzün küresel problemlerinden biri de madde bağımlılıklarıdır. Bağımlılık yapan maddeler gün geçtikçe çeşitlilik arz etmektedir. Yeniçağın bağımlılık yapan maddeleri arasına bilgisayar ve internet de eklenmiştir. Artık psikiyatri kliniklerinin yeni müdavimleri yalnızlık çeken, dış dünyadan kopmuş ve internet bağımlısı olmuş kişilerdir.

Bir madde üstünde kontrolün kaybedilmesi ve onsuz hayatın sürmemeye başlaması bağımlılık olarak tarif edilmektedir. Gerçek sorunlardan uzaklaşmak isteyen birçok kişi sanal dünyada kendisini avutmaya çalışırken internet bağımlılığına yakalanmaktadır. Bu kişiler en verimli vakitlerini bilgisayar başında gereksiz şeylerle harcanmaktadırlar. İnternetin sanal dünyasına bağlanan biri günlük en zaruri işlerini bile ihmal etmeye başlamaktadır. Öyle ki, yemeğini erteleyen ya da ailesiyle beraber yemek masasına oturmak yerine tabağını bilgisayar masasına taşıyanların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Baharın güzel günlerinde internet kafelerin havasız ortamlarına tıkılan ve ekrana kilitlenen gençlerin sayısı azımsanmayacak kadar fazladır. İnternet bağımlılığıyla uyuşan ve pasifleşen birçok genç ailevi sıkıntılar, okul başarısızlıkları, çevreye karşı duyarsızlık, yabancılaşma ve yalnızlaşma gibi bir dizi problemle yüzleşmektedir.

Sanal dünyada özgürlüğün keyfini çıkardığını zanneden gençler, diğer taraftan amansız bir esaretin içine düştüklerinin bile farkına varamamaktadırlar. Tüm madde bağımlılıklarında olduğu gibi sanal dünyanın da esaretinden kurtulmanın en kestirme ve etkili yolu insanın kul olduğunun bilincine varması ve iç dünyasındaki dengeyi, adaleti yeniden inşa etmesidir. İnsan gerçek manada bir kul olduğunda ve ibadetini yalnız Allah’a yönelttiğinde, maddenin esaretinden kurtulacak ve her şeyin kendisine hizmetkâr olduğu şerefli bir mertebeye yükselecektir. Bu ise Bediüzzaman ifadesiyle, emaneti hakiki sahibine satmaktan geçmektedir. Yani insanın göz, dil, akıl, kalp gibi kıymetli cihazlarını Allah’ın emri ve rızası dairesinde kullanmasıdır. Kendisine emanet olarak verilen bu gibi cihazları yaradılış maksadına uygun bir şekilde kullanmanın neticesi ise bin derece inkişaf etmiş hâli olan ebedisine liyakat kazanmak olacaktır.

Sonuç

Sanal dünya yeni yetişen nesli derinden etkilemiştir. Bugünün sanal dünya terbiyesini alan çocukların ve gençlerin psikolojileri ve ahlakları, bundan yirmi-otuz yıl sonrasının dünyasında siyasal ve toplumsal manada ciddi fırtınalar meydana getirecektir. Ümitvar olunacak bir gelecek için, herkesin ve özellikle de yeni neslin interneti yerli yerinde ve ölçülü bir şekilde kullanma bilincini kazanmasına mutlak zaruret vardır. Bunun en etkili yolu ise ruhlarda, kalplerde ve nefislerde manevi bekçilerin yerleştirilmesidir. Bu ise iman ve Kur’an hakikatlerinin doğru bir şekilde anlaşılması ve yaşanmasıyla mümkündür. Maddi-manevi, ferdi-içtimai, ahlaki-siyasi tüm dertlerin devası olan iman ve Kur’an hakikatlerine toplumsal bir seferberlikle gereken önem verildiği takdirde, hem dünyevi hem de uhrevi geleceğin sağlıklı temelleri atılmış olacaktır.

Yerinde, zamanında, ölçülü ve maksatlı olarak kullanıldığında sanal dünya Allah’ın tüm insanlığa ihsan ettiği mu’cizevi bir nimeti niteliğini kazanacaktır. Sanal dünyayı ahiretin eşi benzeri olmayan nimetlerinden bu dünyaya uzanan ve ahirete iştiyak uyandırması gereken küçük bir numune olarak görmek mümkündür. İşleri süratlendiren ve hayatı kolaylaştıran sanal dünya, aslında insanlığın insaniyetine yakışır bir medeniyet kurmasına vesilesi olabilecek birçok müspet özellikleri taşımaktadır. Fakat diğer taraftan, imani ve ahlaki zaafları olan kitlelerce kullanıldığında ise hem dünya hayatını hem de ahiretin ebedi hayatını tehdit eden tehlikeli bir silaha dönüşebilmektedir. Nitekim yabancılaşma-yalnızlaşma, ahlaki yozlaşma, dünyevileşme ve bağımlılık gibi toplumsal hastalıklar sanal dünyanın menfi kullanımıyla kronik hale gelmiştir. Bu hastalıkların tiryakları ise tevhid, nübüvvet, haşir, ibadet ile adalet esaslarına dayanan Kur’an eczanesinde bulunmaktadır. Kur’an ruhlarda, kalplerde ve akıllarda ihlâs, takva, iktisat ve emanet gibi güzel hasletleri ihya etmesiyle, ferdi ve içtimai her türlü yaralara deva olabilecek bir arşî bir şifahanedir.

İtikadi ve ahlaki zafiyetler, yozlaşan toplumların bir kısım metaları kutsallaştırmalarını netice vermiştir. Tarım toplumunun mukaddesi inek gibi bir kısım hayvanlardı. Bu hayvanların tanrıların ruhunu taşıdıklarına inanılırdı. Bu nedenle Mısır’ın gökyüzü tanrıçası Hathor inek biçiminde, yaratıcı tanrı Ptah ve ölülerin tanrısı Osiris boğa şeklinde tasvir edilmişti. Günümüzde hayvanları mukaddes sayan çok tanrılı bir dine rağbet olmasa bile, gönülleri meşgul eden ve Allah’a muhabbetine perde olan mergup başka metalar vardır. Milenyum çağının en fazla bağımlılık yapan metaı ise sanal dünyadır. Ve tarım toplumunun hayvan silüetli tanrılarının boşluğunu, günümüzün bilgi toplumunda sanal tanrı(ça)lar doldurmak istemektedirler. Kur’an ise –Hz. Musa’nın (a.s.) ineği kesmesi kıssasıyla- Allah’ın haricinde hiçbir şeye perestiş edilmemesi ve O’nun haricinde kutsiyet atfedilen her şeyle kalbî bağların kesilmesi dersini ve terbiyesini vermektedir. Bizlere düşen bu kıssadan üzerimize düşen hisseyi alıp hayatımızı Kur’an ahlakına göre şekillendirmektir. Ne mutlu milenyum ineğini kesebilene.



Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.


Paylaşım
%d blogcu bunu beğendi: