Medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat muhabbet iledir.

Çevre, İnsan ve Ahlak

Çevre, İnsan ve Ahlak

I.

Mavi dünyanın -hassas ekosistemlerden meydana gelen- canlı bir organizma olduğu gerçeğinin tüm insanlık tarafından fark edildiği bir yüzyılda yaşıyoruz. Küresel çevre problemlerinin ortaya çıkışı bu fark ediş sürecine ivme kazandırmıştır. Yerküreyi tümüyle tehdit eden bu hayatî problemler neticesinde insanlık bir nebze olsun gaflet uykusundan uyanmıştır. Hem ferdî, hem de toplumsal sağlığın, sağlıklı bir dünya ile irtibatlı olduğu –tüm zamanlara kıyasla- günümüzde çok daha iyi anlaşılmıştır.

Küresel çevre problemleri –zahiren- sanayileşmenin menfi sonuçlarından biridir. Başlangıçta sanayi bölgelerinde su ve hava kirlenmesi şeklinde karşılaşılan çevre problemleri, zamanla yerkürenin tamamını etkilemiştir. Deniz ve okyanusların kirlenmesinden iklim değişikliklerine, ozon tabakasının incelmesinden tabiattaki biyolojik çeşitliliğin azalmasına varıncaya kadar yerkürenin hayatiyetini tehdit eden birçok çevre problemi acil çözüm beklemektedir.

Çevre problemleri yalnız zengin ve gelişmiş ülkeleri değil, tüm insanlığı aynı derecede derinlemesine etkilemektedir. Meselenin en dikkate değer boyutu ise mevcut problemlerin büyük bir kısmının son yarım asırda ortaya çıkmış olmasıdır. Bu sebeple insanlığın –kendini ciddi manada sorgulayarak- tüketim alışkanlıklarını, ahlaki tavırlarını ve hayat biçimlerini temelden değiştiren yeni bir çevrecilik anlayışını benimsemesine ihtiyaç vardır.

II.

Yerküre canlı mıdır?

Canlı olduğunun belirtileri nelerdir?

Yerkürenin canlı bir organizma gibi davrandığını, Jeolog Dr. Robert D. Balard’ın güzel bir temsiliyle anlamaya çalışalım:

“Diyelim ki sekoya ağacının dalında duran bir kelebekle röportaj yapıyorsunuz. Şimdi kelebek sadece birkaç gün yaşar. Sekoya ağacı ise binlerce yıl… Eğer kelebeğe: ‘Üzerinde durduğun nesneyi canlı olarak algılıyor musun?’ sorusunu sorsaydınız. Kelebek: ‘Tabii ki hayır. Yaşamım boyunca, beş gün, buradaydım. Ve tek bir şey bile yapmadı.’ Cevabını verir. Aynı problem insanoğlunda da var. Eğer yüz yıl yaşamış olan bir insana 4,5 milyar yıldır canlı halde var olan yerküreyi algılayıp algılamadığını sorarsanız: ‘Tabii ki hayır! Yaşamım boyunca hep buradaydım. Ve hiçbir şey yapmadı.’ Cevabını alırsınız.”

Bu manidar temsilin ardından Dr. Balard kendi düşüncesini şöyle özetler: “Aslında yerküre çok dinamik bir nesnedir. Hatta ben onun canlı bir organizma olduğunu düşünüyorum.”

Jeolog Balard’dan yaklaşık yarım asır önce, Bediüzzaman Said Nursi yerkürenin hem canlı hem de ruhlu olduğunu söylemiştir. Ankebut Suresinin 64. ayetine istinad ederek, günümüzden yaklaşık doksan yıl önce kaleme aldığı aşağıdaki ifadeleri çok dikkat çekicidir:

“Küremiz hayvana benziyor. Âsar-ı hayatı gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir nevi hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop küre kadar büyüse, ona benzemeyecek mi? Hayatı varsa ruhu da vardır. İnsan-ı ekber olan âlem, tazammun ettiği manzume-i kâinat o derece hassasiyet ve âsar-ı hayat gösteriyor ki, bir ceseddeki âza, ecza, zerrat, izhar ettikleri tesanüd, tecazüb, teavünden daha ziyade muntazam, muttarit, mükemmel âsarı gösteriyor. Acaba âlem insan kadar küçülse, yıldızları zerrat ve cevahir-i ferd hükmüne geçse, o da bir hayvan-ı zîşuur olmayacak mıdır?”

