I.

Gökler korktu…

“Emanet” arz edilince gökler, yer ve dağlar korktular (eşfekne minha, Ahzab 33:72).

İnsan ise korkmadı…

Fıtratı, emanet-i kübranın ağır yükünü taşıyacak yetenekteydi.

Yine de korkmalıydı…

Emanete ihanetin ebedi zillet damgası “zalûm” ve “cehûl” olmaktı.

II.

İmam-ı Ali (ra) namaz öncesinde korkudan titrerdi.

Sebebi sorulduğunda “Allah’ın göklere, yerlere ve dağlara arz edip de onların kabulünden çekindikleri ve benim boynuma aldığım ilahi emaneti ödeme zamanı gelmiştir, nasıl korkmayayım?” derdi.

“Emanet-i kübra” ulûhiyet hakikatinin bilinmesi ve keşfedilmesi içindi. İlahi şe’n, sıfat ve esma tecellileri olan binler esrarlı hâller, vasıflar ve hisler enede derc edilmişti.

Ene -hiçbir varlığın yüklenemediği- öyle bir emanetti ki, insanı Allah’ın ulûhiyetine ve rububiyetine külli bir muhatap kılıyordu. Namaz ise bu nisbetin en ulvi ve heybetli zamanıydı.

III.

Hayat kıymetli bir emanetti.

Hayatı tehlikelere karşı korumak için “kuvve-i gadabiye-i sebuiyye” verilmişti.

Virüsten depreme, hastalıktan ölüme kadar sayısız tehlikeye direnebilmek için de “kuvve-i gadabiye”ye sınır konulmamıştı. Bu sebeple korkulmayacak şeylerden korkanlar (ehl-i cebanet) olduğu gibi, maddi-manevi hiçbir şeyden korkmayanlar (ehl-i tehevvür) da mevcuttu.

Güzel ahlak ise “şecaat” idi. Allah’tan başka hiçbir mahlûktan –O’nun huzurunda- korkmamaktı. Kendinden aşağıdakilere “şefkat-i imani”, yukarıdakilere de “şehamet-i imani” ile muamele etmekti. İmanın kemali derecesinde hürriyeti de parlatmaktı.

IV.

Korku, ya Halık’tan olurdu, ya mahlûktan…

Mahlûktan korkan ise asla hür olamazdı. Çünkü korkak, korkusunun esiriydi.

Bir’den korkan, hiçbir şeyden korkmazdı. Aciz bir abd de olsa, kimseye zillet göstermezdi. Hakiki abd olduğu için hakiki hürdü.

Bir’den korkmayan ise, her şeyden korkmaya mahkûmdu. Firavun da olsa zelildi. Çünkü aciz kaldığında kalbinde nokta-i istinadı yoktu.

Allah korkusu (havfullah) bir kamçıydı. Allah’ın rahmet kucağına sevk ederdi. Bu sırrın ârifi olanlar Rahman-ı Rahim’in huzurunda, aczi ve korkuyu kendilerine şefaatçi yapardı.

V.

İnsanı kaybetmek, ayrılmak, hesap vermek, azarlanmak, aşağılanmak, acı çekmek, çaresizlik, yalnızlık, yabancılık korkuturtu.

Oysa korku hayatı zor, sıkıntılı, acılı hâle getirmek için değildi. Varlık sebebi hayatı bozmak değil, korumaktı.

İman ise tüm korkulardan emin ederdi. Allah’a hakkıyla iman ve itaat eden için korku değil, emniyet vardı. Çünkü Allah korkuları emniyete çevirendi (âmenehum min havf, Kureyş 106:4).

Mü’mindeki korku takvaya dönüşürdü. Takva ise Kur’an’da üç mertebesiyle zikredilmişti: Şirki, maasiyi ve masivaullah terk…

Ancak takva ile temizlenen bir kalb, imanla süslenebilirdi.

VI.

Şefkat, merhamet, hayâ, huşu, edep, af, cömertlik, hilm, sabır, takva gibi ahlaki güzellikler şecaatin hâlleriydi. Güzel ahlak ise sünnet-i seniyyede toplanmıştı.

Resul-i Ekrem (asm) şecaatte de misilsizdi. “Yalnız benden korkun, Bakara 2:40” ilahi emrini hayatına en mükemmel yansıtandı.

Gatfan gazvesinde, Gavres isimli cesur bir kabile reisi, kimse görmeden Resul-i Ekrem’in (asm) başı üstüne gelerek, yalın kılıç kaldırmış ve demişti: “Kim seni benden kurtaracak?”

Şecaat timsali Resul-i Ekrem (asm) ise “Allah” demiş ve dua etmişti. Gayptan gelen bir darbeyle Gavres kılıcını düşürmüş ve yere yuvarlanmıştı. Kılıcı eline alan Resul-i Ekrem (asm) ise “Şimdi seni kim kurtaracak?” demiş ve sonra affetmişti.

Sevr mağarasında, kurtuluş ümide tamamıyla kesildiği bir anda, Hz. Ebubekir’e (ra) “Korkma, Allah bizimle beraberdir” diye teselli vermesi de Onun (asm) şecaatinin parlak misallerinden biriydi.

Şecaat kahramanı Hz. Ali (ra) tekrarla derdi: “Harbin dehşetlendiği vakit, biz Resul-i Ekrem’in (asm) arkasına iltica edip tahassun ederdik.

VII.

Bediüzzaman Said Nursi, ahlak elbiselerinden üryan bir çağda sünnet-i seniyye tesettürüne bürünmüş bir iffet misaliydi.

Bediüzzaman’ın şecaati ise “iki hayatını da feda etme derecesinde” bir korkusuzluktu. “İki elimde iki hayatımı tutmuşum, iki hasım için iki meydan-ı mübarezede iki harple meşgulüm. Tek hayatlı olan adam meydanıma çıkmasın” demesinin sırrı da bundandı.

Onu ne dünyanın meşhur müstebidleri, ne düşmanın gülleleri, ne idam sehpaları, ne esaret zindanları, ne zehrin şırıngıları, ne denizin fırtınaları, ne yerin zelzeleleri, ne insanların bedduaları, ne Cehennemin alevleri korkutmuştu.

Said Nursi’nin endişesi İslamın izzetinin muhafazası, tek bir Kur’an harfinin dahi i’cazının beyanı, hayatına müstenid davası, imanı tutuşmuş yanan mü’minlerin kurtuluşuydu.

Hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda etmeye hazırdı; meşru olmayan şeylere ise karışmazdı. Antere gibi “zilletle geçen ab-ı hayat, tıpkı Cehennem gibidir; izzetle Cehennem ise, medar-ı iftihar bir menzilim olur” derdi.

İman dolu kalbindeki şecaat-ı harikası “Tam münevverü’l kalp bir abdi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki harika bir kudret-i Samedâniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek.” denilen mertebedeydi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir