İnsan düşünen, araştıran, tahkik eden bir varlıktır. Görüşlerini, düşüncelerini ve inançlarını diğer insanlarla en doğru ve en güzel usullerle paylaşmak ister. İki ya da daha fazla insan arasında gerçekleşen bu paylaşımlara iletişim diyoruz. Lakin insanlar arası iletişimde birçok kazalar da meydana gelir. Günlük hayatta ailede, okulda, sokakta, işyerinde, medyada, siyasette her an birçok iletişim kazalarını ya bizzat yaşarız ya da çevremizde tanık oluruz. İnternet ve özellikle de sosyal medyanın hayatımızın merkezine yerleşmesiyle birlikte iletişim kazalarının daha bir arttığı ve hatta daha dehşet verici hale geldiği de bir vakıadır. Hele bir de paylaşımlar münakaşa tarzında gerçekleşiyorsa meydana gelen iletişim kazaları öyle bir yıkıma yol açar ki insanlar arası ilişkileri bitirme noktasına ulaşır. Bazen de kalıcı düşmanlıkların tohumları atılır.

İletişim kazalarını en aza indirmenin vesilelerinden biri de münakaşa sebeplerini ortadan kaldırmaktır. Vaki münakaşaları sona erdirmenin en tesirli metodu ise “haksıza yardım etme” prensibidir. Bu prensibin Risale-i Nur’un hizmet prensipleri arasında özel bir yeri vardır. Bu sebeple Risale-i Nur talebeleri bu prensibe göre davranmaya büyük değer atfederler. Lakin bu prensibin gereği uygulanırken dikkat edilmesi gereken çok hassas ölçülere ihtiyaç vardır. Aksi halde haksıza yardım ederek münakaşaların önü alınmak istenirken haksızlıklara destek çıkmak ve haksızlıkların meşruiyet kazanmasına sebep olmak gibi kronik problemlere yol açılabilir. Bu çok kritik meseleyi etraf-ı erbasıyla analiz edip doğru ölçülere ulaşmak niyetiyle öncelikle Şualar’da geçen ilgili mektubun tam metnine bir göz atalım:

Aziz, sıddık kardeşlerim, 

Sakın, sakın münakaşa etmeyiniz. Casus kulaklar istifade ederler. Haklı olsa, haksız olsa bu halimizde münakaşa eden haksızdır. Bir dirhem hakkı varsa, münakaşa ile bin dirhem bizlere zararı dokunabilir. 

Bir zaman Eskişehir hapsinde titiz kardeşlerime söylediğim bir hikâyeyi tekrar ediyorum: Eski Harb-i Umumîde Rusya’nın şimalinde doksan zabitimizle beraber bir uzun koğuşta esir olarak bulunuyorduk. O zatların bana karşı haddimden çok ziyade teveccühleri bulunmasından nasihatle gürültülere meydan vermezdim. Fakat birden asabiyet ve sıkıntıdan gelen bir titizlik, şiddetli münakaşalara sebebiyet vermeye başladı. Ben de üç dört adama dedim: “Siz nerede gürültü işitseniz, gidiniz, haksıza yardım ediniz.” Onlar dahi öyle yaptılar. Zararlı münakaşalar kalktı.

Benden sordular: “Neden bu haksız tedbiri yaptın?” Dedim: “Haklı adam insaflı olur. Bir dirhem hakkını istirahat-i umumînin yüz dirhem menfaatine feda eder. Haksız ise ekseriyetle enaniyetli olur. Feda etmez, gürültü çoğalır.” Şualar, s. 284.

Haksıza yardım etme prensibinin hikmetini izah eden bu mektupta cevaplarını aradığım üç temel soru var:

  • Haksıza yardım etme prensibine göre davranmayı zorunluluk noktasına getiren hangi menfi şartlardır? Bu prensibe riayetin ana maksadı aslında nedir?
  • Münakaşa nedir ki haklı da olsa münakaşa eden haksızdır? Kur’an ahlakı manasında Sünnet-i Seniyye açısından münakaşa etmemenin ehemmiyeti nedir?
  • Haksıza yardım etme prensibi –esirlerin de merakını celb ettiği gibi- gerçekten haksız bir tedbir midir? Eğer öyle ise bu prensip adalet-i mahza yerine adalet-i izafiyeyi, yani ehvenü’ş-şerri mi tavsiye eder?

Haksıza yardım etme prensibinin zorunluluk halini aldığı durum -mektupta ısrarla altı çizildiği üzere- zararlı münakaşaları ortadan kaldırmaktır. Çünkü münakaşa yalnız münakaşa edenlerin değil, herkesin morallerini bozar ve huzurlarını kaçırır. Özellikle de hapishane, esaret gibi aşırı zorlu şartlarda küçük bir münakaşa dahi barutu ateşleyen bir fitil hükmüne geçebilir. Dar ve kalabalık mekânlarda, hürriyetten mahrum hallerde, sinir, sıkıntı, titizlik gibi hissi zafiyetlere maruz kalındığı anlarda, casusların cirit attığı ortamlarda moral, huzur, dayanışma ve yardımlaşma gibi hislerin azami muhafaza edilmesine daha çok ihtiyaç vardır. İşte Bediüzzaman’ın dilegetirdiği haksıza yardım etme prensibi bu özel şartların gerektirdiği bir zorunluluktur. Bu prensip münakaşa virüsünün salgın bir manevi hastalığa dönüşmesine mani olan kritik bir tedbirdir.

Münakaşa etmekte haklı olmak ile haksız olmak arasında çok büyük bir fark olmasa gerektir. Çünkü münakaşa sert, ölçüsüz ve bencilce yapılan ağız kavgasıdır. Öyle ki ahlaki ölçülerin yitirildiği bir tartışmadır. Münakaşada ötekinin fikirlerinin hiçbir önemi kalmaz. Tersine öteki susturulmaya, alt edilmeye, belki rezil edilmeye çalışılır. Tarafların tek dertleri galip gelmektir. Münakaşa bu gibi menfi özellikleri sebebiyle münazara, müzakere, mütalaa ve müdavele-i efkârın müspet yönlerinden mahrum bir iletişim biçimidir. Oysa münazarada zıt görüşler edep ve nezaket çerçevesinde dile getirilerek bir hakikate dair farklı bakışlar mezc edilir. Müzakere bir konu hakkında karşılıklı hatırlatmalarda [tezekkür] bulunarak ders çıkarmaktır. Mütalaa çok çeşitli görüşleri bir araya getirerek zengin bir ufka sahip olma çabasıdır. Müdavele-i efkâr ise karşılıklı danışma manasında kârlı bir fikir alış-verişidir.

Münakaşa caiz değildir” diyen başta İmam-ı Şafi (RA) olmak üzere bütün İslam âlimleri münakaşayı İslam ahlakına aykırı bulmuşlardır. Münakaşayı terk etmenin çok büyük bir fazilet olduğu bizzat Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam tarafından şöyle müjdelenmiştir:

Hatasını anlayıp münakaşayı terk eden kimseye Allah Cennetin ortasında bir köşk ihsan eder. Haklı olduğu halde münakaşayı terk eden kimseye ise Cennetin en yükseğinde bir köşk ihsan eder. Tirmizî, Birr, 58, no: 1994; Ebû Davud, Edeb, 8, no: 4800; İbn Mâce, Mukaddime, 7, no: 51.