Yerkürenin canlı bir organizma olduğunu, insanlık istenilen düzeyde idrak edememiş olsa da, küresel manada bir çevre bilincinin uyanmış olduğu görmezlikten gelinemez. Ancak bu bilinç yerkürenin dehşetli hastalıklarından kurtulması ve sağlığına kavuşması için gereken güçlü küresel bir iradenin belirtisi olmaktan epey uzaktır. “Tek bir dünyamız var. Hepimiz aynı gezegenin üzerindeyiz. Bu geminin batması ile hepimiz batacağız.” gibi söylemler –ne yazık ki- vicdanlara tesir etmeyen yüzeysel sözler olarak kalmaktadır.

Çevre problemlerinin çözümünde, insanın çevreyi algılama biçiminin ve ona karşı davranış kalıplarının tespiti çok önemlidir. Başka bir ifadeyle insanın dünya görüşüne, ahlaki değerlerine ve inançlarına istikamet verilerek; ancak çevresiyle olan bozuk ilişkileri de temelden değişebilir. Bu sebeple öncelikle insanın kendisini, çevresini ve yaratıcısını doğru bir anlayışla yeniden keşfetmesine ve hakkıyla tanıma serüvenine ihtiyacı vardır.

III.

İnsanı diğer varlıklardan ayıran en temel özelliklerden biri de çevresini etkileyebilme ve değiştirebilme imtiyazına sahip olmasıdır. İlahi irade, insana emanet-i kübra yükünü taşıyabilme gücü ve yeryüzünün halifesi olma yetkisi vermiştir. Diğer varlıklar bu ayrıcalıklara sahip olmadıkları için ancak çevrelerine uyum sağlayabilirler. İnsan ise hassas yapısıyla çevresinden hem etkilenir, hem de etkiler. Ayrıca bu etkileşim kesinlikle monoton değildir; süreklilik arz eden bir mahiyettedir. Sürekli etkileşim ise insanın sürekli yeni bir çevreyle muhatabiyetini netice vermektedir.

Çevre, en genel manada dış ve iç çevre olmak üzere iki şekilde tanımlanmıştır. Tabii, toplumsal, ekonomik ve politik çevreler dış çevreyi meydana getirirler. İç çevre ise anlam, düşünce, bilgi, duygu ve sanat çevrelerinden oluşur. Ayrıca dış ve iç çevreler arasında köprü olan tarih, ahlak ve teknoloji çevreleri de tanımlanmıştır. Tüm bu çevreler birbirilerini belirli oranlarda etkiler. Fakat iç çevrenin dış çevreye göre daha kritik bir ehemmiyetinin olduğu aşikârdır. Bu sebeple küresel çevre problemlerinin çözümünde öncelikle iç çevrenin düzelmesine ihtiyaç vardır.

IV.

İç ve dış çevrelerle; yani insanın kendisiyle, toplumla ve kâinatla ilişkisi yatay boyutta bir muhatabiyettir. Bir de dikey boyutta Allah ile olan bir muhatabiyet vardır. İnsanı en geniş manada kuşatan bu hakiki çevreye belki “ilahi çevre” denilebilir. İnsanın yaradılış gayesi “Rububiyet daire”si diye ifade edilen ilahi çevreye karşı “külli ubudiyet” vazifesini yapmasıdır.

Cenab-ı Hak, Rububiyetinin mutlak hâkimiyetiyle, Evvel, Âhir, Zahir ve Batın isimleriyle insanı ve her şeyi kuşatmıştır. “Allah, kişinin kalbine ondan daha yakındır. (Enfâl: 8:24)” ve “Biz ona şahdamarından daha yakınız. (Kaf, 50:16) ayetleri Allah’ın insanı iç çevresinden kuşattığını ifade ederler. “Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. Allah, her şeyi kuşatıcıdır. (Nisa, 4:126)” ve “İyi bilin ki, O, her şeyi kuşatandır. (Fussiyet, 41:54)” ayetleri ise dış çevreden de ilahi kuşatma altında olduğumuza dikkat çekmektedir. Bir başka ayette ise “Nereye dönerseniz Allah işte oradadır. (Bakara, 2:115)” denilerek “ilahi çevre”nin her şeyi kuşattığı hatırlatılmaktadır.

Çevre problemlerin özünde “ilahi çevre”den uzaklaşan insanlığın “iç çevre”sinin bozulması ve bu bozulmanın “dış çevre”yi de her yönüyle etkilemesi vardır. İnsan Allah’a isyan edince, başta kendisine yabancılaşır ve ardından tüm varlıklara ve de kâinata yabancılaşır. Allah’a kul iken tüm varlıkların halifesi olan insan, Allah’ı inkâr etmekle kâinat dilencisi konumuna düşer. Sonsuz ihtiyaçları ve korkuları onu maddenin tutsağı haline getirir. Fıtratında hilafet etmek olan bir insanın dilencilik, tutsaklık psikolojisiyle yaşamak zorunda kalması ise ruh sağlığını bozar. Yalnızlık, sıkıntı, öfke, kaygı, korku, nefret, düşmanlık hislerini güçlendirir. İnsanın çevresine karşı saldırgan davranışlarının temelinde böyle bir psikolojinin etkisi olmalıdır.

V.

Küresel veya yerel çevre problemleri karşısında, günümüz insanının ve çevreci hareketlerin tepkileri incelendiğinde, meseleye ekseriyetle aşırı sanayileşme ve teknoloji penceresinden maddi bir nazarla bakıldığı görülür. Bu yüzeysel bakış sebebiyle çevre problemlerinin bir kısım yasal ve teknolojik tedbirlerle çözülebileceği zannedilir. Oysa bu yaklaşımın çözüme katkısı çok azdır.

Küresel çevre problemlerini yalnızca bir sanayileşme ve teknoloji marazı olarak görmek, bir aysbergi sadece görünen yüzünden ibaretmiş gibi zannetmekten farksızdır. Aysbergin yüzeydeki hacminden çok daha fazlası okyanusun derinliklerinde yüzdüğü gibi; çevre problemlerinin gerçek sebeplerini tespit için de meselenin derinliklerine inilmesine ihtiyaç vardır.

Çevre problemlerini sadece teknik bir mesele görmek, yüzeysel bir çevrecilik yaklaşımıdır. Bu yaklaşım problemlere insan-çevre ekseninde maddi bir bakışla çözüm aradığı için yetersiz kalmıştır. Oysa problemlere insan-çevre/kâinat-yaratıcı ekseninde daha derinlemesine bakmaya ve ahlaki referansları da dikkate alarak çözüm üretmeye ihtiyaç vardır. Bu derinlemesine bakışla, küresel çevre problemlerinin köklerindeki itikadi ve ahlaki problemler ve kirlenmeler fark edilebilir. Bu ikinci yaklaşım ise, insanın çevresiyle/kâinatla ve yaratıcıyla olan irtibatını -dikkatlice gözden geçirerek- yeniden tanımlamasını gerektirir.

VI.

Bir paradigma değişikliğine ihtiyaç vardır. İnsan, kâinat ve Yaratıcı yeniden keşfedilmelidir. Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Vazifem nedir? Neredeyim? Çevremdeki bu eşsiz faaliyetleri gerçekleştiren kim? Gibi temel sorulara doğru cevaplar verebilen tutarlı ve anlamlı bir varlık/kâinat/çevre tasavvuruna ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaca kemaliyle cevap veren kaynak ise Kur’an-ı Kerim’dir.

Kur’anî bakışla tefekkür edildiğinde kâinatın hem cismani hem de manevi âlemlerden meydana geldiği anlaşılır. Kâinat, yüz milyonlarca gökadaların üzerinde yedi kat semavatla birlikte âlem-i melekût, âlem-i berzah, âlem-i misal, âlem-i ervah, âlem-i ahiret gibi sayısız âlemlerle doludur. Bu haliyle sanki birbirine sarılı çok yapraklı bir gül goncası gibi, binler perde perde içinde sarılı, birbiri altında saklı âlemlerden meydana gelmektedir. Risale-i Nur’da kâinatın çerçevesi “dünyanın ibtidasından tut, ta ahiretin en nihayetine kadar uzanmış ve ferşten Arşa ve zerreden Şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkat” cümlesiyle tarif edilmiştir. 31. Söz’de ise kâinatın tertip ve düzeni hakkında şu tespitler yer alır: “En küçük tabakat-ı mahlûkat olan zerrattan, ta semavata ve semavatın birinci tabakasından, ta Arş-ı Azama kadar birbiri üstünde teşkilat var. Her bir sema, bir ayrı âlemin damı ve rububiyet için bir arş ve tasarrufat-ı İlahiye için bir merkez hükmündedir.”

İnsanın çevresi iç içe sayısız âlemlerden meydana gelir. Kur’an’daki “Rabbü’l Âlemin/Âlemlerin Rabbi” ifadesi de, tüm bu âlemleri ve çevreleri terbiye eden Allah olarak anlaşılabilir. İnsanın vazifesi ise tüm çevrelerin bilincinde olmak, yaratılış maksatlarını keşfetmek ve lisan-ı halle yapılan tüm ibadetleri külli ubudiyetle temsil ederek eşsiz bir kul olmaktır.

VII.

İnsan, ahlaklı bir varlıktır.  Güzel ahlakın kodları ise insanın vicdanında gizlidir.

En ilkel hayat şartlarına sahip insanların bile ahlakî değerleri vardır. Çünkü insan, kâinattaki tüm varlıklara karşı davranış, tavır ve tutumlarını kurallara bağlamak isteyen bir varlıktır. Bu kurallar belirlenirken nefsî arzuların zincirlerinden ne kadar âzâd olunursa, o derece güzel ahlakın sırlarına erişilir.

Pozitivist felsefe “nefsî bakış”la çevreye mana yükler. Bu bakış açısına göre her şeyin varlık sebebi kendisiyle sınırlıdır. Kur’anî bakış ise insanın ufkunu genişleterek çevrenin yaratılışındaki üç külli maksadı gösterir. Birincisi her şeyin Allah’a bakan yönü vardır. Kendi cemal ve kemalini -ezelî bakışıyla- eserlerinde seyreden bir Yaratıcıya ait yüce maksatlardır bunlar. İkincisi, insan, cin ve melek gibi şuurlu varlıklara bakan yöndür. Bu yönden bakıldığında her şey, -kendini tanıtmak ve sevdirmek isteyen- bir Yaratıcı tarafından şuurlu varlıklara gönderilen manidar, mesaj yüklü birer mektuba dönüşür. Üçüncüsü ise her şeyin kendine bakan fani yönüdür.

Kur’anî bakış açısıyla çevreye “mana-i harfi” ile bakılır. Bir harfin kendi başına bir mana taşımayıp, kâtibinin duygu ve düşüncelerine hizmet etmesi misali; her bir varlık da gerçek manalarını Yaratıcısına bakan yönleriyle kazanırlar. Ancak bu bakış açısıyla çevresine mana yükleyenler, her şeyi Rablerinden gelen kutsal bir mektup/kitap gibi okuyabilirler. Kur’an-ı Kerim’e gösterdikleri hürmetin bir benzerini de çevrelerine karşı sergilerler. Tek bir karıncaya bile ayak basamayacak latif bir şefkati kalplerinde hissederler.

VIII.

Yerkürede yaşayan milyonlarca tür arasında güzel bir kompozisyon, mükemmel bir uyum ve hassas bir denge mevcuttur. Biz farkında olsak da, olmasak da her bir türün hayatî pek çok görevi vardır. Bir tek türün yokluğu bile yerküredeki tüm hayatı etkilemektedir. Küresel çevre problemleri, canlılar arasındaki bu hassas dengelerin bozulmasının ve hayat şartlarının alt-üst olmasının bir neticesidir.

Günümüz çevre problemlerini altı gruba ayırmak mümkündür: 1- Kirlilik (Su, hava, toprak, gürültü vb.), 2- Dengelerin Bozulması (Küresel ısınma, iklim değişiklikleri vb.), 3- Aşırı Tüketim (Tabii kaynakların kullanımı, bilinçsiz ve kontrolsüz avcılık, otlatma vb.), 4- Biyolojik istila (Nüfus artışı, yabancı türlerin istilası vb.), 5- Biyolojik çeşitliliğin azalması, 6- Tahrip (Orman yangınları, bilinçsiz ağaç kesimi veya ağaçlandırma çalışmaları, çarpık kentleşme, sulak alanlara müdahale vb.)

İnsan küçük bir kâinat, kâinat ise büyük bir insandır. Bu sırdandır ki, kâinattaki kanunlar ile güzel ahlak arasında uyum vardır. Başka bir yaklaşımla küresel çevre problemleriyle ahlaki problemler arasında da doğrudan bir etkileşim söz konusudur. Özellikle İsm-i Azam’ın altı nuru olan Kuddüs, Adl, Hakem, Ferd, Hayy ve Kayyum isimlerinden yansıyan ahlaki değerlerin terki neticesinde küresel çevre problemleri ortaya çıkmıştır.

Mesela, karadeliklerle gökyüzünü, rüzgârla atmosferi, bakterilerle yerküreyi, alyuvarlar ve akyuvarlarla insan vücuduna temizleyen Kuddüs, insanların da maddi-manevi temiz olmalarını ister. Temizliğe dikkat etmemek ve kirlilik ise Kuddüs ismine fiili bir isyandır. Güneş sistemindeki dengeden, yeryüzündeki canlıların ölçülü yaratılışlarına, dağların yeryüzüne direk yapılmasından atomdaki hassas ölçülere kadar her şeyde tecelli eden Adl, insanın da istikametli, dengeli ve âdil yaşayarak çevresine uyum sağlamasını talep eder. Ve hakeza, Hakem iktisadı, Ferd başkasına zarar vermeyen bir hürriyeti, Hayy her canlıya şefkat etmeyi ve Kayyum ise müspet manada faal bir hayatı gerektirir.

Hülasa: İnsan ahlakının şekillenmesinde iki ana akım vardır. Birincisi felsefe kaynaklı “teşebbüh-ü bilvacib” cümlesiyle özetlenen insanın kendini ilahlaştırması ve Allah’ı taklit etme arzusudur. İkincisi ise nübüvvet kaynaklı “tehallaku biahlakillah” kaidesiyle ifade edilen “Ahlak-ı İlahi ile vasıflanarak Allah’a karşı acz, fakr ve kusurunu bilerek kul olmak”tır. Küresel çevre problemleri birinci tip insanların bozuk ahlaklarının bir neticesidir. Çözüm ise İlahi ahlak ile vasıflanan, İsm-i Azam’ın nurlarına ayna olan ve çevreye değer vermeyi netice veren bir ahlak anlayışının yaygınlaşmasıdır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Paylaşım