Münakaşa insanı insanlıktan çıkaran bir menfi iletişim biçimidir. Eğer bir diyalog münakaşa seviyesine inmişse her iki taraf arasında kontrolsüz bir öfke hükmeder ve akl-ı selim devre dışı kalır. Hakkı bulma niyeti kaybedilir, haksız da olsa kendi fikirlerini ısrarla savunma refleksi ağır basar. Saygısızlık, inat, kin, düşmanlık gibi pest hisler coşar. Küçümseme, alay, hiciv, suizan, gıybet, iftira ve yalana teşebbüse müsait bir zemin oluşur. Münakaşa edenler empati kuramadıklarından, belki de kurmak istemedikleri için enaniyetleri kabarır, gurur ve kibir gibi hislerin esaretine girilir. Münakaşada Allah’ın teveccühü yerine insanların teveccühü gözetilir. Neticede ise ihlâs kaybedilir, riyaya düşülür.

Özellikle uhrevi hizmetlerde münakaşaya cevaz verecek hiçbir mazeret yoktur. Hutbe-i Şamiye’de münakaşanın riya ve nifaka sebep olduğu şöyle beyan edilir:

Uhrevî işlerde haset ve müzahemet ve münakaşa olmadığından, cemiyetlerden hangisi münakaşaya, rekabete kalkışsa, ibadette riya ve nifak etmiş gibidir. Hutbe-i Şâmiye, s. 104.

Haksıza yardım etme prensibi –esirlerin de sorduğu gibi- gerçekten haksız bir tedbir midir? Sor[g]umuza gelelim. Haksıza yardım etme prensibini nasıl anlamalıyız?

Elbette haksıza yardım etme iyiniyeti haksıza taraftarlığa yol açmamalıdır. Hele haksızın haksızlıklarını benimsemeyi ve meşrulaştırmayı da netice vermemelidir. Belki haksızın haksızlıkta ısrar etmesinin ve münakaşayı derinleştirerek sürdürmesinin tedbiri çerçevesinde olmalıdır. Bediüzzaman’ın belirttiği gibi çoğunlukla haklı insaflı, haksız ise enaniyetli olur. Münakaşanın sona erdirilmesi için acil yardıma ihtiyacı olan haksızdır. Çünkü münakaşanın devam etmesine daha fazla istekli olan odur. İnsaf sahibi olan haklı taraf ise münakaşanın bitirilmesine meyillidir. Bu sebeple haklı olanla meşgul olup zaman ve enerji kaybetmenin herhangi bir anlamı yoktur.

Bediüzzaman’ın günümüze uyarladığı bu anlamlı teşhis ve tedbiri aslında Peygamber Efendimiz’in (ASM) hikmetli bir dersinden kaynaklanır:

Hz. Enes Radıyallahuanh anlatıyor: Resulullah Aleyhissalatu Vesselam buyurdular ki: “Kardeşine zalim de olsa, mazlum da olsa yardım et.” “Mazlumsa yardım ederim, zalime nasıl yardım ederim?” diye soruldu. “Onu zulümden alıkoyarsan, bu da ona yardımdır.” buyurdu. (Buhari, Mezalim 4, İkrah 7; Tirmizi, Fiten 68, 2256).

Hadiste çok daha geniş bir çerçeve çizilmiştir. Haksızlığın ötesinde mü’min kardeşimiz zalim dahi olabilir. Kardeşlik hukuku zalim kardeşimize acımayı, şefkat göstermeyi ve yardıma koşmayı netice vermelidir. Fakat bu yardımın gayesi onu haksızlık ya da zulüm hatasından kurtarma maksadını taşımalıdır. Kavl-i leyyinle, ciddiyetle, kararlı bir şekilde, sabır ve sebat sergilendiğinde “haksıza yardım etme prensibi”nin çok güzel ve hikmetli neticeleri ortaya çıkar. Bu prensip müspet çerçeve dışına çıkmadan uygulandığında ehvenü’ş-şer manasında bir adalet-i izafiye değil, belki adalet-i mahzanın ta kendisi olur. Hasıl-ı kelam, Bediüzzaman’ın Şualar’da ders verdiği haksıza yardım etme prensibi Sünnet-i Seniyye dairesinde çok kritik bir ahlak dersidir ve Risale-i Nur’un çok kıymetli bir hizmet prensibidir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir